OSMAN HULÛSİ EFENDİ'NİN (K.S.) KULLUK HASSASİYETİ

Somuncu Baba

Zor zamanda dîn-i mübîne sımsıkı sarılan¸ dindarlık kisvesinin tersyüz edildiği bir dönemde sahâbe Müslümanlığını şiâr edinen varlık hazinelerimizden biridir Osman Hulûsi Efendi. Zira o henüz yedi yaşında iken babası Hasan Feyzi Efendi'den Kur'an-ı Kerim okumayı öğrenmiş ve hatmetmiştir. Sevgili Peygamberimiz'in “En hayırlınız Kur'an'ı öğrenen ve öğretendir.”


Zor zamanda dîn-i mübîne sımsıkı sarılan¸ dindarlık kisvesinin tersyüz edildiği bir dönemde sahâbe Müslümanlığını şiâr edinen varlık hazinelerimizden biridir Osman Hulûsi Efendi. Zira o henüz yedi yaşında iken babası Hasan Feyzi Efendi'den Kur'an-ı Kerim okumayı öğrenmiş ve hatmetmiştir. Sevgili Peygamberimiz'in “En hayırlınız Kur'an'ı öğrenen ve öğretendir.”1 emr-i şerîfine uyarak hayatı boyunca Kur'an öğretilmesi için gayret göstermiş¸ hayatını Kur'an'a göre yaşamaya çalışmıştır. Çocuklarına Kur'an-ı Kerim'i bizzat kendisi öğretmiştir. Kendisinin her sabah namazından sonra bir cüz Kur'an-ı Kerim okuduğunu aile fertlerinden öğreniyoruz. Yine Peygamberimiz (s.a.v.)'in; “Şüphesiz Allah (c.c.) bu kitapla birtakım kavimleri yüceltir. Diğer bir kısım topluluğu da alçaltır.”2 hadîs-i şerîfinde belirtmiş olduğu imânî yüceliği topluma kazandırmak için¸ başta Darende İmam-Hatip Lisesi olmak üzere çeşitli köy ve kasabalarda Kur'an Kursları açılmasına¸ yaşamasına ve yaşatılmasına bir ömür adamıştır.


Kur'an Uğrunda Hizmete Adanmış Bir Ömür


Es-Seyyid Osman Hulûsi Efendi (k.s.)¸ ömrünü Kur'an uğrunda hizmete adamıştır. Kur'an eğitimi için engelleri ortadan kaldırmak uğruna baş koymuş ve çaba harcamıştır. Bu durumun güzel bir örneğini Osman Hulûsi Efendi bizzat kendisi bir sohbetlerinde şöyle anlatmaktadır: “Bir gün Yenice'ye Kur'an Kursu yapımı ile ilgili çalışma yapmak için gitmiştik. Darende Müftümüz de vardı. Müftü Efendi bir gün bize gelerek halkın bize gösterdiği ilgiyi bildiği için şöyle dedi: ‘Kurs binâsının yapılacağı arsayı araştırdık¸ uygun bir yer bulunamadı. Müftülük olarak biz gayret gösterdik ama köylü uygun bir yer vermiyor.' dedi. Müftü Efendi'yle beraber Yenice Kasabası'na gittik. Halk bizi hürmetle karşıladı. Kur'an Kursu yeri için araştırma yaparken güzel ve müsait bir arsa gördüm. ‘Burası kimin?' diye sordum. Kasabalılar: ‘Burası Abdurrahman Ağa'nın¸ fakat kendisi şu an burada yok.' dediler. Ben arkadaşı daha önceden tanıdığım için bize olan bağlılığına istinâden arsaya kurs yapabileceğimizi¸ hatta temelini bile atabileceğimizi söyledim. Müftü Efendi¸ ‘Sahibinin rızâsı olursa daha iyi olur.' dedi. Ben hemen: ‘Abdurrahman Ağa'ya kefilim. Siz kazmayı vurun.' dedim. Müftü Efendi tekrar ‘Sahibinin rızası olması gerekir.' dediyse de kasabalıların çoğu¸ ‘Biz de Efendi'nin buyurduğu gibi Abdurrahman Ağa'ya kefiliz. Sizler buradayken temel kazmaya başlayalım.' dediler. Halk temeli kazmaya başladı. Bir müddet sonra Abdurrahman Ağa çıktı geldi. ‘Abdurrahman Ağa sana kefil olduk¸ senin arsayı Kur'an Kursu'na verdik¸ ne diyorsun bu işe?' dedim. Abdurrahman Ağa¸ elime sarıldı; ‘Efendim bir arsanın ne kıymeti var¸ siz emrettikten sonra bütün tarlam¸ arsam¸ evim hayır hizmete fedâ olsun.' dedi. Yenice Kur'an Kursu'nu böylece başlatmış olduk. Şimdi orada kadrolu hanım Kur'an Kursu Hocası var. Kasabadaki gençlerin yetişmesine katkı sağlıyor.”3


