AYNADA Kİ TARİH

Somuncu Baba


Tarih bir aynadır.


Tarihin tozlu sayfalarında kaybolmak…


Tarihte yazılıdır…


Tarihe not düşmek…


 Hemen hemen herkesin¸ okuyup yazması olan her insanın duyduğu sözlerdir. Bunları ve benzerlerini ben de defalarca duydum. Okul yıllarında öğretmenin anlattıklarını tek tek ezberler¸ sonra da öğretmene tek tek söylerdik.  Ya da yazılı-sözlü sorusu olarak çıkar diye sınava yakın son kez bakardık. Tarih sevincim sınav boyunca devam eder¸ sınav bitince bu sevincim de biterdi.  Notlar okunana kadar kaygılı bir bekleyiş içine girerdik. Beşten yukarı almışsak “biz almıştık”¸ beşten aşağı gelmişse “öğretmen vermiştir” zannına kapılırdık.  


Sınav sonrasında koca kitaplara bakar; boğazlar meselesini anlamaya çalışır¸ bu boğazlar nerededir¸ nasıldır¸ bir şekli şemaili var mıdır diye sınıftaki koca haritaya bakmak aklımızdan geçmezdi. Haritanın sınıfımızda duruşu da¸ soğuk duvarlara sıcak bir renk katmasından başka bir şey değildi.  O bir haritaydı. Elbette tabiatın kendisi değildi. Sınıftaki görevi hakkında malumat sahibi olan da yoktu. Sahi bu harita bizim sınıfta ne işe yarardı?


Bir gün öğretmenimiz sınıfa başka bir haritayla geldi. Bu benim gördüğüm ikinci ve daha karmaşık harita idi. Tahtanın üstünde ki çiviye asarak ruloyu aşağı doğru bıraktı.  Bütün sınıf¸ yuvarlanarak aşağı inen haritaya baka kalmıştık. Biz birincisinden bir şey anlamazken¸ ikinci ve daha karışık olanla karşı karşıyaydık.  İlk sözü “Tarih bir aynadır.” olmuştu. Bu tarih nasıl ayna olur ki diye zihnimden geçirmiştim. Bizim evde bir küçük ayna vardı¸ o da idare lambasının arkasındaydı. Babam tıraş olduğu zaman çıkarır¸ sonra yerine takardı. Bir de köyün yatalak hastası olan Mürsel de vardı. Arkasını görmek için aynayı kullanırdı. Köyün çocukları ona “horuzlu ayna” derdi. Zaman zaman kendimizi görmek için Mürsel Abi'ye yalvarırdık.  Sadece yüzümüze bakar hemen verirdik. O ayna Mürsel'in geniş dünyasıydı. Öğretmenimiz elindeki sopayla haritayı döve döve anlatıyordu. “Çanakkale¸ Sakarya¸ Samsun¸ Amasya¸ Erzurum…” devam ediyordu. Benim zihnimde hâlâ “ayna” vardı. Birden zilin sesi kulağıma ulaşınca kendime geldim. Öğretmenimiz haritasını almış¸ terini silerek gidiyordu. Belli ki¸ öğretmenimiz anlatırken çok yorulmuştu.


Bütün sınıf¸ müdürün kapısına yakın asılı duran aynanın önündeydi. Ayna yukarıda ve biz aşağıda kalıyorduk.  Herkes sıçrayıp kendini ya da aynadaki tarihi görmek istiyordu. Ama kalabalıktan kimse ne kendini¸ ne de tarihi görebildi.


Okulda alışık olmadığımız bir koşuşturma vardı. Herkes telaşlıydı. Hizmetliler ellerinde mısır süpürgeleri defalarca yerleri süpürüyor¸ bizleri de dışarı çıkarmıyorlardı. Müdürümüz Sırrı Bey¸ dış kapının girişinde bekliyor¸ etrafa bizlerin pek anlamadığı emirler veriyordu. O gün okul pek hareketliydi. Biz içerde dik oturacaktık ve hepimiz parmak kaldıracaktık.


Okulun penceresinden köyümüzün muhtarını görmüştük. O zaman anladık ki bugün önemli bir şeyler olacak. Çünkü bizim muhtar ne zaman köy meydanında görülse¸ akşama evlerde hep muhtarın birkaç cümlesi konuşulurdu. Hiç unutmam¸ “Muhtar dedi ki…” diye başlayan cümlelerin ardı arkası gelmezdi. Aslında sonradan öğreniyordum ki muhtar ya köye kır korucusu olarak birini ya da çoban olarak bir başkasını veya yaylaya çıkış tarihini duyurmuştu. Ama bunlardan biri her evde saatlerce konuşulurdu.


