PENCEREDEN BAKINCA ÇARPIKLIKLARI GÖRÜYORUM

Somuncu Baba

Gurbetteyim¸ oldum hasret zengini…

Gönül dağı¸ zirvesinde engini

Deli yürek¸ bu âlemde dengini…

Bulmuyor bir türlü bulmuyor gülüm.

D. Ali Yıldırımlı


Elim¸


Dalım¸


Kolum…


Bakış açılarının farklı olması insanlık kadar eskidir. Bu durumu¸ Hz Âdem'den beri var olan bir gerçek olarak görürüz. Toplumsal hadiselere yaklaşım¸ farklı fikir ve düşünceleri çağrıştırsa da sonuçta olması gereken üzerine çaba sarf edilir; bakış açıları¸ yeni durumlara göre düşünce üretme müspet veya menfi yanlara sahip olabilir. Ortaya çıkan düşüncelerde dikkate alınması gereken en önemli unsur¸ olumsuz yanlar iyileştirilerek ve yeni düşüncelerle katkı sağlayarak herkesin yararına olan noktaya gelebilmektir. İbn Haldun¸ “İnsanların toplumsal birer varlık olduklarını belirterek¸ yaşamlarını sürdürebilmeleri için birbirleriyle yardımlaşmak¸ tehlikelere karşı birbirlerini korumak¸ kısaca sosyo-ekonomik sorunlarını çözebilmek için bir araya gelmelerinin bir zorunluluk olduğunu ileri sürmüştür. Ona göre¸ insan doğa karşısında yalnızdır. Sırf bu yalnızlığını gidermek için bile olsa insan¸ insana ihtiyaç duyar. Kendisine durmadan bir hemcins arar. Çünkü insan¸ diğer varlıklardan çok farklı bir şekilde yaratılmıştır. Kaldı ki¸ insanın fizyolojik ihtiyaçları onu bir topluluk oluşturmaya itmektedir. Ayrıca doğanın acımasızlığı da insanı insana bağlanmayı zorunlu kılar.


Bütün insanlardan başka¸ insanın insana karşı olan bir düşmanlığı vardır. İnsan yalnız başına bu sorunları çözse bile¸ hiçbir zaman bu düşmanlık sorununu çözemeyecek¸ bunun için de insan daima kendisine bir dost arayacaktır.” Bu görüşlere hayır demek mümkün değildir. Ancak günümüzde toplumsal hayattan bir ‘kaçış' gözlemekteyiz; kısa süre öncesine kadar zengin-fakir aynı ortamı paylaşırken¸ günümüzde köşeli ve katlı binalarda¸ villalarda yaşayanlar¸ imtiyazlı bir sınıf oluşturmuştur. Zenginlerin dubleks¸ tripleks¸ villa¸ yazlık¸ kışlık evlerde¸ çocuklarının ayrı okul ve kolejlerde¸ yoksulların hala kenar semtlerde ve çocuklarının sıradanlaşmış okullarda tahsillerine devam etmeleri¸ çok cüzi miktarda ücretlerle yaşamaya çalışmaları yeni ‘gettolar' oluşturmuştur. Bu durum sosyolojik bölünmeyi¸ birlik ve bütünlük içinde yaşamayı¸ gönül kırgınlıklarını doğurmuştur.


Düşünce üreten insan¸ kendi ihtiyaçlarını göz ardı etmeden¸ hiyerarşik bir biçimde sıralamıştır. En temel insan ihtiyaçları¸ hava¸ su ve yiyecek gibi vücutça gerekli olanlardır. İnsan bunları çalışma hayatında; ücret¸ yan ödeme ve iyi çalışma koşulları gibi araçlarla karşılayabilir. İyi ortamların oluşturulması zorunluluktur. Bu durum insanın meslek gurubu olarak hangi tür iş yaptığına bakılmaksızın¸ kesinlikle iyi şartlarda olmasını gerektirmektedir. İnsan şu veya bu meslek sahibi olduğu için değil¸ bizzat insan olduğu için saygıdeğerdir. Esefle belirtelim ki¸ bu ifade kitap satırlarında kalmış¸ sosyal hayatta hak ettiği yeri alamamıştır. Bilim insanları ile film insanları arasında uçurumlar oluşmuş¸ işçi-işveren¸ öğretmen-öğrenci¸ ebeveyn ve evlat arasında küskünlükler yaşanmaya başlamıştır. Yani bizim pencereden bakarken görülen manzara vahimdir ama ciddiye alan da görülmemektedir.


