EĞİTİMCİNİN VASIFLARI

Somuncu Baba

İlâhî aşka¸ insanları sevmekle varılacağını ileri süren Mevlân⸠bunu nasıl gerçekleştireceğimize misaller getirmektedir. Mevlân⸠yakından uzağa giden bir çizgiyi takip ederek insanlara duyulacak sevginin¸ uzaklarda ilâhî aşka dönüşeceğini iddiâ etmektedir. Ona göre¸ cemâatini sevmeyen din adamları¸ ilâhî aşktan nasiplerini alamazlar. Bu nasîbi alamayanlar da¸ gönül ehli olamaz ve gönüllerde taht kuramazlar. İnsanlara yabancı olmaktan kendilerini kurtaramazlar. Kibirli din adamı¸ içi hava dolu tuluma benzer. O tulumun içi karınca doludur. Bu karınca zamanla yılan¸ yılan da zamanla ejderhâ olu


Eğitim sezonunun başladığı¸ eğitim kurumlarının açıldığı yeni bir döneme girerken¸ Mevlânâ'nın şiirlerinden hareketle eğitimcilerin taşıması gereken vasıfları sıralamak istiyorum. Mustafa Usta'nın “Divan-ı Kebir'de Mevlânâ'nın Eğitim Görüşü” isimli çalışmasından esinlenerek hazırlanan bu makâlede neslimize sahip çıkması gereken öğretmenlerimizin ve eğitim faâliyeti yürüten herkesin dikkat etmesi gereken ölçüleri ve sorumlulukları hatırlatmak istiyorum.


Mevlânâ'nın hayatında geçirdiği değişim ve gelişim dikkat edilmesi gereken bir husustur. Zira öğretim faâliyetine başladığı ilk anlarda o¸ bir medrese öğretmeniydi¸ yani örgün eğitimde görev almıştı. Bir taraftan da yaygın eğitimde¸ vâizlik görevini sürdürüyordu. Daha sonraları tasavvufî mânâda tekke eğitimine başlamıştır. İşte onun bu kadar geniş ve çok yönlü eğitim faâliyetlerinde bulunması¸ eğiticide ve öğretmende aradığı özelliklerde dâimâ ortak bir özellik ve nokta aramaya sevk etmiştir. Sıralayacağımız vasıflar şeyh-mürid¸ öğretmen–öğrenci ve akademisyen-halk arasındaki ilişkilerin ortak vasıflarını belirlemektedir. Bu makâlemizde ele almak istediğim beş temel vasıf şunlardır:


1. Eğitimci İlâhî Aşka Sahip Olmalıdır


Mevlânâ o kadar ileri gitmektedir ki¸ aşk ile eğiticiyi¸ yani hocayı âdetâ aynîleştirmektedir.


“Bir çocuğum ki hocam¸ aşktır.”1 ifadesiyle o¸ aşksız eğitimci olmayacağına ve kaliteli eğitimcinin bizzat aşkın kendisi olduğuna dikkat çekmiştir.


Neden Mevlân⸠aşkı bir eğitici olarak ele almış ve takdim etmiştir? Bize göre bu¸ aşkın niteliğinden ve Mevlânâ'nın eğiticide aradığı özellikten kaynaklanmaktadır. Zira aşk insanı en çok etkileyen¸ şekil veren¸ pişiren¸ çile çektiren ve olgunlaştıran bir güçtür. Aşkın girdiği yerde bir gelişme¸ olgunlaşma ve bir yücelme vardır. Bunları hedef alan eğitimi en iyi gerçekleştirecek olan hoca da aşktır. Aşk eğitici olduğuna göre¸ eğitici de âşık olmalıdır.


Bu niteliğe sahip olan “aşk pirine” uymasını öğrencisine tavsiye eden Mevlân⸠her öğretmenin takip edilemeyeceğini de gündeme getirmektedir.


İlâhî aşk ıstırapla arkadaştır. Çilesiz aşk susuz çilek gibidir. İlâhî aşkın olmadığı yerde fitne vardır. Orada insan ilişkileri bir bataklık halini alır. İlâhî aşkı tatmayan eğitimciler¸ kendilerini böyle bir bataklığa gömülmüş hissederler.


