GENÇLER ÜZERİNDE OYNANAN OYUN HEP AYNI

Somuncu Baba


Solcu değildim o zamanlar. Hiç olmadım. Sağcı da değildim aslında. Oysa cahil de sayılmazdım. Ne kadar düşünüp uğraştımsa¸ sağı da anlayamadım¸ solu da… Bugün ülkemizde oynanan oyunların aynısıydı o günkü oyunlar da. Tek başıma değildim en azından. Sol yanımda en samimi arkadaşım Solcu Murat¸ sağ yanımda en samimi arkadaşım Sağcı Mehmet.


Sağımdaki Mehmet'i de¸ solumdaki Murat'ı da bıkmadan dinledim yıllarca. Hiç ayrım yapmadım aralarında. Bazen farkında olmadan Murat sağıma¸ Mehmet soluma otururdu da gülerdim kendi kendime…


Uzun yaz gecelerinin loş mehtabı altında uzadıkça uzayan sohbetler¸ tartışmalar¸ sloganlar… Murat anlatırken Murat'ın yüzüne¸ Mehmet anlatırken Mehmet'in yüzüne baktım hep. Çok sertleşince sohbet¸ aralarına girip “insan” olduklarını hatırlatıp ön alırdım kendimce. Aklı başında olduklarını düşündüğüm bu iki insanın¸ başlarındaki aklın nasıl da kaybolup gittiğine hayret eder¸ üzülürdüm içten içe. Ne Murat'aydı meylim. Ne de Mehmet'e. Gençtim ben genç…


Kendi ayakları üzerinde durabilen¸ kendi işini halledebilecek kadar zeki¸ akıllı bir genç…


Ne “sağcı” olup Mehmet'i¸ ne “solcu” olup Murat'ı sevindirdim. Amaçları bağa varıp üzüm yemek değil¸ sadece suçsuz bağcıyı tartaklayıp dövmek olsa da¸ modaydı “bir şeyci” olup dayak atmak o günlerde. Çoğu zaman zihnim bulanıyor¸ başım dönüyordu onları dinlerken. Ama kendimle buluşup az düşününce¸ anlayabiliyordum.


Ne Murat'ın solu doğruydu bana göre. Ne Mehmet'in sağı…


Gece boyunca konuşurlar¸ arada celallenip hırslanırlar¸ hiddetlenip kükrerlerdi birbirlerine. Dinleyip anlamak olsaydı keşke asıl gayeleri. Kendileri için¸ birileri tarafından yazılmış kitaplardan özenle seçtikleri sloganları ya da dün gece gizlice duvarlara yazdıkları¸ yarın gece yine yazacakları yazıları haykırıyorlardı birbirlerine. Kendimi yokluyordum onlar didişirken. Bende miydi eksiklik? Neden anlayamıyor¸ arada bir de olsa¸ birinden birine: “Sen haklısın arkadaş!” diyemiyordum.


Murat'ın da¸ Mehmet'in de haklı olduğu yerler yok değildi aslında. Peki¸ neden anlaşamıyorlardı bir yerlerde?


Onlar ki¸ yüksek tahsil yapmış iki insan… Anlaşabilecekleri hiç mi bir şey yoktu ortada? Olmuyordu işte. Her gece ellerinden düşürmedikleri¸ satır satır ezber ettikleri kitapları usta eller yazmıştı demek…


Peki ya ben? Yüksek tahsil yapmaya az kala¸ ortada bir yerdeydim hâlâ. Kararım ne Mehmet'e¸ ne Murat'a… Başaramadım işte. Üstüme vazife değildi ama Murat'la Mehmet'i bir kez olsun buluşturamadım düşüncelerinde.


