YAŞLILIKTA ZİNDE VE DİNÇ KALMA

Somuncu Baba

Zekâ alanında yaşlılığa bağlı değişikliklerin birçok biyografik veriyle bağlantılı olduğu da belirlenmiştir. İş alanındaki başarı düzeyi¸ yaşam biçiminin ve aile ortamının sağladığı genel doyum¸ zihinsel melekelerin korunmasında veya daha geç gerilemesinde önemli rol oynamaktadır.


Yaşlanmayla birlikte¸ birçok işlev yavaşlar. Bu dönemde pasiflikten kaçınmak ve kültürel etkinliklere doğrudan katılmak¸ düşünsel gücün korunmasını kolaylaştırır. Kaslar ve vücudun öteki bölümleri gibi zihinsel melekeler de egzersize yani çalıştırılmaya ihtiyaç duyar.


Öğrenme


İnsanlar¸ yaşlanmaya karşı koymak için gerek ekonomik açıdan gerek enerji bakımından büyük bir çaba gösterirler. Ayrıca¸ yaşlanma olgusunu tam olarak kavramaktan kaçınan bir tutum da sergilerler. Son yıllarda yaşlı nüfusta gözlenen artışa sosyo-ekonomik kuruluşların yanıt verememesi¸ yaşlanma sorununu özellikle kültürel boyutuyla öne çıkarmaktadır. İnsanların yaşlılık karşısındaki “zihinsel körlüğü” ve gerçeği yadsımaya yönelik tutumları¸ yaşlılıkta hiçbir yükümlülük altına girmeme tavrının gelişmesine yol açmıştır: Çoğu kimse “huzurlu”¸ “sorunsuz”¸ “işlerden ve kaygılardan uzak” bir yaşlılık dönemi arzulamaktadır. Bu yaklaşım¸ yaşlıları toplumun dışına itmede başlıca rolü oynadığı gibi¸ doğurduğu iki önemli sonuçla da toplumsal yaşamı büyük ölçüde etkilemektedir. Bu sonuçlar şunlardır:


• Gittikçe artan yaşlı nüfusu¸ değerlendirilebilecek boş zaman bulmakta ve bu zamanı etkin bir biçimde kullanmayı istemektedir.


• Geniş bir yaşlı kesime sosyal yardım hizmetleri sunmak ekonomik yapıyı zorlamaktadır.


Daha önceki değerlendirmelerin ışığında¸ yaşlı nüfusun artması bilimsel gelişmenin beklenmeyen bir sonucu olarak nitelendirilebilir. Asıl amacı yaşam süresini uzatırken gençliği de uzatmak olan bilimin henüz gençlik dönemini uzatmada başarılı olduğu pek söylenemez.


İşte modern gerontoloji (yaşlılık bilimi) böyle bir gereklilik karşısında geliştirilmiştir. Bu bilim dalı¸ yaşlanmayı kişinin kendi kabuğuna çekilmesi olarak değil¸ erişkinlik döneminin bir uzantısı olarak görmekte ve insanların buna uyum sağlaması için çalışmaktadır.


Yaşlı nüfustaki artış karşısında¸ gençlerin egemenliğinde olan ve onları temel alan kültür anlayışı da değişmek zorunda kalmıştır. Bu değişim çerçevesinde¸ artık yaşlılığın getirdiği sorunların bireysel çözümlerle halledilmesi yerine toplumsal bir örgütlenmenin gerekliliği daha da iyi anlaşılmaktadır. Ayrıca¸ yaşlıları kendi kabuklarına çekilen ve yardıma muhtaç kişiler olarak kabul eden kuram da bütünüyle değiştirilmelidir¸ yaşlılar yaşama etkin bir biçimde katılmalıdır. Yaşlıların toplumdan soyutlanmasına eşlik eden üretimden kopma eğilimi¸ yalnızlık¸ hastalık¸ güçsüzlük¸ dışlanma ve terk edilme durumları yıkıcı etkiler yaratabilir. Bu eğilim kaçınılmaz değildir; çünkü zekâ ve duygusallık vücudun büyümesinin sona ermesi ya da güçsüzleşmesiyle durmaz. İnsanın üretici güçleri¸ yaşlılık döneminde de gelişmeye devam eder. Bunlar organik zayıflığı karşılayıcı bir işlev üstlenerek¸ dışlanmayı ve başkalarına bağımlı hâle gelmeyi önleyebilir.