Osman Hulûsi Efendi Kur'an'a olan âşinalığını bir ilahîsinde;


Bî-çâre hâfız gönlümüz¸


Âyîne-i Rahmân bizim.


Bilsen ser-â-pâ sînemiz¸


Hep menşed-i Kur'ân bizim4


ifadesiyle beyân etmişlerdir.


Yüz dört kitâbın sırrını yârın yüzünden okuyup


Ol mushaf-ı hüsn ile dolmuş mağz-ı Kur'ân olmuşum5


beytinde ise Allah'a vâsıl olan bir mürşid-i kâmil olarak O'nun yüzünün güzelliğinde yüz dört kitabın hikmetini okuyup¸ Hak kelâmının sırrına vâkıf olduğunu ve sînesinin Kur'an'ın özü mesâbesinde bulunduğunu söylemiştir.


Sünnet-i Seniyye Eşliğinde Kemâle Ermek


Kur'an'ın öğrenilip öğretilmesine¸ okunup anlaşılmasına¸ tefekkür edilip yaşanmasına örneklik eden Osman Hulûsi Efendi¸ ‘Yaşayan Kur'an' olarak da Peygamber Efendimiz'i görürdü. O Kur'an anlayışımızın sünnet-i seniyye eşliğinde kemâle ermesini isterdi. Kur'an'dan istifade yolunu Peygamber Efendimiz'e uymakta görürdü. O tam bir Peygamber aşığıydı. O Hz. Muhammed'in şemâiline ve Peygamber Efendimiz'in nebevî ahlakına hayran bir isimdi. İşte şu dizeler ondaki Peygamber aşkını ne güzel yansıtmaktadır:


Yâ Resûlallâh yüzüm Bâbü's-Selâm'ın hâkidir


Baş açık yalın ayak ağlayu geldim sana.6



Kapında bir zelîl-i hâksârım yâ Resûlallâh


Garîb ü bî-kes-i bî-i'tibârım ya Resûlallâh



Ser-â-ser defter-i a'mâlim isyân ile memlûdur


Huzûr-ı hazretinde şermsârım yâ Resûlallâh


Kabûl etsen Hulûsî kemteri dergâh-ı lutfunda


Civârında n'ola olsa mezârım yâ Resûlallâh.7


Kur'an'a ve Peygamber Efendimiz'e meftûn olan Osman Hulûsi Efendi¸ bu iki temel kaynağın ortaya koyduğu dinî hakikatleri bir bütün olarak yaşamış¸ dinin olanca sâfiyeti ile idrâk edilmesine öncülük etmiş¸ İslâm'ın payidar olması için bir ömrü fedâ eylemiştir.