Fesat ve kötülüklerle dolu olan bir gönülle insanlara bakanlar¸ zararlı neticelere ulaşırlar. Kendinde bir varlık görüp halkı alaya alan din adamları faydalı olamazlar. Mevlânâ insanlara yanlış söz söyleyen din adamının ağzını yılan ile akrebin iğnesine benzetmektedir. Böyle bir din adamı¸ insanları ısıran ve zehirini akıtan ağzını susturmalıdır ki¸ başkalarına zararı dokunmasın.


Bu kötü hâlin ıslahı¸ eğitimcinin ilâhî aşkla dolması¸ benliğinden sıyrılması¸ tâlî şeylerle uğraşmaması¸ her şeyi değerli ve çileyi tatlı görmesiyle gerçekleşebilir.2


2. Eğitimci Gönül Ehli Olmalıdır


Bu anlamda Mevlânâ eğitimciye “ârif” sıfatını veya ismini vermektedir. Ârif olan eğitimci¸ gönül güvercinlerini avlar. Onun vasıtasıyla ve etkisi ile canlar beden bağlarından kurtulur. Mevlânâ gönüllü sûfinin kapısını¸ can mahallesi olarak görür.


Mevlânâ'nın eğitimcisi canları tatlılaştırır. Kendinden geçeni kendine getirir. Âşıklara ihsanda bulunur. Karanlık kafaları aydınlatır. Kötü duygu ve düşünceleri zehirler. Öğrencisini kendine yoldaş edinir. Aşkın ne olduğunu¸ canlara hissettirir. Mevlânâ'nın dervişi¸ inciler saçan bir can ve dildir. Onun eğiticisi¸ bir taraftan Hz. Âdem'e¸ bir taraftan Hz. Îsâ'ya¸ bir taraftan da Hz. Meryem'e benzer. Bu benzetmeleri yapan Mevlân⸠şu gerçeklere işaret etmektedir. Eğitimci Hz. Âdem gibi hatâ yapabilir. Hz Îsâ gibi gönüllere can verir. Hz. Meryem gibi betûldür¸ yani iffetlidir.3


Mevlânâ neden eğitimcinin gönül ehli olmasını istediğini şu beytiyle açıklamaktadır:


“Gönül ehlinin öğütleri¸ arı uğultusuna benzer¸ dudağı¸ ağızdan ta dimağa kadar tatlarla doldurur.”4


Mevlânâ din adamının gönül yıkmasına hiç tahammül edememektedir. Çünkü ona göre¸ din adamı gönül yapar¸ gönül yıkmaz. İlâhî aşktan uzak gönülle; cehennemin ortasına düşmekten kurtulamazlar. Din adamı sevecen ve sevgi dolu olmalıdır. İnsanlarla ilişkilerini bir cehenneme çevirmemelidir. Onun geçici aşkı¸ yani sevgiyi bırakıp ilâhî aşka yönelmesi bu ilişkileri cennete çevirecektir. Geçici aşktan kurtulmanın yolu¸ insanın içindeki gizli kilit ve zincirlerden kurtulup¸ kulaklarını açıp hakkı dinlemesinden geçmektedir. İçimizdeki kilitleri açan¸ zincirleri kıran güç¸ gönüllere dolan mutlak ilâhî aşktır.


İlâhî aşka¸ insanları sevmekle varılacağını ileri süren Mevlân⸠bunu nasıl gerçekleştireceğimize misaller getirmektedir. Mevlân⸠yakından uzağa giden bir çizgiyi takip ederek insanlara duyulacak sevginin¸ uzaklarda ilâhî aşka dönüşeceğini iddiâ etmektedir. Ona göre¸ cemâatini sevmeyen din adamları¸ ilâhî aşktan nasiplerini alamazlar. Bu nasîbi alamayanlar da¸ gönül ehli olamaz ve gönüllerde taht kuramazlar. İnsanlara yabancı olmaktan kendilerini kurtaramazlar. Kibirli din adamı¸ içi hava dolu tuluma benzer. O tulumun içi karınca doludur. Bu karınca zamanla yılan¸ yılan da zamanla ejderhâ olur. Bu ejderhânın üstesinden ancak ilâhî aşkı temsil eden¸ Hz Mûsâ'nın asâsı gelir.5