Yaşlının Zekâsı


Her şeyden önce¸ yaşlılarda genel olarak düşünsel bir gerilemeden söz edilemez. Zekânın yaşa dirençli yani yaşlanmayla değişmeyen bazı özellikleri vardır. Hatta bunlar yaşlılıkta daha da gelişebilir. Kavrayışta ve akıl yürütmede ufkun genişlemesi¸ karmaşık durumlara daha parlak çözümler bulma yeteneğinin gelişmesi bunun başlıca örnekleridir. Ama hafıza¸ yoğunlaşma gücü¸ çabuk düşünme ve muhakeme gibi zamanın aşındırıcı etkisine uğrayan zihinsel melekeler de vardır.


Aynı kişilerin uzun süre boyunca izlediği araştırmalar¸ zekâ melekelerinin gençlik döneminde de zekâ düzeyi görece düşük kişilerde bozulduğunu¸ daha yüksek zekâlı kişilerde ise daha geç ve daha sınırlı bir zayıflama gösterdiğini ortaya koymuştur.


Zekâ alanında yaşlılığa bağlı değişikliklerin birçok biyografik veriyle bağlantılı olduğu da belirlenmiştir. İş alanındaki başarı düzeyi¸ yaşam biçiminin ve aile ortamının sağladığı genel doyum¸ zihinsel melekelerin korunmasında veya daha geç gerilemesinde önemli rol oynamaktadır.


Zihinsel kapasitede ileri yaşta görülen değişiklikler birçok faktöre bağlıdır. Bu faktörlerin başında zekâ yetilerinin (meleke) gelişimi gelmektedir. Bu gelişimi de eğitim düzeyi¸ yaşam deneyimleri¸ çevresel uyaranların zekâ üzerindeki etkisi¸ erişkin yaşlarda zekâ yetilerini kullanma düzeyi belirler. Örneğin¸ yapılan işin yaşlılığa bağlı zekâ değişiklikleri üzerinde büyük etkisi olduğu görülmüştür. Uyarıcılıktan yoksun¸ monoton ve kişinin uyum sağlama mekanizmalarını kullanmasını gerektirmeyen bir işte çalışmış ve özel bir zihinsel yükü taşımak zorunda kalmamış kişiler daha erken gerileme belirtileri gösterirler. İşlerinin değişik yükümlülüklerine sürekli uyum göstermek durumunda kalan ve rekabetin gerginliğini yaşayan kişilerin yaşlılık dönemindeki zekâ kapasitesi ise daha iyidir.


Erkeklere oranla kadınlarda zihinsel gerilemenin daha ağır olması¸ zekâyı çalıştırma faktörüyle açıklanabilir. Yaşamak için çalışmak zorunda kalmamış kadınlarda¸ zihinsel gerileme daha belirgindir. Bir meslekî yaşamı olan kadınlar¸ zihinsel melekelerini daha uzun süre korurlar.


Cinsiyet düzeyindeki farklılıklar¸ kadınlarda zihinsel faaliyetin aleyhine işleyen geleneksel sosyal ayrımcılığa da bağlı olabilir.


Değişik deneyimlerin ortaya koyduğu en önemli nokta¸ zihinsel gerilemenin asla geri dönüşü olmayan bir süreç olmadığıdır. Zihinsel melekeleri korumada ve yeniden canlandırmada zekâyı çalıştırmanın yanı sıra çevresel uyarılar da çok önemlidir. Huzur evlerindeki yaşlılar üzerinde yapılan çalışmalar¸ uyarıcı yani bireysel etkinliklere girmeye uygun bir ortamda bulunan yaşlılarda zihinsel yetilerin sosyal yardımla yaşamını sürdüren yaşlılara göre daha çok geliştiğini ortaya koymuştur.