Bir yıl önce Soma'da ki hadise millet olarak hepimizi üzmüş¸ aileleri derinden yaralamıştır. Ocaklar sönmüş¸ ailelerin eli¸ dalı¸ kolu gitmiştir. Yerin binlerce metre altından çıkan bir adam sedyeye yatırılırken söylediği söz herkesi üzmüştür. Bu Anadolu insanı; “Çizmelerimi çıkarayım mı¸ sedye kirlenmesin!..” Bu asil delikanlı bunu söylerken¸ devlet malına karşı saygılı olmayı¸ beytü'l-mala el uzatmamayı¸ devletin malını kendi malı gibi korumayı ailesinin telkinlerinin sonucu yaşantısına katmıştır. Yani bu davranışa “öğrenilmiş davranış” olarak bakabilirsiniz. Gerçekten de Anadolu insanı ‘devlet' ve ‘devletli' kavramlarına son derece saygılı olmuştur. Bu durumu bir adamın ruh hâlinin¸ ortaya konulduğu davranışı¸ birinci pencereden değerlendirebilirsiniz.


İkinci pencereye gelince; devlet kurmuş milletler¸ çadır devleti anlayışı sergilemez. Ya da zalim bir ağa tavrı içinde olamaz. Bir başka açıdan düşünürseniz¸ merhametsiz olamaz. Devlet¸ işlerini kurduğu ve isim verdiği¸ yetkiler ile donanımlı hâle getirdiği¸ yetkili kurum ve kişiler eliyle yerine getirir. Bir kurum varsa orada devletin işlerini yürüten görevliler bulunur. Onlar devletin işlerini yapar ve vatandaşın hayatında kolaylıklar sağlar. Ancak Anadolu insanı devleti aziz bilmiş ama ‘devletli'den azar işitmiş¸ horlanmış¸ tenkit edilmiş¸ kovulmuş¸ işlerini yaparken devletli karşısında tir tir titremiş ve bunu bilinçaltına yerleştirmiştir. Bu yiğit¸ yağız Anadolu delikanlısının ağzından dökülenleri¸ bilinçaltının dışa vurumu olarak değerlendirirsek¸ ikinci pencereden gördüklerimiz vahim bir durumu ortaya koymaktadır.


Yöneticilerimizin zihnine kazımaları gerek temel şey¸ Rahmetli Erol Güngör'ün deyimiyle; “Her davranışın bir nedeni bulunduğudur.” Bu sebeple insanların bazı hareket ve davranışlarını anlamsız görüp aptalca saymaması gerekir. Kurumların ve kişilerin sorumlusu olan yöneticiler¸ davranış doğuran güçleri anlamak zorundadır. Böyle davranan yöneticiler korku kültürü oluşturmadan¸ örgütsel amaca katkısı olan bireylerin yetişmesine imkân sağlayacak ve verimli iş ortamını yaratmış olacaklardır. Yoksullar¸ dünden bugüne bütün modern toplumlarda¸ “suçun ve şiddetin yaygınlaşması” veya çok kullanılan ifadeyle “sosyal patlama” türü korkuların önemli temsilcileri olmuşlardır. Kaybedecek bir şeyleri olmayan insanlar¸ birçok riski göze alabilir. Psikoloji ve pedagoji ile ilgilenenler bilirler ki; kendini müspet yönde ifade edemeyen insanlar¸ menfi telafi davranışlarına yönelir. Donanımlı insanların kötülüklerin içinde olmaması tesadüf değildir.

Sayfayı Paylaş