DİNİN ÖZÜNE VUKÛFİYET SAĞLAMAK

Somuncu Baba

“İslâm samîmiyeti teşvik eder¸ dış boyamayı aslâ kabul etmez; iç temizliğini ve samîmiyeti emreder. Yapılan tesbitlere göre sözün iletişimdeki rolünün %10 olduğu ifade edilmiştir. Buna karşılık insanlar arası iletişimde jest ve mimiklerin %30¸ insanın hâlet-i rûhiyesinin ise %60 oranında etkili olduğu dile getirilmiştir.”


Kulluğun İfade Biçimleri


Kulluk/ibadet sınavının tam anlamıyla verilebilmesi için onun şeklî yanında kıvamı da çok önemlidir. Her iki boyutta da başarılı olmak için Kur'an¸ bazı kavramlarla insanlara ışık tutar.


“Tâat” kelimesiyle Allah'ın emir ve yasaklarına gönülden itâat etme¸


“Hudû” ve “kunût” kelimeleriyle O'na boyun eğme¸


“Kurbet” kelimesiyle O'na yaklaşma¸


“Tezellül” kelimesiyle alçakgönüllü olup nefsine hâkim olma¸


“İnâbe” kelimesiyle O'na gönülden yönelme¸


“Zikr” kelimesiyle O'nu dâimâ hatırlayıp anma¸


“Nüsûk” kelimesiyle de kulluk ve itâatle ilgili dinî davranışları yerine getirmeye işaret ederek Allah'ın hakkını ödeyebilmenin yollarını gösterir.


“Din Samîmiyettir.” Hadisi


Hıristiyan bir din bilgini iken hicretin dokuzuncu senesinde Medine'ye gelerek İslâm'la şereflenen Temîmu'd-Dârî'nin rivâyet ettiğine göre bir gün Allah Rasûlü (s.a.v.)¸ ashâbına hitap ederken¸ üç kez tekrar ederek şöyle seslendi:


“Din nasîhattir¸ din nasîhattir¸ din nasîhattir.”


Sahâbeden bazıları;


“Din kime karşı nasîhattir ya Rasûlallah?” diye sordular.


Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.) de¸ “Allah'a karşı¸ Kitabına karşı¸ Peygamberine karşı¸ Müslümanların meşrû idarecilerine karşı ve bütün Müslümanlara karşı nasîhattir.” diye cevap verdi.1


Bilindiği gibi Türkçemizde ‘nasîhat' kelimesi ‘iyiye ve güzele sevk etmek için yapılan güzel konuşma¸ va'z ve öğüt vermek' mânâlarına kullanılmaktadır. Oysa Arapçada ‘nasîhat' kelimesi ‘samîmiyet'¸ ‘içtenlik' ve ‘gönülden bağlılık' demektir. Bu sebeple Kur'an dilinde ‘tevbe-i nasûh' ibaresi kullanılmıştır. Çünkü ‘nasûh' ve ‘nasîhat' aynı kökten gelmektedir.


Dolayısıyla hadiste geçen “nasihat” kelimesi Türkçe'de kullandığımız “öğüt” anlamında değildir. Zira Allah'a¸ Kitabına ve Peygamberine öğüt vermek kimsenin haddi ve hakkı değildir. Nasîhat kelimesinin samîmiyet olduğu anlamından hareketle Allah'a¸ Kitabına ve Peygamberine öğüt verilmez¸ onlara samîmî olarak bende olunur.


Din Samîmiyettir Buyruğunun Anlamı


Din samîmiyettir buyruğunun anlam dünyasını şu şekilde sıralayabiliriz:


1. Din ile oynanmaması


2. Dinin oyun ve eğlence hâline getirilmemesi


3. Dinin kendi çıkarlarımıza âlet edilmemesi


4. Kendimizin kandırmanın değil¸ Allah'ı iknânın hedeflenmesi


5. Nefsin kıvrımları içerisinde dolaşarak davranışta bulunulması değil¸ Allah'a karşı sorumluluk hissi içerisinde hareket edilmesi


6. Niyetimizin arındırılması¸ temizlenmesi¸ her davranış için kalbimizde bir niyet sorgulamasının yapılması.



Peygamber Efendimiz (s.a.v.)'in Davasındaki Samîmiyeti


Peygamber Efendimiz (s.a.v.)'in hayatı ihlâsın zirvesini teşkîl eden misallerle doludur. Nitekim teblîğin ilk döneminde vukû bulan şu hâdise¸ bu hakikati çok güzel ifade etmektedir:


Müşrikler¸ amcası Ebû Tâlib vâsıtasıyla Hz. Peygamber (s.a.v.)'e haber göndererek davasından vazgeçmesini istemişlerdi. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.v.)¸ cevap olarak amcasına şöyle buyurdu:


Amca! Vallâhi¸ Allah'ın dinini tebliğden vazgeçmem için¸ güneşi sağ elime¸ ayı da sol elime koyacak olsalar¸ ben yine de bu davadan vazgeçmem! Ya Yüce Allah¸ onu bütün cihâna yayar¸ vazîfem biter; ya da bu yolda ölür giderim!