Murat'ın kitabı Murat'a¸ Mehmet'in kitabı Mehmet'e doğruydu bir tek. Köy meydanındaki koca çınar ağacının altında her gece beraber olmamıza rağmen ne Murat Mehmet'le¸ ne Mehmet Murat'la hiç buluşmadı. Benimle buluşmayı ise¸ akıllarının ucundan bile geçirmiyorlardı zaten. Oysa üçümüz de arkadaştık taa çocukluktan… Her akşam oturup sohbet etmekten¸ bağırıp çağırmaktan¸ sabahlara kadar birlikte olmaktan bıkmayan üç samimi arkadaş…


Üstelik İstanbul¸ Ordu¸ Maraş¸ Yozgat değildi mekânımız. Sloganlar şehirleri çoktan aşmış ki¸ ufacık bir dağ köyünün çınar altıydı çatışma meydanımız.


Köy kahvesini işleten Hüseyin Amca'nın: “Bu iş köylere kadar vardı mı çocuklar?” diyerek hayıflanması boşuna değildi. Malum¸ iş çığırından çıkmış; bu gece Muratgillerden birileri¸ öbür gece Mehmetgillerden birileri ölüp gidiyor¸ anaların feryadı¸ izbe sokak duvarlarına manşet oluyor¸ slogan yarışı¸ daracık sokakları aşıp caddeleri inletiyor¸ kanlı meydan çatışmalarının ardı arkası kesilmiyordu.


Kimseye belli edemiyordum ama Muratçılara da¸ Mehmetçilere de içten içe üzülüyor¸ bu arkadaş kanının neden döküldüğünün merakıyla içimi içime yediriyordum geceler boyu.


İnsandım ben. Bir başka insanın kılına zarar geldiğinde üzülmeyi becerebilen bir insan… Tek başımaydım artık. Murat da yoktu¸ Mehmet de yoktu köyde. Duvar boyamaya¸ meydanları doldurmaya¸ slogan atmaya¸ birbirlerine baskın yapmaya gitmişlerdi İstanbul'a. Üç gün sonra döndü Mehmet. Salih Öğretmen'in¸ köy kahvesine getirdiği gazetenin baş sayfasındaydı resmi. Resmin altında da¸ küçücük harflerle¸ kısacık bir yazı:


“Dün¸ İstanbul'da meydana gelen çatışmalarda hayatını kaybeden sağcı Mehmet…”


“Neden Mehmet? Neden?” diye haykırdım. Sitem ettim. Köpürdüm kendime.


Sessiz oldum. Kimseye duyurmadım sesimi. Kendimleydi hesabım. Mehmet'in arkadaşıydım ben. Söz geçirip¸ dinletebilmeliydim kendimi. “En azından Murat kurtulsun¸ Mehmet gibi ölüp gitmesin.” diye düşünürken¸ gazetede gördüm onun resmini de. Altında¸ zor okunan¸ incecik¸ kısa bir yazı:


“Otuz sekiz yıla mahkûm edilen Solcu Murat…”


Murat “solcu” oldu¸ Mehmet de “sağcı”. İkisi de göçüp gitti gencecik yaşta. Bir gece haklıyı düşündüm. Öbür gece haksızı… İkisine hiç yakıştıramadım ölümü. Asıl mağdurlarını düşündüm günlerce. Oysa apaçıktı bütün mesele. Dün senaryoyu yazanlar¸ bu gün oyunlarını oynuyordu “Yurt Sahnesi”nde. Hem de ne oyun…


Türk halkının gözleri önünde sergilenen¸ bir türlü perde kapatmayı bilmeyen çıkarcı¸ cüzdanı dolgunların “Kaos Oyunu”. Kaosun tanımında mağdur etmek¸ bedel ödetmek varken¸ mağdur olmayan¸ bedel ödemeyen¸ yüreğinde acı hissetmeyen tek kişi kaldı mı ülkemizde?


Oynanan oyun hep aynı. Kaos ve kargaşadan menfaatlenmek. Kandan¸ gözyaşından rant sağlamak. Siz gençlere düşen görev ise çok ama çok dikkatli olmak. Genç dediğin düne bakıp bu günü anlamalı vesselam…


Saygılarımla…

Sayfayı Paylaş