Mevlânâ'nın ele aldığımız bu eserinin 7. cildinin 2446-47 beyitlerinde geçen sevgiliyi eğitimci anlamında aldığımız takdirde şu sonuca varırız: “Eğitimci kötü huylu¸ gamlı¸ ekşi suratlı¸ mezar gibi gönlü dar ve sıkıcı olmamalıdır. Badem helvasına benzemelidir. Öğrencisinden uzaklaşmamalı ve ona sert yaklaşmamalıdır.”6


3. Eğitimci Olgunlaştırıcı Olmalıdır


O¸ eğitimcisini gönül gözünün¸ can ve kalbin güneşi olarak tasarlamaktadır. Güneşin olduğu yerde hayatın var olması¸ her şeyin görülmesi gibi¸ gönüllerin anlaması¸ sevmesi ve gerçeği görmesi de kalbin güneşi olan eğitimci tarafından gerçekleştirilecektir. Eğitimciye bazen “ebedî aşk” olarak seslenir. Zira Mevlânâ'yı ve öğrencilerini ancak bir “ebedî aşk” eğitebilecektir. Mevlân⸠bedeni ruhun zindanı olarak görür. Zindandan kurtulmak için “ebedî aşk”ı yardıma çağırır. “Ebedî aşk” ışıklar saçan bir sabahtır. Gamları dağıtan¸ neşeler oluşturan¸ karanlıkları aydınlığa çeviren¸ değersizleri değerlendiren bir güçtür.7


Eğitimin hamlıkları pişirip olgunlaştırma faâliyeti olduğunu ve bunun eğitimcisinden beklediği şu sözleriyle ifade etmektedir:


“Gönül tenceremi kaynat¸ coştur suyumu¸ toprağımı yak; yazımı¸ künyemi yırt gitsin; ne devletsin¸ ne ihsansın sen. Yak da yetişip gelişeyim; yanışa ait sözler söyleyeyim¸ huyum ödağacına benzesin; ne devletsin¸ ne ihsansın sen.”8


Mevlânâ'ya göre eğitimci¸ insanın sığınacak mağarası¸ ciğerini yiyen aşk ve dostudur; koruyanı ve gözetenidir. Hem Nuh'tur¸ hem de ruh. Açan ve açılandır. Sırlara karşı açılan gönüldür. Hem ışıktır¸ hem de neşe. Bir taraftan damla¸ bir taraftan da denizdir. Ümit bahçesi olan bu eğiticiden-hocadan yolunu açma talebinde bulunmaktadır.


“Tane de sensin¸ tuzak da sen; şarap ta sensin¸ kadeh de sen. Pişmiş de sensin¸ ham da sen; ham bırakma beni.”9


Böylece Mevlân⸠eğiticisinin sıfatlarını sayarken¸ ham olmayan¸ bir eğitimci aradığını ifade etmektedir. Öğrencisini hamlıktan kurtaracak olan eğitimcinin ham olmaması zorunludur.10


4. Eğitimci Yumuşak Kalpli Olmalıdır


Mevlân⸠eğitimcinin¸ başka bir ifadeyle din adamının yumuşak sözlü ve yumuşak kalpli olmasını şart koşmaktadır. Yumuşak sözlü ve yumuşak kalpliliğin insanlara ne denli etkili olacağına dikkat çeken Mevlân⸠bu tip eğitimciyi Îsâ nefesli dudu kuşuna¸ kalbini de İsrâfil'e benzetmektedir. Onun amelleri ile İsâ ve İsrâfil'in amelleri arasında bir benzerlik ve bir bağlantı kurmaktadır. Her ikisinin özelliklerini din adamında arar ve ona şöyle seslenir: “Yumuşak sözlerinle insanların canına can kat. İnsanlar gama batmıştır¸ o güzel sözlerinle bizi bu gamdan kurtar. Ejderhâlaşan bu gamdan bizi ancak senin güzel telkinlerin kurtarabilir. Âdil davranman ve yumuşak sözlerinle gamın karnını deş¸ yokluk ülkesine gitsin. Ferhat Şirin'e nasıl âşık olmuş ise¸ ondan başkasını göremiyor idiyse¸ sen de bizim ruhlarımızı ilâhî aşkla doldur. Doldur da ondan başkasını göremez olalım. Gönlün İsrâfil gibi olsun¸ Sûr'a üfürüldüğünde balçıktan yaratılan insanı dirilteceği gibi¸ sen de bizim kulağımıza Allah nefesini üfle¸ biz de canlanalım.”