Bugün önemliydi… Müdür ve öğretmenler değil¸ muhtar da koşuşturduğuna göre çok daha önemli olmalıydı.


Biz¸ okulda asker nöbeti tutarken¸ pencereden görülen köyümüzün yolunda toz bulutları yükselmeye başladı. Köyün bütün kadınları¸ erkekleri damların üstüne çıkmıştı. Herkes elini gözüne siper ederek yükselen toz bulutuna bakıyordu.


Köyün yolu toz duman içinde kalmıştı. Bu yoldan hep kağnı arabaları geçer¸ gıcırdayan tekerlerine kimse dönüp bakmazdı. Ya birkaç atlı gelir¸ halı desenli heybelerinden çocuklara birkaç akide şekeri uzatırdı ya da yaya olarak elinde torbası olan köyümüzden biri… Yine bu yoldan çerçi arabaları gelir¸ bakkaliye mallarını peynir karşılığında satardı.  Bu yol bu kadar toza alışık değildi.


Gelenler iyice yaklaşmıştı. Bizler boyun kırarak¸ yan gözümüzle öğretmenimize belli etmeden bakıyorduk. Mavi renkli cip okula dönerken çıkardığı tozu damların üstüne yığılanlara savurduktan sonra okulun önünde durdu.  Biz sınıfın pencerelerine yığılmıştık. Muhtar koşarak kapıyı açtı. İçinden çıkanlar temiz giyimli insanlardı. Sıraya geçenlerle tokalaşıp¸ dam üstündeki kalabalığı eliyle selamladıktan sonra okula girdiler.


Hepimiz nefeslerimizi tutmuş öğretmenimizin tembihlerini harfiyen uyguluyorduk. Az sonra sınıfın kapısı açıldı ve içeriye şişmanca temiz giyimli biri geldi. Hepimiz ayakta karşıladık. O bize “Günaydın!” dedi. Biz hep bir ağızdan “Sağ ol!” diye karşılık verdik. Öğretmenimiz “Sayın Kaymakamım…” diye söze başlayınca köyümüze gelen misafirin Kaymakam olduğunu anladık.


Öğretmenimiz:


– Sayın Kaymakamım… Tarihin tozlu sayfalarına baktığımızda köye ilk gelen kaymakam siz oldunuz. Bugünü tarihe not düşüyorum¸ dedi. Sözleri uzayıp giderken¸ bizim aklımız hâlâ “Tarihe not düşmekte” kalmıştı. Bu not nasıl düşüyor da biz görmüyorduk.  Bu sembolize ediş¸ bu benzetiş bizim dünyamız için soyuttu.  Ön öğrenme kazanımları henüz gelişmemişti. Ama bizi kimse anlamıyordu. Aslında biz de onları anlamamıştık. Ama hayatımın en iştahlı ve beni meraklar dünyasına en çok götüren macerasıydı. Artık öğrenmenin en kestirme yolu¸ kendi merakımı kışkırtmaktı. Günlerce konuşulan bu ziyaret benim için renkli bir ortam oluşturmuş yeni meraklar geliştirmişti.


Tarih bir aynadır.


Tarihte yazılıdır…


Tarihe not düşmek…


Tarih sen ne biçim aynaydın ki¸ bizim köylü Mürsel Efendi'nin aynası kadar hazırcı değildin. Tarihe not düşmek nasıl oluyor ki¸ öğretmenin not defteri kadar sahici görülmüyordu. Benim için bilinmez olan bu küçük cümlelerin büyük kudretini¸ yıllar sonra anladım.


Şimdi; bu yuvarlak söz gruplarını öğrenmiştik. Bu durum büyümenin ve gelişmenin sadece bir yüzüydü.  Ortam ve kavramların darlığı arasında gidip gelmişiz. Öğrenme ortamı sürecinin birçok ögesi bulunmakla birlikte¸ bilinenden bilinmeyene ya da somuttan soyuta veya yakından uzağa bir yol izlenmediği için biz bu kadar açık düşmüştük. “Tarih bir aynadır.” sözünü anlamadığımız için olumsuz duygular geliştirmiş¸ böylece algılama¸ kıyaslama¸ çözümleme yeni bileşimlere varmamızda zaman almıştı. Çocuk eğitiminden sorumlu olan bizlerin¸ çocukların gelişim dönemlerine göre özelliklerini tanıması¸ bütün iş ve eylemlerin bu yönde sürdürülmesi kaçınılmazdır. Unutmadan söylemek lazım; tarihin ayna olduğunu otuz yaşından sonra öğrendim. Geç oldu ama sağlam oldu.

Sayfayı Paylaş