KAHİRE VELİLERİ

Somuncu Baba

“Talebe¸ doğru yolu öğrenmek isteyince¸ hocasına karşı tam olarak boyun eğmesi ve itaat etmesi gerekir. Hatta talebenin¸ hocasına karşı meyyit gibi olması lâzımdır. Nasıl meyyit yıkayıcıya hiçbir şey şart koşmadan¸ itiraz etmeden teslimiyet gösteriyorsa¸ talebenin de hocasına¸ bu şekilde teslimiyet göstermesi gerekir. Yoksa teslimiyet ve itaat etme mertebesinden düşüp takva ve doğru yol üzere bulunma derecesinden uzaklaşır.


Abdülaziz Dirinî


Abdülaziz Dirinî 1216 yılında doğdu ve 1295 yılında Kahire'de vefat etti. Kabri Kahire'dedir. Dirinî Hazretleri¸ küçük yaşlarda aldığı ilim tahsiliyle edebiyat¸ kelâm ve büyük bir Şafiî mezhebi fıkhı âlimi oldu. Ebü'l-Feth bin Ebi'l-Ganîm Rasânî'nin sohbetlerine katıldı ve Şeyh İzzeddîn'den tasavvuf ilmini öğrendi. Tasavvuf yolunda yüksek mertebelere kavuşarak hâl ve keramet sahibi oldu.


Bazı günler oturduğu yerden ayrılıp¸ civar bölgeleri dolaşırdı. Oralardaki insanlar¸ ondan¸ müşküllerinin çözülmesi için dua talebinde bulunurlardı. Kendisini görme imkânı bulamayanlar¸ meselelerini mektupla sorup cevap alırlardı.


Endülüslü büyük âlim Ebu Hayyan Hazretleri onun için; “Abdülaziz Dirinî¸ ilim ve edeb sahibi idi. İnsanlar duasını isterlerdi.” demektedir.


Mısırlı büyük âlim Es-Sübkî Hazretleri ise onun hakkında; “Abdülaziz Dirinî¸ zühd sahibi¸ birçok kerametleri görülen¸ çok sayıda eser yazan¸ edebiyatta mahir¸ kelam ilminde ârif bir zât idi.” demektedir.


Abdülaziz Dirinî Hazretleri¸ kuvvetli iman ve güzel ahlâk sahibi idi. Herkese güler yüzlü davranır¸ tatlı dille cevap verirdi. Kimseyi kırmazdı. Bir gün bir yere giderken¸ onu tanımayan bazı kimseler yanına gelip¸ kelime-i şehadeti söylemesini istediler. Bu büyük veli de peki deyip¸ okudu. Sonra onlar: “Şimdi de kadıya gidelim. Onun huzurunda yeni Müslüman olanların yaptığı gibi¸ sen de oku.” dediler ve beraberce kadıya gittiler. Kadı hemen Abdülaziz Dirinî Hazretleri'ni tanıdı ve: “Efendim¸ bu ne hâl? Bunlar kim?” dedi. O da: “Bilmiyorum. Bunlar beni ne zannetti iseler¸ kelime-i şehadeti okumamı istediler sonra da buraya getirdiler. Ben de onları kırmayıp geldim.” dedi.


Bir gün talebeleri¸ hocalarının keramet göstermesini akıllarından geçirdiklerinde şöyle buyurdular: Yavrularım¸ bizler¸ yerin dibine batmaya müstahak kimseler olduğumuz hâlde batmamamız¸ bir de Allahu Teâlâ'nın bizi¸ yeryüzünde bu hâlde bulundurması en büyük keramet değil midir?”


Talebelerine¸ sohbet ederken talebenin hocasına karşı göstermesi gereken edepleri şöyle anlattı:


“Talebe¸ doğru yolu öğrenmek isteyince¸ hocasına karşı tam olarak boyun eğmesi ve itaat etmesi gerekir. Hatta talebenin¸ hocasına karşı meyyit gibi olması lâzımdır. Nasıl meyyit yıkayıcıya hiçbir şey şart koşmadan¸ itiraz etmeden teslimiyet gösteriyorsa¸ talebenin de hocasına¸ bu şekilde teslimiyet göstermesi gerekir. Yoksa teslimiyet ve itaat etme mertebesinden düşüp takva ve doğru yol üzere bulunma derecesinden uzaklaşır.


Talebe¸ özellikle hocasının huzurunda¸ nefsinin arzu ettiği bir şeyin iddiasında bulunmamalıdır. Çünkü böyle bir iddiada bulunmak¸ talebenin en büyük hatalarından olup¸ hocasının gözünden düşmesine yol açar. Fakat talebenin¸ hocasının huzurunda sadece dinlemesi¸ söze karışmaması¸ nefsine ait herhangi bir iddiada bulunmasına mâni olur. Onun en güzel şekilde hocasına tâbi olmasına yardımcı olur. Bu ise¸ zaten talebenin¸ hocasının huzurunda iken dikkat etmesi lâzım gelen hususlardandır.


