MÜSLÜMANLARIN BİRLİĞİ VE DİRLİĞİNİ TEHLİKEYE ATAN BUGÜNKÜ SELEFÎLİK

Somuncu Baba

“Şiddeti ve terörü bir cihad yöntemi olarak benimseyen aşırı radikal gruplar¸ itikâdî görüşleri itibariyle Vahhâbîlere¸ kendi başlarına buyruk hareket ederek şiddet ve terörü bir cihad yöntemi olarak benimsemeleri bakımından ise Hâricîlere benzemektedirler. Nitekim Hâricîlerin özellikle Ezârika kolu¸ kendilerine karşı çıkanları mü’min saymıyor¸ onların müşrik oldukları için öldürülmeleri gerektiğini savunuyordu. Ezârika’ya göre¸ kendilerine karşı çıkanların memleketleri dârü’l-harbdir.”


Selef¸ “önce gelmek” ve “geçmişte kalmak” gibi anlamlara gelir. Selefiyye tabiri¸ esas itibariyle önceden gelip geçen ilim ve fazîlet ehli kimselerin yolunu ifade eder. Selef denince¸ genel olarak sahâbeden¸ tâbiînden ve onlardan sonra gelen etbeu’t-tâbiînden olan kimseler anlaşılır. Ancak Selefiyye¸ bir ekol ve mezhebin adı olarak kullanıldığında¸ daha çok nasların anlaşılması ve yorumlanması konusunda belli bir yöntemi izleyen grubu ifade eder. Onlar¸ fıkhî konularda aklı işletmeye ve reye müsâmaha gösterseler de itikâdî konularda buna asla müsâade etmezler. Onlara göre müteşâbihâtın/anlamı kapalı olan nasların yorumlanması câiz değildir. Çünkü onlar açısından yorum/te’vîl¸ zan ifade eder. İtikadî konularda ise zanna itibar edilmez. Bu temel yaklaşımları dolayısıyla onlar¸ itikâdî konulara ilişkin nasları yorumlamaktan sakınırlar. Onlara keyfiyetsiz olarak inanırlar. Onların asıl anlamlarını yalnızca Allah’ın bilebileceğini kabul ederler.


Bu yol¸ sahâbe ve tâbiîn mezhebinde bulunan fakih ve muhaddislerin yolu olarak görülür. Bu yüzden onlar¸ “ehl-i sünnet-i hâssa’’ olarak da anılırlar. Bu ifadeyle onların¸ ehl-i sünnetin tümüyle bid’atlerden korunmuş olan saf kısmını oluşturdukları kasdedilir. Diğer taraftan onlara¸ hadislere bağlılıkları ve ilâhî sıfatlar konusundaki hassasiyetleri dolayısıyla¸ Eseriyye¸ Ehlü’l-Eser¸ Ehlü’l-Hadîs¸ Ashâbü’l-Hadîs ve Sıfâtiyye gibi unvanlar da verilmiştir.


Selefiyye¸ daha çok ilâhî sıfatlar konusundaki yaklaşımlarıyla ön plana çıkmıştır. Onlar¸ ilâhî sıfatlar arasında bir ayırıma gitmezler. Onların hepsini Allah’ın sıfatları olarak görürler. Yed/el¸ vech/yüz gibi haberî sıfatları da benzetmeye ve cisimsel bir tasavvur yoluna gitmeksizin yorumsuz olarak kabul ederler. İlk Selefîler¸ akıl ile nakil arasında görünürde bir çelişki bulunması durumunda¸ kesinlikle aklın hükmünü reddedip nassın hükmünü kabul etmeyi gerekli görmüşlerdir. İmam İbn Teymiyye (ö.622/1225) gibi sonraki Selefîler ise bu problemi daha ılımlı ve tutarlı bir çözüme kavuşturma çabası içerisine girmişlerdir. Onlara göre açık akıl ile sahih nakil arasında hiçbir çelişki bulunmaz. Eğer görünürde bir çelişki söz konusu ise¸ ya akıl açık değildir ya da naklin sahihliği konusunda bir problem vardır.