İslâm nûrunun doğuşundan rahatsız olan müşrikler¸ Ebû Tâlib vâsıtasıyla yaptıkları teşebbüslerin neticesiz kalması karşısında¸ bu defa Allah Rasûlü (s.a.v.)'e geldiler ve şu tekliflerde bulunmaya cür'et ettiler:


“Zengin olmak istiyorsan¸ sana istediğin kadar mal verelim; öyle ki kabîleler arasında senden zengin kimse bulunmasın! Reislik arzusundaysan¸ seni kendimize baş yapalım; Mekke'nin hâkimi ol! Şâyet asil bir kadınla evlenmek fikrinde isen¸ sana Kureyş'in en güzel kadınlarından hangisini istersen verelim! Ne istersen yapmaya hazırız. Yeter ki¸ gel bu davadan vazgeç!”


Allah Rasûlü (s.a.v.) o gâfillere¸ yaptıkları ve yapacakları bütün süflî ve nefsanî taleplerin hepsine birden cevap mâhiyetinde şöyle buyurdu:


Ben sizden hiçbir şey istemiyorum. Ne mal¸ ne mülk¸ ne saltanat¸ ne reislik¸ ne de kadın! Benim tek istediğim¸ tapmakta olduğunuz âciz putlardan vazgeçerek yalnız Allah'a kulluk etmenizdir!


Efendimiz (s.a.v.)¸ hayatını Allah'ın dinini tebliğ gayretiyle yaşamış ve bunun için insanlardan müstağnî kalarak şahsı için hiçbir şey talep etmemiştir.


İletişim Dili Olarak Samîmiyet


İslâm samîmiyeti teşvik eder¸ dış boyamayı aslâ kabul etmez; iç temizliğini ve samîmiyeti emreder. Yapılan tesbitlere göre sözün iletişimdeki rolünün %10 olduğu ifade edilmiştir. Buna karşılık insanlar arası iletişimde jest ve mimiklerin %30¸ insanın hâlet-i rûhiyesinin ise %60 oranında etkili olduğu dile getirilmiştir.


Derviş Yunus da şöyle diyor:


Dervişlik olaydı tâc ile hırka¸


Biz dahî alırdık otuza kırka.


Hak dostlarının; Söz gönülden çıkarsa gönle girecek¸ söz dilden çıkarsa kulaktan öteye gitmeyecektir.” tesbitine¸ Mevlâna¸ şu ifadelerle açıklık kazandırmaktadır: “İnsana yakışan¸ tevâzu sahibi ve alçakgönüllü olarak¸ benlik davasına¸ kibir ve gurûra kapılmadan Hakk'a kul olmaktır. Söz samîmî ve sözüyle hemhâl olmuş bir ağızdan çıkmış olmalıdır. Çünkü sözde samîmiyet ve içtenlik olmadığı sürece ne kadar parlak ve parıltılı olursa olsun¸ cansız ve ruhsuz kalmaya mahkûmdur.”2


Nice Ateşler Gülistan Olur


Bağdat'ta bakırcılar çarşısında büyük bir yangın çıkmıştı. İki çocuk¸ yanmakta olan dükkânların birinde mahsur kalmıştı. Çocuklar “İmdât!” diye feryâd etmelerine rağmen¸ alevler çok şiddetli olduğundan hiç kimse kurtarmaya cesâret edemiyordu. Çocukların ustası ise dışarıda çaresizlik içinde:


“Kim çocukları kurtarırsa ona bin altın vereceğim!” diye nidâ ediyordu.