Talebe¸ kendi derecesinin¸ hocasının derecesinden yüksek olduğunu düşünmemelidir. Bilakis¸ her yüksek mertebeyi hocası için istemeli¸ AllahuTeâlâ'nın yüksek ihsanlarını ve bol lütuflarını hocası için temenni etmelidir. Hakiki talebe böyle olur. Bu sebeple¸ en yüksek mertebelere çıkar.”


Yine bir sohbetlerinde talebelerine şu nasihatlerde bulundu:


“Bütün işlerinizde ve hareketlerinizde¸ orta hâl üzere olun. Cimrilikten ve israftan son derece sakının. İsraf ve haddinden fazla dağıtmakla¸ elde bir şey kalmaz. Bir gün insan muhtaç kalır. Cimrilik yapmak¸ hâl ve harekette ölçülü olmamakla da¸ kişi itibar bulamaz.


Sakın dünyanın parlaklığına¸ câzibesine ve onun dışı tatlı¸ içi zehir olan hilelerine aldanmayın. Onun inci gibi görünen ön dişlerinin arkasında¸ parçalayıcı dişler saklıdır. Çünkü dünyanın sağı solu belli olmaz. Bakarsın bazen suda ateş parçası olsun ister. Bazen insana yapamayacağı şeyleri teklif eder. Böylece insan¸ boyundan büyük işlere girer de helâk olur gider.


Eğer kadere¸ Allahu Teâlâ'nın hükmüne rıza gösterirseniz şerefli bir hayat yaşarsınız. Yok¸ imkânsız bir şeyin olmasını ümit ederseniz¸ ümidinizi¸ tehlikeli bir şey üzerine bina etmiş¸ kurmuş olursunuz.


Zaman akıp gidiyor. Hâdiseler birbiri peşinden geliyor. Yumuşaklık; vakar ve sükûnettir. Dünya hırsı bir anlıktır. Sabır¸ yumuşak olmaya¸ meseleler üzerinde temkinli ve dikkatli hareket etmeye vesile olur. Kızmak¸ kabalığa yol açar. Dünya hayatı¸ bir uyku hâlidir. Ölüm¸ bu uykudan uyanmaktır.


İnsanın ömrü¸ hep sonra yapacağım¸ edeceğim ile geçer. İnsanların temenniden başka sermayeleri yoktur. Sonra yaparım diyenin düşüncesi¸ sonraya asılıp sallanmak gibi olmayacak düşüncelerdir. İnsanların günleri çok çabuk geçer. İnsan¸ gençliğinin kıymetini bilmelidir. Hiç vakit kaybetmeden¸ gençliğin her ânını değerlendirmelidir. Sonra¸ âh gençliğim¸ tekrar elime geçse de iyi işler yapsaydım¸ diye pişmanlık duyulur. Onun için¸ gençliğin¸ insana emanet olduğunun farkında¸ idrakinde ve bunun şuurunda olmak ne kadar mühimdir! Ömürler¸ yolculuktan başka bir şey değildir.


Ahiret yolculuğunun çok yakın olduğunu¸ hatırınızdan asla çıkarmayınız. Ahiret hazırlığını elden kaçırmaktan çok sakınınız. Çünkü her girişin bir çıkışı vardır. Bu dünyaya geldiğimiz gibi¸ bir gün bu dünyadan ayrılacağız.


Yaptığınız uygunsuz işler için bir sebep ve özür göstermeyi bırakınız. Allahu Teâlâ'nın emirlerine uyup¸ yasaklarından sakınmakta gevşeklik göstermeyiniz. Ahirete hazırlanmakta sabırlı olunuz ve sebat gösteriniz.


Şayet kadere razı olursanız¸ şerefli bir hayat sürersiniz. Yok¸ imkânsız bir şeyin olmasını umarsanız¸ ümidinizi tehlikeli bir şey üzerine bina etmiş olursunuz!”


Abdülaziz Dirinî Hazretleri tefsir¸ fıkıh¸ tasavvufve edebiyata dair birçok eser kaleme aldı. Bu eserlerden bazıları şunlardır: 1- El-Misbâh-ül-Münîr: Tefsir olup 2 cilttir. 2- Et-Teysîr-ü fî İlm-it-Tefsîr: Yine tefsir ilmine dair¸ 3200 beyitten oluşan bir şiir kitabıdır. 3- Tahârat-ül-Kulûb fî Zikri Allâm-il-Guyûb: Tasavvuf hakkında bir eser¸ 4- Envâr-ül-Meârif ve Esrâr-üt-Tavârif: Tasavvufa dâir bir eser¸ 5- TefsîruEsmâ-il-Hüsnâ: Tevhit hakkında bir eserdir¸ 6- El-Vesâilü ver-Resâilü: Tevhide dair bir eserdir.

Sayfayı Paylaş