Kısacası¸ onlar çok anlamlı âyetlerin (müteşâbihât) ilâhî sıfatlarla ilgili bölümlerinde teşbihsiz isbat diyebileceğimiz basit ve sınırlı bir yol izlemişlerdir. Diğer alanlarda ise¸ yalnızca dil kurallarının müsâade ettiği açık anlamlara izin vermişlerdir.


Selef¸ genel olarak Kelâm’ın ana konularının izah ve isbatında diyalektik (cedel) yönteminin kullanılmasına karşıdır.



 


Selefiyye’nin Dayandığı Esaslar


a) Takdîs: Yüce Allah’ı yaratılmış olmayı çağrıştıracak her türlü sıfattan tenzîh etmek.


b) Tasdîk: Allah’ın el¸ parmak ve yüz gibi çeşitli isim ve sıfatlarının O’nun yüceliğine ve şanına yakışan bir anlama sahip olduklarını kabul etmek.


c) Aczi İtiraf: İlâhî sıfatlarla ilgili çok anlamlı âyetlerden gerçek maksadın ne olduğunun anlaşılamayacağını itiraf etmek.


d) Sükût: Çok anlamlı âyetlerin anlamlarını sormamak¸ onlara dalmamak ve hatta onlarla ilgili soru sormayı bile yasaklamak.


e) İmsak: Çok anlamlı naslar hakkında dilimizi tutmak¸ hiçbir şekilde onların yorumları üzerinde konuşmamak.


f) Keff: Zihni ve kalbi çok anlamlı âyetlerle meşgul olmaktan uzak tutmaya çalışmak.


g) Marifet Ehline Teslim: Çok anlamlı âyetler konusunda izlenecek yolu ilimde derinleşmiş olan kimselere bırakmak.1


Yukarıda yöntemleri ve yaklaşımları anılan ilk selefîler¸ esasında itikâdî ve fıkhî konularda Ehl-i Sünnet’in temel yaklaşımlarından çok da farklı bir noktada durmazlar. Bu yüzden onları ayrı bir ekol olarak anmak pek de doğru bir yaklaşım olarak görülemez. Nitekim Selef yolunun takipçileri olan İbn Küllâb¸ Muhâsibî ve Kalânisî’den bir asır sonra gelen İmam Eş’arî ve İmam Maturidî¸ onların itikâdî konulardaki görüşlerini daha da geliştirip sistemleştirmişler¸ böylece Ehl-i Sünnet ekolünün çatısını oluşturmuşlardır. Sonuçta Sünnî Kelâm¸ aklı naklin çerçevesi dışına taşmadan kullanmak suretiyle Mûtezile Kelâmı’nın aşırı akılcı tutumuyla Selefin katı nasçı tutumu arasında orta bir yol izlemeye başlamıştır.


İlk Selefîler’in yöntem ve esasları¸ daha sonraları özellikle Ahmet b. Hanbel ve taraftarları arasında revaç bulmuş ve çok katı bir şekilde uygulanmıştır. Ardından bunlar¸ 7. yüzyılda İmam İbn Teymiyye tarafından birtakım ilâve ve açılımlarla birlikte ihyâ edilmiş¸ 12. yüzyılda ortaya çıkan Muhammed b. Abdülvahhab tarafından ise Arap Yarımadası’nda tekrar gündeme getirilmiştir. Günümüz Vahhabîleri bu görüşe davet etmekte ve bir kısım İslâm âlimleri de aynı görüşleri şiddetle savunmaktadırlar.2


Selefî düşünce¸ ayrı bir sistematik ekol olarak mezhepler tarihi içerisindeki yerini İbn Teymiyye ile birlikte almaya başlamıştır.


Selefiyye ekolü içerisinde zamanla görüş ve fikirlerin doğruluk ve tutarlılığından çok¸ şahısların kimlikleri ön plana çıkarılmıştır. Yani bu akım içerisinde¸ söylenenlerin doğruluğu¸ büyük ölçüde söyleyenlerin itibarına bağlanmıştır. Bunda da Hz. Peygamber (s.a.v.)’den nakledilen¸ “İnsanların en hayırlısı benim asrımda yaşayanlar¸ sonra onların ardından gelenler¸ sonra da onları takip edenlerdir.”3 şeklindeki hadis etkili olmuştur.


