SEMERKANT VELÎLERİ

Somuncu Baba

Semerkant coğrafî konumu¸ verimli toprakları ve ticaret yollarının kavşağında yer alması sebebiyle¸ tarih boyunca büyük orduların hedefi olmuş bir şehirdir. Anadolu için İstanbul ne ise¸ Asya için de Semerkant aynıdır.


Semerkant coğrafî konumu¸ verimli toprakları ve ticaret yollarının kavşağında yer alması sebebiyle¸ tarih boyunca büyük orduların hedefi olmuş bir şehirdir. Anadolu için İstanbul ne ise¸ Asya için de Semerkant aynıdır.


Semerkant¸ medrese¸ türbe ve külliyeleriyle İslâm medeniyetinin açık hava müzesi görünümündedir. Müspet bilimlerde çok önemli yeri olan Semerkant¸ aynı zamanda maneviyat erleri ve Allah dostlarının da güzergâhı ve tasavvufun önemli merkezlerinden biridir. İmam Buharî¸ Ahmet Semerkandî¸ Hace Ubeydullah Ahrar ve Yakub-ı Çerhî gibi tanınmış birçok büyüğün kabirlerini bünyesinde barındırır.


Ehl-i sünnet inancı ve ehl-i beyt sevgisinin sarsılmaz bekçileri ve takipçileri¸ İslâm tasavvufunun mimarları¸ maneviyat kutupları¸ Semerkant ve çevresinden ‘Horasan Erenleri' olarak bütün dünyaya yayıldılar.


Mevlâna'yı¸ Hacı Bektaş'ı¸ Somuncu Baba'yı¸ Şeyh Edebali'yi¸ kısaca Anadolu'yu İslâm toprağı olarak yoğuran irşad erlerini¸ pirleri¸ dervişleri¸ alperenleri¸ “Altın Silsile” olarak anılan Allah dostlarını Anadolu topraklarına salan¸ onların elleri ve nefesleridir. Bu sebeple Semerkant ve çevresinin maneviyat hayatımızda unutulmaz bir yeri vardır.


Evet¸ Semerkant bir toprak parçası olarak değil¸ ama damarlarımızda dolaşan ilahî sevgiye memba olmuş büyüklerimizi bağrında yaşatan bir şehir olarak¸ hâlâ bizim için sevgili ve önemli bir şehirdir.


Ahmed bin Muhammed Dineverî


Büyük velîlerden olan Ahmed bin Muhammed Dineverî Hazretleri Allah'tan gayri her şeyi unutmuş ve muhabbet deryasına gark olmuş çok mübarek bir zattı.


Önceleri ilim tahsil etmek¸ sonraları ise irşâd etme¸ daha çok insana ulaşıp onlara doğru yolu gösterme ve nasihat etme amaçlı olarak çok dolaştı. Nişabur'a geldi ve burada uzunca bir zaman ikamet etti. Sonra da ömrünün son zamanlarını geçirdiği Semerkant'a gitti.


Yusuf bin Hüseyin¸ Abdullah bin Harrâz¸ Ebu Muhammed Cerirî ve Ebü'l-Abbas bin Ata gibi büyük evliyanın ders ve sohbet halkalarına katılarak onlardan feyz aldı¸ ilim öğrendi. Büyük âlim Ruveym Hazretleri ile görüştü. Onun feyz ve bereketlerine kavuştu.


Ahmed bin Muhammed Dineverî Hazretleri büyük bir âlim¸ fazilet sahibi¸ gayet fasih¸ güzel ve düzgün konuşan¸ konuşmalarında her daim hikmetli sözler söyleyen¸ İslâmiyet'e son derece bağlı bir zât idi. Zamanındaki¸ ilimden¸ irfandan haberi olmayan ve tarikatçı geçinen cahil kimselerden son derece sakınırdı. Onların yaptıkları şeylerin din ile bir alakasının olmadığını şu sözleriyle beyan etmiştir: “Bu kimseler tasavvuf yolunu değiştirdiler¸ büyüklerin doğru yolunu bozdular. Kendilerine göre bazı isimler uydurup¸ bunlara da yanlış manalar vererek tasavvufun asıl manasını bozdular. Mesela; tamah kelimesine ziyade¸ edepsizliğe ihlâs¸ boş arzular peşinde koşmaya selamet¸ kötü (kerih) işlerle meşgul olmaya lezzet¸ dünyaya dalmaya vuslat ismini verdiler. Allah'ın razı olduğu yoldan ayrılıp¸ sapık yollara dalmak¸ onlara göre şenliktir. Kötü huylar¸ onlar için kuvvettir. Evliyanın yolu bu mudur? Hâlbuki bu büyüklerin yolu; edepli olmak ve dünyaya ehemmiyet vermemek üzerine kurulmuştur. Allahu Teâlâ o büyüklerden razı olsun.”