O sırada oradan geçmekte olan Ebu'l-Hüseyin en-Nûrî Hazretleri¸ bu hâdiseyi görünce hemen büyük bir şefkat ve merhametle ateşin içine daldı. Ateş¸ sanki ona gülistan oluverdi. Hazret-i Pîr¸ herkesin hayret dolu bakışları arasında¸ çocukları alevlerin ortasından Cenab-ı Hakk'ın inâyetiyle sağ-salim kurtardı. Çocukların ustası¸ büyük bir sevinç içinde Ebu'l-Hüseyin Nûrî Hazretleri'ne altınları takdim etti. Hazret-i Pîr ise birden kaşlarını çattı ve şöyle dedi:


– Sen altınlarını al ve Allahu Teâlâ'ya şükret! Şâyet ben şu yaptığımı Allah için değil de¸ maddî bir karşılık ümidiyle yapmış olsaydım¸ çocukları o alevlerin içinden aslâ çıkaramazdım!


Bu misalde de görüldüğü gibi¸ ihlâs bereketiyle nice ateşler gülistan oluverir.


Samîmiyet Mertebeleri


Avâmmın ihlâsı: İbadetlere hiç bir şey karıştırmamaktır.


Havâssın ihlâsı: Allah'tan başka her şeyi gönülden çıkarmaktır.


Havâssu'l-Havâssın ihlâsı: Varlığı kalbinin dışına atmaktır.


Kalb Diriliği


Din bir gönül işidir. Zira din¸ bilmekten ziyâde sevmek ve yaşamaktır. Dindarlık Hâlık'ı sevmek¸ yaratılanı Yaratan'dan ötürü hoş görmektir. Gönül ya dünyaya veya Mevlâ'ya açıktır. Zira gönülde iki sevgiye yer yoktur: Yenişehirli Avni Bey bu dünyaya geliş sebebini şu iki mısrada özetlemiştir:


Sanman taleb-i devlet ü câh etmeye geldik.


Biz âleme bir yâr için âh etmeye geldik.


Bin yâre arz u hâcet¸ bir yâr için olursa meşrûdur. Yâr için ağyâre minnet kusur değildir. Fuzûlî bu gerçeği şu şekilde dile getirmektedir:


Yâr için ağyâre minnet ettiğim ayb eyleme


Bâğbân bir gül için bin hâre hizmetkâr olur.


Yunus Emre de arayış öykümüze şu şekilde anlam katmaktadır:


Ararsan Mevlâ'yı gönüllerde ara


Mekke'de¸ Kudüs'te¸ Hac'da değil.


Şems-i Sivâsî (ö.1006/1597) de dindarlığın gönül safâsı ile gerçekleşeceğini öngörerek Allah'ın muhabbetini celbedecek gönlün hâlet-i rûhiyyesini şu şekilde açıklamaktadır:


Vâsıl olmaz kimse Hakk'a¸ cümleden dûr olmadan


Kenz açılmaz şol gönülde¸ tâ ki pür nûr olmadan


Sür çıkar ağyârı dilden¸ tâ tecellî ede Hak


Pâdişah konmaz sarâya¸ hâne mâmur olmadan.


Dünyaya rağbetle bulanmış gönül aynamızı Allah sevgisiyle aydınlatabiliriz. Muhammed İkbal: “Dilinle istediğin kadar kelime-i tevhîdi söyle; şâyet gönlün ve görüşün Müslüman değilse o zikrin sana faydası yoktur.” buyurmuştur.


İmanın Kalbe Yerleşmesi


İnancın kalpte yerleşme hadisesi insanın kişiliğinde ayrı bir boyuttur. “Bedevîler iman ettik¸ derler. Sen onlara şöyle de: ‘Hayır¸ iman etmediniz. Siz ancak Müslüman olduk¸ İslâm dairesine girdik deyin. Çünkü iman henüz kalblerinize girmemiştir.”3 âyeti gereğince Rabb'imiz¸ kalbin derinliklerine nüfûz etmiş¸ kalbimizi biçimlendirmiş ve kalbimizi kendine doğru yoğurmuş bir imanı¸ “kabul edilebilir” bir iman olarak görüyor.


İlâhî Huzura Kalb-i Selîmle Varış


Kur'ân¸ insanın ilâhî huzûra selîm bir kalple gelmesini ister. Tabii ki kalbe bu vasfı kazandıran temel değer¸ doğru imandır. Kalb-i selîm¸ inkâr¸ şirk ve isyandan uzak kalan¸ evlât ve mal fitnesinden arınan¸ imânî ve ahlâkî noksanlarını gideren¸ kendisinde hiçbir kötülük bulunmayan kalp demektir.