Önemi bilimsel olarak doğrulanmış olan uyarıcı ortam¸ yaşlı kişilerin tedavisinde göz önüne alınmalıdır. Zekâ ve öğrenme konusundaki araştırmalar¸ bu iki yetinin yaşlılıkta her zaman gerilemediğini ve yaşlıların zekâ işlevlerindeki yavaşlamanın katlanılması gereken “doğal” süreç olmadığını ortaya koymuştur. Bu yeni bilimsel yaklaşım doğrultusunda¸ yaşlıların zihinsel yeteneklerinin azalmasını doğal kabul edip onlardan beklentilerin bu ölçeğe göre düzenlenmesi yanlış olacaktır. Yaşlı kişiye ondan çok şey beklendiğinin hissettirilmesi¸ onu tam tersine olumlu bir biçimde etkileyecek ve yaşama daha da coşkulu bakmasını sağlayacaktır. Bu bağlamda¸ toplumun ön yargılı olarak yaşlılara biçtiği pasif (edilgen) rol¸ yıkıcı sonuçlara yol açmaktadır. Bunun sonucunda¸ sosyal kalıplara sürekli uyum gösterme çabası içinde geçmiş bütün bir yaşamdan sonra¸ birçok yaşlı bedensel ve ruhsal açıdan edilgenliğe yönelmeyi kendiliğinden kabullenir.


Bedensel hareketsizliğin mutlak işlevsel güçsüzlüğe kadar varabilen eklem hastalıklarına ve sertleşmelerine yol açması gibi¸ zihinsel “hareketsizlik” de duraklama ve hatta gerilemeye yol açar. Bu bakımdan etkinliği vücutla sınırlamak¸ özellikle sağlığı bedensel ve ruhsal esenliğin tek ölçüsü olarak kabul etmek bir hatadır. “İşleyen demir ışıldar¸ işlemeyen pas tutar.” atasözü¸ yaşlı kişide özellikle zihinsel açıdan daha da doğrudur.


Zihnen Aktif Olma


Aktif kişiler¸ zihinsel ve fiziksel olarak uyarıldıklarından¸ daha iyi bir hayat kalitesi yakalarlar. Bu yüzden okumaya¸ yeni şeyler öğrenmeye¸ seyahat ederek ve gezilere çıkarak yeni yerler keşfetmeye özen göstermelidir.


“Sürekli eğitim” yaklaşımı¸ bazı ülkelerde yaşlılar için açılan okullarla uygulamaya geçmiştir. Erişkin insan çocuk gibi (ve benzer şekilde yaşlı gibi) tanıma¸ entelektüel ilgi¸ incelemeden zevk alma gibi yetilerle donatılmıştır. Öğrenme yaşamın her döneminde¸ o döneme özgü zihinsel süreçlerle gerçekleşir. Gençliğinde kültürel etkinliklere dinamik bir katılım gösteren ve bununla tatmin olmuş yaşlılar¸ bu dönemde devam ettikleri eğitim kurumlarında akademik unvan elde etme çabasından çok¸ derslerin niteliğiyle ilgilenmektedirler. Okulda kendilerini çok “yaşlı”¸ “aptal” veya “dışlanmış” hisseden yaşlılar ise bu tavırlarıyla kendilerini küçümsemektedir. Kendileri hakkındaki bu olumsuz düşünceleri yalnızca yaşa bağlı fizyolojik değişikliklerden kaynaklanmaz; bu¸ ailenin “okula dönen yaşlı” hakkındaki görüşü ve “sevimli ihtiyar” rolünden sıyrılıp entelektüel ağırlığı olan yeni bir rol üstlenmenin verdiği korkudur.


Eğitimde yaş sınırı yoktur. Erişkinler için meslekî ve üretici hayata hazırlık niteliğini taşıyan eğitim¸ yaşlılık döneminde ise¸ sosyal dışlanmayı ve kendini değersiz görmeyi önleme açısından önemlidir. İleri yaştaki kişiler için açılan eğitim kurumları¸ geleneksel tutum ve zihniyetleri değiştirme gereksiniminin bir sonucu olarak ortaya çıkmıştır. Öncü bir rol üstlenen bu kurumların gerçekten verimli olmaları iki girişimle bütünleşmelerine bağlıdır:


• Yaşamın bütün dönemleri için eğitim programının devamlılığı sağlanmalıdır (sürekli eğitim). Tersi durumda¸ dışlanma eğilimi gibi psikolojik değişikliklerin veya zihinsel işlevlerin azalmasının üstesinden gelinmesi daha da güçleşir.


• Programların¸ katılanlar ve kültürel tutumlar üzerindeki etkilerini belirleyecek kriterler oluşturulmalıdır. Bunlar¸ ayrıca¸ önceden belirlenmiş amaçlara ulaşmak için neleri değiştirmek gerektiğini anlamaya imkân verir. Söz konusu kriterler¸ tutumların ve öğrenme yetilerinin değerlendirilmesine dayanmalıdır.

Sayfayı Paylaş