İSLÂM TOPLUMUNUN ADALET KONUSUNDAKİ HASSASİYETİ

Somuncu Baba

Hz. Peygamber (s.a.v.)'in İslâm'ı tebliğ etmekle görevlendirildiği dönemin arifesinde câhiliye devri Arapları boğaz boğaza¸ bıçak bıçağa gelmiş durumdaydılar. Adaletsizliğin¸ zulmün kol gezdiği bir dönemde İslâm gelmiş ve yepyeni bir toplum ortaya çıkmıştı. Zengin fak ir¸ efendi köle ayırımının yapılmadığı¸ haktan aslâ ayrılmanın söz konusu olmadığı bir toplum oluşmuştu.


Hz. Peygamber (s.a.v.)'in İslâm'ı tebliğ etmekle görevlendirildiği dönemin arifesinde câhiliye devri Arapları boğaz boğaza¸ bıçak bıçağa gelmiş durumdaydılar. Adaletsizliğin¸ zulmün kol gezdiği bir dönemde İslâm gelmiş ve yepyeni bir toplum ortaya çıkmıştı. Zengin fak ir¸ efendi köle ayırımının yapılmadığı¸ haktan aslâ ayrılmanın söz konusu olmadığı bir toplum oluşmuştu.


Bugünkü beşerî sistemlerde hâkim zümre ve belirli sınıflar için dokunulmazlıklar söz konusu olduğu halde İslâm hukûku önünde hiç kimsenin bir ayrıcalığı ve imtiyaz hakkı yoktur. Ayrıca mahkemelerde şâhitlik yapacakların da adalet sahibi olarak tanınan kimseler olması şart koşulmuştur.


Rabb'im Adaleti Emretti


Abdullah İbni Mes'ûd (r.a.)'dan rivâyet edildiğine göre Rasûlullah (s.a.v.):


“Hiç şüphesiz¸ benden sonra¸ adam kayırmalar ve yadırgayacağınız bazı işler olacaktır.” buyurdu.


Ashâb-ı kirâm:


“Ey Allahın Rasûlü! O zaman nasıl davranmamızı tavsiye edersiniz?” dediler.


Peygamber (s.a.v.) de:


“Siz üzerinize düşen görevleri yapar¸ kendi hakkınızı ise¸ Allah'tan beklersiniz” buyurdu.1


Ateş Lâzım Olmuştu


Behlûl-i Dân⸠bir gün Halîfe Hârûn Reşid ile karşılaşır. Kendisini tanıyan hükümdar¸ bu mübârek zata:


“Ey Behlûl! Nereden geliyorsun böyle?” diye sorar. Hazret¸ hiç düşünmeden:


“Cehennemden geliyorum.” cevabını verir.


Hârûn Reşid¸ şaşırarak tekrar sorar:


“Ne işin vardı orada?”


Behlûl Dânâ anlatır:


“Efendim; ateş lâzım olmuştu. Cehenneme gideyim de biraz isteyim dedim. Fakat oradaki memur bana:


“Burada ateş yoktur.” dedi.


“Nasıl olur¸ Cehennem ateş yeri değil mi?” diye sorunca:


“Evet; gerçekten burada ateş yoktur. Her gelen¸ ateşini dünyadan getirir cevabını verdi.”


Dehşete kapılan Hârûn Reşid büyük bir üzüntüyle sordu:


“Behlûl! Ne yapayım ki¸ oraya ateş götürmeyeyim?” Behlûl Dân⸠hızla uzaklaşırken haykırdı:


“Adâlet! Adâlet! Adâlet!”


Kanuni Sultan Süleyman'dan Hakkını Alır Karınca!