Şâir Rûhî-i Bağdâdî bu nükteyi şöyle ifâde eder:


Sanma ey hâce kim senden zer ü sîm isterler


Yevme lâ-yenfeuda kalb-i selîm isterler


Şair Arif Nihat ise¸ benzeri ifadelerle şu şekilde seslenmektedir:


Dediler: ‘Cehennemde odun bulunmaz;


Yolcu¸ yakacağını kendi götürür!'


Anladım ki Cennete giden de buradan


Gülünü zambağını kendi götürür!


Günümüz insanı karnını doyurdu ama gönlü ve gözü tok olmadı. Zaten sıkıntı veren¸ dünyayı zindana çeviren de ‘karnı tok¸ sırtı pek' insanlar değil mi? Ölçüler altüst olmuş¸ madde ve menfaat endeksli dünyada “Paran kadar konuş!” slogan hâline gelmiştir. Kaybedilen gönül adamı yeniden keşfedilmelidir. Sadece cüzdanların değil vicdanların da devreye girdiği zamanları arıyoruz. Bu minvalde Mevlâna¸ “Aynı dili konuşan insanlar değil¸ ancak aynı duyguyu paylaşan insanlar anlaşırlar.” demektedir.



Dinin Şeklî Boyutu Kadar Özüne de Vukûfiyet Sağlamak


Dindarlıkta yapmacıklığın ötesinde içtenlik¸ “resmîlik”in ötesinde “hasbîlik” öncelikli hâle gelmelidir. Derini olmayan bir dindarlık¸ formaliteye dayalı şekilci ve mekanik dindarlık¸ gönle hitap etmeyen ve gönülsüz yapılan her iş akamete uğrar. Çünkü din; özdür ve samîmiyettir¸ kuru merâsim ve dış şekilden ibaret değildir. Eskilerin “ehl-i rusûm” tâbir ettikleri şekilci zihniyet¸ marka Müslümanlığı¸ bizlere gerçek aşkı tattıramaz. Peygamber Efendimiz (s.a.v.)'in ifadesiyle Allah¸ bizlerin sûretine değil kalblerimize ve amellerimize bakar.


Eşrefiyye'nin 19. yüzyıldaki en meşhur şeyhi olan ve Bursa Reîsü'l-meşâyihi seçilen Safiyyüddin Efendi (ö.1290/1873)¸ Bursa'ya atanan valilerin mutlaka dergâhına uğradığı¸ duâsını aldığı¸ şehirde icrâ edilen hâfızlık¸ hattatlık gibi merâsimlerde mutlaka duâgûluk yaptırdığı bir isimdir. Sultan Abdülaziz'in Bursa'ya gelişlerinde okunacak duânın bir sûreti vali tarafından istenince; “Biz öyle programlı duâ bilmeyiz¸ bizim duâmız zuhûrâta tâbidir. Program gereğince duâ edecek diğer bir zâta müracaat buyurulsun.” diyerek bunu reddetmiştir.


Peygamber Efendimiz bu gerçeği hadîs-i şeriflerinde şu şekilde dile getirmektedir: “Allahu Teâlâ sizin sözlerinize ve sûretlerinize değil amel ve kalblerinize bakar.”4


Makalemi Şeyh Edebâlî'nin (ö.726/1326) Osman Gazi şahsında¸ sorumluluk mevkiinde bulunanlara¸ din ve halka hizmeti şiâr edinenlere yönelik gerçekleştirdiği tavsiyelerini dikkatinize arz ederek tamamlamak istiyorum. Şöyle ki:


“Ey Oğul! Beysin! Bundan sonra:


Öfke bize¸ uysallık sana… Güceniklik bize; gönül almak sana… Suçlamak bize; katlanmak sana… Âcizlik¸ yanılgı bize; hoş görmek sana… Geçimsizlik¸ çatışma¸ uyumsuzluk¸ anlaşmazlık bize; adalet sana… Kötü söz¸ şom ağız¸ haksız yorum bize; bağışlama sana…Bundan sonra bölmek bize; bütünlemek sana… Tembellik bize; uyarmak¸ gayretlendirmek¸ şekillendirmek sana.”


 


Dipnot


1. Müslim¸ İman¸ 95; Ebu Davud¸ Edeb¸ 59.


2. Mevlân⸠Mesnevî¸ trc. Veled İzbudak¸ c. V¸ beyit no: 2480-2483.


3. 49/Hucurât¸ 14.


4. Müslim¸ Birr 32; İbn Mâce¸ Zühd 9.

Sayfayı Paylaş