İlmiyle âmil biri olan Dineverî Hazretleri'nin sözü özüne uygun idi. O¸ Allah'a muhabbetten¸ Allah'ı sevmekten bahsetmeye başlayınca kendinden geçer¸ O'nu tefekkür ettiği zaman ise kendinde ayrı bir hâl zuhur ederdi. Bununla ilgili olarak Ebu Abdurrahman Sülemî şöyle bir olay anlatır: “Dineverî Hazretleri bir gün Allah sevgisinden anlatıyordu. Anlattıkları o kadar tesirli idi ki¸ orada bulunan bir ihtiyar kadın kendinden geçerek ‘Allah' diye feryat etti. Dineverî Hazretleri: ‘Eğer bu hâlinde sâdık isen kendini göster.' buyurdu. İhtiyar kadın ayağa kalktı¸ bir kaç adım attı¸ dönüp Dineverî Hazretleri'ne baktı ve orada ruhunu teslim etti.”


Buyurdu ki;


“Zikrin en aşağı derecesi¸ Allahu Teâlâ'dan başka her şeyi unutmaktır. En yüksek derecesi ise; kendini dahi unutup¸ zikr-i ilâhîden başka hiçbir şey hatırlayamamaktır.”


“Kul¸ Allah'tan bir şey isteyeceği zaman; O'nun kendisine ihsan ettiği nimetlerini¸ emir ve nehiyleri (yasakları) hususundaki kusurlarını düşünerek bir şey istemelidir.”


Derviş Ahmed Semerkandî


On dördüncü asırda Maveraünnehr bölgesinde yaşamış¸ büyük bir âlim ve evliyadır. Zahirî ilimlerde Zeynüddin-i Hafî'nin derslerine katılıp kendisini geliştirdi. Zeynüddin-i Hafî¸ Derviş Ahmed'i çok sever¸ onu himaye eder¸ yetişmesi için özel bir ihtimam ve itina gösterirdi. Burada zahirî ilimleri tahsil ederken¸ diğer taraftan da Silsile-i Saadat'tan Alâeddin-i Attar Hazretleri'nin sohbetlerine katılarak tasavvufî eğitim almaya gayret ederdi. Bu sebeple bir zaruret veya mecburiyet olmadığı müddetçe Alâeddin-i Attar Hazretleri'nin sohbetlerini kaçırmamaya gayret ederdi. Olurda bir sebep dolayısıyla sohbete gidemezse¸ hocasının sohbet ve hizmetlerinden mahrum kaldığı için çok üzülürdü. Hatta bu üzüntülerini yana yakıla¸ uzun uzun dile getiren¸ Farisî bir mektup kaleme almıştır.


Yine Silsile-i Saadat'tan Ubeydullah Ahrâr Hazretleri ile de görüşüp¸ onun da manevî feyz ve bereketlerine kavuşan Ahmed Semerkandî Hazretleri'ni hocası Zeynüddîn-i Hâfî Hazretleri Herat'ın en büyük camiinde vaaz etmekle görevlendirmiş ve etrafında belli bir kalabalığın toplanması için kendisi de 10 gün kadar Herat'ta kalıp gayret göstermiş. Böylece büyük bir kalabalık oluşmuş¸ fakat bir zaman sonra ondan huzursuz olmaya başlamış ve cemaate onun sohbetlerine gitmemelerini söyler olmuş. Derken Ahmed Semerkandî Hazretleri'nin etrafında 7-8 kişi kalmış.


O günlerde de Ubeydullah Ahrar Hazretleri Herat'a gelmiş. Ahmed Semerkandî Hazretleri onun huzuruna vararak¸ durumunu anlatıp vaaz meclisinde kimselerin kalmadığını söyleyince Hace Ahrar Hazretleri'nin gönlünde onu kurtarma arzusu hâsıl olmuş ve ona gam çekmemesini¸ küçük bir mescitte vaazlarına yeniden başlamasını söyleyerek: “Benim içime öyle doğuyor ki¸ vaaz meclisiniz eskisinden kalabalık olacak.” buyurmuş.


Ahmed Semerkandî Hazretleri¸ küçük bir mescitte vaaza başlayınca halk akın etmiş¸ bir süre sonra o mescit dar gelmiş ve biraz büyük bir mescide geçmiş. Zamanla orası da dar gelmeye başlayınca en büyük camiye geçtiyse de cemaat oraya da sığmamış. Bu durumu işiten Hâce Hazretleri: “Bu haber Zeynüddîn-i Hâfî Hazretleri'ne ulaşınca kalabalığı dağıtmak için çok çalıştıysa da başaramadı¸ biz galip geldik.” buyurmuş.

Sayfayı Paylaş