Kânuni Sultan Süleyman¸ sarayın bahçesinde armut ağaçlarını kurutan karıncaların öldürülebilmesi için Şeyhülislâm Ebussuûd Efendi'den şu beyitle fetvâ istedi:


Dırahta ger ziyân etse karınca¸


Zararı var mıdır ânı kırınca


Padişahın bu fetvâ talebine¸ Ebussuûd Efendi de bir beyitle cevap verdi:


Yarın Hakk'ın dîvânına varınca;


Süleyman'dan hakkın alır karınca!…


Bir karıncayı bile incitmekten çekinecek kadar mükemmel bir mânevî terbiye ile gönülleri yoğrulan kâmil mü'minler¸ bütün mahlûkâta rahmet pınarı oldular. Şefkat ve merhametleri bütün mahlûkâtı kucaklayacak kadar genişledi. Gölgesi her yere ulaşan rahmet bulutları hâline geldiler.2


İnsan ilâhi bir soluktur. Bu bilinçle soludukça insanları yaşarsın¸ insanlarla yaşarsın¸ insanları yaşatırsın!3


Halkın Malına Göz Koymak


İnsanlığı yaşatmanın örneği olarak tarihimizin altın sayfalarından bir başka tecrübeye dikkat çekmek istiyorum. Payitahtın (başkentin) ve sarayın yoğun işlerinden ve monoton havasından sıkılan bir padişah birkaç vezir ve komutanıyla birlikte şehir dışına çıktı. Merkezden ayrılıp birkaç saatlik yol gittikten sonra¸ yolları üzerindeki bir nar bahçesinin kenarında mola verdiler. Bu sırada gözleri¸ olgunlaşmış¸ tam kıvamını bulmuş narlara takıldı. Narların görünümü insanın iştahını kabartıyordu. Padişah¸ bahçe içinde çalışmakta olan yaşlı bir adamı çağırdı ve sordu.


– Bu güzel nar bahçesi kimin?


– Benimdir efendim¸ babamdan mîrâs kaldı.


– Çoluğun çocuğun var mı?


– Çoluğum var çocuğum yok efendim¸ Tanrı bize çocuk vermedi; karı koca iki kişi­lik bir aileyiz.


Peki¸ ben de bu ülkenin hükümdarıyım¸ şuradan bir nar şerbeti sıksan da içsek…


İhtiyar¸ “Emriniz olur¸ padişahım.” dedi ve hemen gidip bahçe içindeki kulübeden¸ kalay­lı¸ tertemiz bir tas getirdi. İki nar sıktı ve tam bir tas doldu. Padişah içti ve çok beğendi. Bü­tün vücûduna bir canlılık ve ferahlık yayıldı. İhtiyar çiftçi padişahın beraberindeki herkese sırayla nar şerbeti ikram etti. Padişah ve adamları¸ bedenlerinin kazandığı bu zindelik­le biraz yol almak için ihtiyara vedâ edip yola koyuldular. Yolda şeytan¸ padişahın kafasını karıştırmaya başladı. “Madem birer ayakları çukurda olan bu karı kocanın mîrâsçıları yok¸ ne yapacaklar böyle nar bahçesini; karşılığın­da birkaç kuruş verip bu bahçeyi ellerinden alayım.” diye düşündü. Padişah ve adamları akşama doğru geri dönerken aynı bahçenin yanında yine konakladılar. Padişah¸ ihtiyar­dan bir tas daha nar şerbeti yapmasını istedi. İhtiyar¸ sabahki kadar candan ve gönülden ol­masa da bir tas nar şerbeti yapıp sundu. Padi­şah¸ bu defa nar şerbetinin tadını pek beğen­medi. Sabahkine hiç benzemiyordu. Sordu:


– Baba¸ ne oldu böyle¸ bu nar şerbeti sa­bahki ile aynı değil mi? Bunda öncekinin tadı yok…


– Aynı nardan evlat¸ aslında tadında da bir değişiklik yok. Asıl değişen sizin kalbiniz. Tebaanızın malına göz koydunuz¸ bu yüzden de narların tadı değişti…