İşte böyle davranan din adamı¸ gamı gamın¸ sevinci sevincin¸ gülü gülün yanına göndermiş ve neticede gönüllerde yücelmiş olacaktır.11


Bu görüşleriyle Mevlân⸠din adamının¸ insanı kemâle ve yücelere erdirecek nitelikte tatlı söze¸ yumuşak kalbe ve derin ilâhî bilgiye sahip olmasını istemektedir.


Mevlân⸠hocaya yüzünü neden ekşittiğini sorar ve şeker yurduna gitmesini ister. Şeker yurdunda asık suratın olmayacağını¸ aksi takdirde o yurdu terk etmek mecburiyetinde kalacağını öğütler. Mevlânâ'ya göre gönlün de şeker yurdu vardır. Bildiğimiz şeker¸ o yurttan bile utanır. Ekşi suratlı olmanın sebebini araştıran Mevlân⸠onun göklere uçmama ve yücelememeden kaynaklandığına işaret etmektedir.


İnanan kişiye¸ inanç ve din tarih gelir¸ zira helva tablasında ekşi olmaz. Hocanın kalbini helva tablasına benzeten Mevlân⸠o kalpte ekşinin yeri olmayacağına dikkat çekmiştir. Hocanın ekşi suratlı olmasını¸ diğer yönden karaktere bağlayan Mevlân⸠ekşinin ekşiye¸ cinsin cinse koşması gibi¸ karakteri ekşi olana ekşi davranışlar koşar. Başka bir ifadeyle¸ ekşi karakterde olandan¸ ekşi davranış meydana gelir. Güneş ışığı ile olgunlaşmayan meyve¸ şeker kamışı bile olsa yine de ekşidir. İlâhî sevgiyi tadamayan¸ onun ısısı ile olgunlaşmayan gönül¸ insan gönlü de olsa yine ekşidir¸ katıdır.


Hocaların aşk güneşinin ateşine karşı hiç olmazsa birkaç gün tahammül etmelerini isteyen Mevlân⸠ekşi olan kişilerin bu ilâhî aşkın ateşinden kaçtıklarına hükmetmektedir. İlâhî aşk güneşinden kaçan kişi gölgededir¸ gölgede olan koruk da dâimâ ekşi kaldığı gibi¸ onun gönlü de ekşi kalacaktır. Hz. Muhammed (s.a.v.)'in bir an olsun¸ Abese Sûresi'nin birinci ayetinde belirtildiği gibi¸ yüzünü ekşitmesi hemen Yüce Allah tarafından ikaz edilmesine sebep olmuştur.12 Öğrenci kör bile olsa¸ eğitimciye yüzünü ekşitmek hiç uygun olmayan bir davranıştır.


Yumuşak davranmak Yüce Allah'ın bir sıfatıdır. Aynı davranış biçimini eğitimciden isteyen Mevlân⸠ona şu öğüdü vermektedir:


“Kula gösterdiği o yumuşaklık¸ o lütuf var ya hani; işte o yumuşaklıktan¸ o lütuftan bir parça da sincap postuna nasip olmuş.”13


İnsan kalbinin yumuşak olması ve o sebeple insanlara karşı yumuşak¸ nazik ve kibar davranması bir ilâhî lütuftur. Başka bir ifadeyle Allah vergisidir.


Yüzünü ekşitmeyen¸ tatlı ve yumuşak davranmayı prensip edinen eğitimci¸ çok daha etkileyici olacak¸ verimli neticeler alacak¸ öğrenciler tarafından sevilecek ve toplayıcı olacaktır. Ekşi suratlı ve katı kalpli olanlar dâimâ itici ve dağıtıcı olacaklardır.14


5. Eğitimci Aydınlatıcı Olmalıdır


Mevlânâ eğitimciyi¸ bir yerden bir yere hareket eden¸ bir yerden uzaklaşıp diğerine yaklaşan aya benzetmektedir. Uzaklaştığı yer karanlıkta kalırken¸ yaklaştığı yer nurlanıyor. Eğitimcinin bulunmadığı¸ onun nurundan istifade edemeyen toplumlar karanlıkta kalır. O toplumların düzeni bozulur. Bu gerçeği gören Mevlân⸠şu benzetmeyi yapmaktadır:


“Her yana bir hoşça kaçmadasın¸ fakat hayır¸ kaçma bizim halkamızdan¸ etme bu işi. Ey ay! Ülker yıldızının topluluğunu bozuyorsun¸ hayır¸ eyleme bu işi. Sen nurunla¸ ateşlerle dopdolu nevruzsun¸ bizse ardında geceyiz âdeta; nerede konaklıyorsan oraya geliyoruz; hayır¸ etme bunu. Ey Hamel burcundaki güneş! Bağ¸ bahçe senin lütfunla¸ ikramınla elbiseler giyindi¸ hâlbuki sensiz kışın yaralarıyla işten güçten kalmıştı¸ hayır eyleme bu işi. Ey güneşi bize dadı kesilen¸ peşindeyiz gölge gibi; a dadı¸ lütfun olmadıkça yapayalnız kalıyoruz; etme¸ reva görme bunu.”15


Mevlân⸠bazen eğitimcisini güneşe benzetmektedir. Bağları bahçeleri bereketlendiren¸ canlandıran¸ yenileyen¸ harekete geçiren bir güneş. Onsuz her yeri kış basar. Aynı şekilde eğitimcinin olduğu her yerde¸ bereket¸ yenilik¸ gelişme¸ hareket ve canlılık vardır. Onsuz insan ve toplumlar¸ cansız¸ hareketsiz¸ bereketsiz¸ donuk ve çürümeye mahkûmdurlar. Eğitimci bilgisiyle¸ aklıyla¸ geniş kalpliliği aile onlara nur saçar. Karanlık kafaları aydınlatır¸ geri kalmış düşünceleri harekete geçirir¸ dar kalplilerin gönüllerini açar¸ dar zihinleri geliştirir¸ hareketsizleri harekete geçirir.


Eğitimci olan ay¸ gönül gözüne doğunca¸ can gibi bütün dünyanın bedenini canlandırır. Onun dudaklarından dökülen kelimeler şeker tadını verir. Herkes onlardan tat alır. Gönlü güzelliklerle doludur. Onun şarabı herkesi kendinden geçirir. Onun nuruna kimse dayanamaz ama dâimâ onu isterler. Onun aşk şarabını içenlerin canı da aydın ve kulağı daha da iyi işitir.16


 


Dipnot


 


1. Mevlânâ Celâleddîn¸ Dîvân-ı Kebîr¸ trc. Abdülbâki Gölpınarlı¸ İstanbul 1958¸ c. VI¸ s. 287¸ b. 1955.


2. Mustafa Usta¸ Divan-ı Kebir'de Mevlânâ'nın Eğitim Görüşü¸ Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Vakfı Yayınları¸ İstanbul 1995¸ s. 53-55.


3. Mevlân⸠Dîvân-ı Kebîr¸ c. I¸ s. 23¸ b. 167-172.


4. Mevlân⸠Dîvân-ı Kebîr¸ c. V¸ s. 462¸ b. 6318


5. Mevlân⸠Dîvân-ı Kebîr¸ c. I¸ s. 9-11¸ b. 20-50.


6. Usta¸ Mevlânâ'nın Eğitim Görüşü¸ s. 55-57.


7. Mevlân⸠Dîvân-ı Kebîr¸ c. I¸ s. 18¸ b. 122-29.


8. Mevlân⸠Dîvân-ı Kebîr¸ c. III¸ s. 357¸ b. 3512-13.


9. Mevlân⸠Dîvân-ı Kebîr¸ c. VII¸ s. 181-2¸ b. 2284-2303.


10. Usta¸ Mevlânâ'nın Eğitim Görüşü¸ s. 57-58.


11. Mevlân⸠Dîvân-ı Kebîr¸ c. I¸ s. 12¸ b. 62-70.


12. Mevlân⸠Dîvân-ı Kebîr¸ c. IV¸ s. 366¸ b. 3532-43.


13. Mevlân⸠Dîvân-ı Kebîr¸ c. VII¸ s. 47¸ b. 624.


14. Usta¸ Mevlânâ'nın Eğitim Görüşü¸ s. 58-61.


15. Mevlân⸠Dîvân-ı Kebîr¸ c. I¸ s. 145¸ b. 1351-54.


16. Mevlân⸠Dîvân-ı Kebîr¸ c. V¸ s. 372¸ b. 4839-49; Usta¸ Mevlânâ'nın Eğitim Görüşü¸ s. 61-62.

Sayfayı Paylaş