Bugünkü Selefîlik


Bugünkü Suûdî Arabistan Kraliyet ailesinin dedesi olan Muhammed b. Suûd (ö. 1179/1766)¸ Muhammed b. Abdülvahhab’ın eniştesi idi. Bu durum Vahhâbîliğin siyasî anlamda güçlenmesine büyük katkı sağladı. Sonuçta¸ Arabistan Yarımadası’nda¸ İbn Teymiyye’nin kabir ve türbelerin¸ hatta Hz. Peygamber (s.a.v.)’in mübarek kabrinin ziyareti ile ilgili görüşlerinin uygulamaya konması için siyasî otoritenin gücünden yararlanma imkânı doğdu. Vahhabîler¸ Sünnet’e tâbi olup¸ bidatlerin tamamını ortadan kaldırma adına¸ Şiîlere ait mescidleri yıktılar; camilere minare ilave edilmesini¸ namazdan sonra tespih kullanılmasını yasakladılar. Peygamber Efendimiz’in kabri olan Ravza-i Mutahhara’ya karşı yönelerek onu ziyâret etmeyi¸ onun etrafında namaz kılmayı¸ herhangi bir peygamber veya velînin kabrine yönelerek dua etmeyi tevhîd ilkesine aykırı gördüler. Kısacası onlar¸ mubah kapsamındaki birtakım uygulamaları bid’at sayarak muhâliflerine sert tepki gösterdiler ve onlarla silahlı mücadelede bulundular. Bu çerçevede onlar¸ Osmanlı Devleti’ne karşı da ayaklandılar ve onunla şiddetli çatışmalara ve savaşlara giriştiler.


Bugün¸ IŞİD ya da diğer ismiyle DAİŞ gibi şiddeti ve terörü bir cihad yöntemi olarak benimseyen aşırı radikal gruplar¸ itikâdî görüşleri itibariyle Vahhâbîlere¸ kendi başlarına buyruk hareket ederek şiddet ve terörü bir cihad yöntemi olarak benimsemeleri bakımından ise Hâricîlere benzemektedirler. Nitekim Hâricîlerin özellikle Ezârika kolu¸ kendilerine karşı çıkanları mü’min saymıyor¸ onların müşrik oldukları için öldürülmeleri gerektiğini savunuyordu. Ezârika’ya göre¸ kendilerine karşı çıkanların memleketleri dârü’l-harbdir. Oralarda¸ dârü’l-harbde helal olan her şey helaldir. Meselâ onlara göre¸ çocukların ve kadınların öldürülmesi¸ esir alınması¸ muhâliflerin köleleştirilmesi ve kendi saflarında savaşa katılmayanların katledilmesi helaldir.4 DAİŞ’in uygulamalarına bakıldığında¸ onların bir cihad yöntemi olarak büyük ölçüde Hâricîlerin Ezârika kolunu taklit ettikleri açıkça görülecektir.


Sonuç olarak söylemek gerekirse¸ Kur’an ve Sünnet’e bağlılık sloganıyla yola çıkan Selefiyye¸ nass karşısında akla çok sınırlı bir alan tanıdığı için¸ zamanla sorgulama ve özeleştiriden mahrum kalmış¸ böylece akıl ve mantık dışı yöntem ve uygulamalara başvurmuştur. Ne yazık ki¸ onların bu aşırı tutum ve yaklaşımları¸ İslâm dışı çevrelerde¸ İslâmofobi’ye/İslâm’dan ve Müslümanlardan korkma ve uzaklaşma eğilimine yol açmıştır. İçte ise Müslümanların birliği ve dirliği tehlikeye girmiştir.


 


Kaynakça


 


1 Gazâlî¸ Halkın Kelamî Tartışmalardan Korunması (İlcâmu’l-Avam an İlmi’l-Kelâm)¸ Çeviren: D. Sabit Ünal¸ İzmir 1987¸ s. 17-18.


2. Muhammed Ebu Zehra¸ İslâm’da Siyasî¸ İtikâdî ve Fıkhî Mezhepler Tarihi¸ Mütercimler¸ H. Karakaya¸ K. Aytekin¸ İstanbul¸ ts.¸ s. 232.


3. Buhârî¸ Sahih¸ (Ashâbü’n-Nebî¸ 1).


4. Muhammed Ebu Zehra¸ Mezhepler Tarihi¸ s. 87.

Sayfayı Paylaş