Fâtih'in Hapisten Çıkmayan Papazlarla Anlaşması


Narların tadı aynı ama sultanın gönül tabiatı değişime uğrar. O değişimi idrâk eden irfan sahipleri kalb kaymalarına fırsat vermezler. Ama öyle sultanlar da vardır ki kendi gönül kaymalarına fırsat vermediği gibi tebaasının kalblerinin de eğrilmesine yol açmazlardı. İşte örneği: İstanbul'un fethinden sonra Fâtih Sultan Mehmed¸ bütün mahkûmları serbest bırakmıştı. Fakat bu mahkûmların içinden iki papaz zindandan çıkmak istemediklerini söylediler ve dışarı çıkmadılar. Papazlar Bizans İmparatoru'nun halka yaptığı zulüm ve işkence karşısında ona adalet tavsiye ettikleri için hapse atılmışlardı. Onlar da bir daha hapisten çıkmamaya yemin etmişlerdi.


Durum Fâtih Sultan Mehmed'e bildirildi. O¸ asker göndererek¸ papazları huzûruna davet etti. Papazlar hapisten niçin çıkmak istemediklerini Fâtih'e de anlattılar. Fâtih o dünyaya kahreden iki papaza şöyle hitap etti:


“Sizlere şöyle bir teklifim var. Sizler İslâm adaletinin tatbîk edildiği memleketimi geziniz. Müslüman hâkimlerin ve Müslüman halkımın dâvâlarını dinleyiniz. Bizde de sizdeki gibi adaletsizlik ve zulüm görürseniz¸ hemen gelip bana bildiriniz ve sizler de evvelki kararınızı gereğince uzlete çekilerek hâlâ küsmekte haklı olduğunuzu isbât ediniz.”


Fâtih'in bu teklifi papazlara çok câzip gelmişti. Hemen padişahtan aldıkları tezkere ile İslâm beldelerine seyahate çıktılar. İlk vardıkları yerlerden birisi Bursa idi. Bursa'da şöyle bir hadiseyle karşılaştılar:


“Bir Müslüman bir Yahudi'den at satın almış¸ fakat hiçbir kusuru yok diye satılan at hasta imiş. Müslüman ahırına gelen atın hasta olduğu daha ilk akşamdan anlaşılmış. Müslüman sabırsızlıkla sabahın olmasını beklemiş. Sabah olunca da atını alıp kadının yolunu tutmuş. Fakat olacak ya kadı o saatte de henüz dairesine gelmemiş olduğundan bir müddet bekledikten sonra adam kadının gelmeyeceğine hükmederek atını alıp ahıra götürmüş. Atını alıp götürmüş ama at da o gece ölmüş.


Hadiseyi daha sonra öğrenen kadı¸ atı alan Müslümanı çağırtıp meseleyi şu şekilde halletmiş:


‘Siz ilk geldiğinizde ben makamımda bulunsa idim¸ sağlam diye satılan atı sahibine iâde eder¸ paranızı alırdım. Fakat ben zamanında makamımda bulunamadığımdan hâdisenin bu şekilde gelişmesine mâdemki ben sebep oldum¸ atın ölümünden doğan zararı benim ödemem lazım.' deyip atın parasını Müslümana vermiş.”


Papazlar İslâm adaletinin bu derece ince olduğunu görünce parmaklarını ısırmışlar ve hiç zorlanmadan bir kadı'nın kendi cebinden mal tazmin etmesi karşısında hayret etmişler. Mahkemeden çıkan papazların yolu İznik'e uğramış. Papazlar orada şöyle bir mahkeme ile karşılaşmışlar:


“Bir Müslüman diğer bir Müslümandan bir tarla satın alarak ekin zamanı tarlayı sürmeye başlar. Kara sabanla tarlayı sürmeye çalışan çiftçinin sabanına biraz sonra ağzına kadar dolu bir küp takılmaz mı? Hiç heyecan bile duymadan Müslüman bu altınları küpüyle satın aldığı öbür Müslümana götürüp teslim etmek ister:


‘Kardeşim ben senden tarlanın üstünü satın aldım¸ altını değil. Eğer sen tarlanın içinde bu kadar altın olduğunu bilseydin herhalde bu fiyata bana satmazdın. Al şu altınları.' der. Tarlanın ilk sahibi ise daha başka düşünmektedir. O da şöyle der:


‘Kardeşim yanlış düşünüyorsun¸ ben sana tarlayı olduğu gibi¸ taşı ile toprağı ile beraber sattım. İçini de dışını da bu satışla beraber sana verdiğimden¸ içinden çıkan altınları almaya hiçbir hakkım yoktur. Bu altınlar senindir dilediğini yap.' der. Tarlayı alanla satan anlaşamayınca mesele kadıya¸ yani mahkemeye intikâl eder. Her iki taraf iddiâlarını kadının huzûrunda da tekrarlarlar. Kadı¸ her iki şahsa da çocukları olup olmadığını sorar. Onlardan birinin kızı¸ birinin de oğlu olduğunu öğrenir ve oğlanla kızı nikâhlayarak altını çeyiz olarak verir.”


Papazlar daha fazla gezmelerinin lüzumsuz olduğunu anlayıp İstanbul'a Fâtih'in huzûruna gelirler ve şâhit oldukları iki hâdiseyi de aynen nakledip şöyle derler:


“Bizler artık inandık ki¸ bu kadar adalet ve birbirinin hakkına saygı ancak İslâm dininde vardır. Böyle bir dinin sâlikleri başka dinden olanlara bile bir kötülük yapamazlar. Dolayısıyla biz zindana dönme fikrinden vazgeçtik¸ sizin idarenizde hiç kimsenin zulme uğramayacağına inanmış bulunuyoruz” der.


Fâtih'in Adaleti


Fâtih¸ İstanbul'u fethettikten sonra¸ hemen kendi ismiyle anılan bir cami ve etrafına da büyük bir medrese yaptırdı. Bugünün üniversitesi sayılan medresede¸ Fâtih de bir oda almak istiyordu. Fakat Fâtih'in bu isteğini medresenin ilim heyeti:


“Siz ne talebesiniz¸ ne de hâcegân sınıfındasınız. Bu durumda bir odaya sahip olmanız mümkün değildir.” derler. Fâtih¸ aldığı bu cevaba kızmadığı gibi:


“Medresede bir odaya sahip olabilmem için ne yapmam lazım?” dedi.


“İmtihan olmanız lâzım.” dediler.


Fâtih aynen talebe gibi imtihana girdi ve imtihanı kazanarak kendi yaptırdığı medresede bir odaya sahip oldu.


Bu ve benzeri örneklerden hareketle diyebiliriz ki¸ Hz. Peygamber (s.a.v.) biz ümmetinden adalet ölçülerine uymayı¸ etnik kökeni ve inancı ne olursa olsun herkese ve her şeye adaletle davranmayı ve kesinlikle zulümden uzak durmayı istemektedir.


Hz. Peygamber (s.a.v.)'in bizzat kendisi karşılaştığı pek çok haksızlık ve uğradığı zulme rağmen¸ hiç kimseye zulmetmemiş ve hislerine kapılarak kimseye intikam duyguları beslememiştir.


Peygamberimizin ifadesiyle zayıf olduğumuzda zulmü kınamak ve adaletli olmak kolaydır. Esas olan güçlü iken zulümden uzak durabilmek¸ güçlü iken de âdil olabilmektir. Asıl erdem güçlü iken adaletli olabilmektir.


 


Dipnot


1.Buhâri¸ Menâkıbu'l-enbiyâ 8; Fiten 2 ; Müslim¸ İmâre 45¸ 48.


2.Osman Nuri Topbaş¸ “Hak Dostlarının Örnek Ahlakından –27- Gönlü Rahmet Dergahı Kılmak”¸ Altınoluk Dergisi¸ Ocak 2010¸ Sy. 287¸ s. 37.


3.Ali Akyüz¸ Yaşayan Kur'ân Hazreti Peygamber¸ Ensar Neşriyat¸ 17. Baskı¸ İstanbul 2006¸ s. 155-156.

Sayfayı Paylaş