Dinî Kurallara Uyan Bir Kul


Osman Hulûsi Efendi birçok sohbetinde dinî kurallara uyulması gerektiğini söyler ve şu hatırlatmayı yapar: “Mürşidim İhramcızâde İsmail Hakkı Efendi (k.s)¸ ‘Gardaşlarım¸ ömrümüz memuriyette geçti¸ nâfilelerimizi bile terk etmedik.' diyerek ihvânlarını ibadete teşvîk ederdi. İhramcızâde¸ ‘Şerîatı olmayanın tarîkatı olmaz¸ şerîatı gözetmek gerekir. Tarîkatımız Hâlidî-i Hâkî-i Nakşibendî'dir. Evveli şerîat¸ ortası tarîkat ve âhiri şerîattır.' der ve ihvânını şerîat ahkâmına ve tarîkat âdâbına uymaya davet ederdi.”8


Mürşidi ihvânını şerîat terazinde tartarken¸ Osman Hulûsi Efendi de kendi ihvânının sahip olması gereken kıvamı şu sözleri ile açıklığa kavuşturmaktadır: “Biz ihvânı şöyle tanıyoruz: Bir teneke altın¸ bir teneke toprak; yan yana koyduğumuz zaman¸ ihvân bakınca şu toprak¸ şu altın fark edemez diyecektir.”9


Osman Hulûsi Efendi¸ dini sulandıran¸ dinî kayıtlardan soyutlanan¸ İslâm'ın esaslarını göz ardı eden tarîkat anlayışlarına her daim mesafeli durmuştur. Tasavvufî çizgisinin şer'-i şerîfe sadâkatten ibaret olduğunu beyan eylemiştir. Bu hassasiyetini o¸ şu sözleri ile anlaşılır kılmıştır: “Şerîat¸ tarîkatın kabıdır. Şerîatsız tarîkat olmaz. Şerîatsız tarîkat¸ elekle Tohma'dan su taşımaya benzer. Daldır¸ daldır boş çıkar.”10


Osman Hulûsi Efendi kendini Allah'ın iradesinde ifnâ etmiş¸ Allah'ın hükmüne ram olmuş¸ Hak'tan gelen her şeyi hoşnutlukla karşılamış bir gönül eridir. Allah'ın lûtfunu da kahrını da bir görme âdetini evliyânın hasleti olarak nitelendirmektedir. Bu gerçeği o şu sözleri ile beyan kılmaktadır: “Avamm-ı nas¸ yarın şunu yapacağım¸ bunu yapacağım derler. Allah (c.c.) dostları da¸ yarın Cenab-ı Allah (c.c.) bizi hangi işte kullanacak¸ derler. Hele sabah ola hayrola¸ buyururlar.”11


Osman Hulûsi Efendi İslâm esaslarını uygulamak hususunda oldukça titizdir. Bir gün bir kadın gelir. Osman Hulûsi Efendi'nin elini öpmek ister. Osman Hulûsi Efendi de; “Biz elimizi kadınlara vermeyiz.” diye buyurur. O anda kadın gönlünden; “Acaba Osman Hulûsi Efendi filan zattan da mı büyük de elini vermiyor¸ hâlbuki o bana elini öptürüyor.” diye düşünür. Sonra Osman Hulûsi Efendi de şu beyti terennüm eder:


Kisve-i dîne bürün sonra da git mel'anet işle


Sana mü'min mi denir imânı çürük böyle gidişle.12


İslâm'ın şanına yakışmayan hâl ve hareketleri gördüğünde¸ İslâm'ın şiârı ile çelişen kimi davranışları duyduğunda Osman Hulûsi Efendi hemen tepkisini ortaya koyar ve yerinde uyarı vazîfesini gerçekleştirirdi. Meselâ bir ihvânın¸ oğlunun düğününü lüks ve eğlenceli bir şekilde yaptığını¸ kendi hemşehrileri bir mektupla Hulûsi Efendi'ye bildirmeleri üzerine¸ şu notu gönderir: “Eğer doğru ise bu zatın söyledikleri bize¸ yazıklar olsun size.”13


Mâneviyatlı Bir Kul


Ömrünü Kur'an'a hizmete adayan¸ bir Peygamber âşığı olarak ömür süren¸ İslâm'ın hükümlerini hayata geçirmek için çaba harcayan Osman Hulûsi Efendi¸ diğer yandan bağlılarına tasavvufî terbiyeyi aşılamaktaydı. Takvâ ehli Müslüman olmanın¸ şüphelilerden kaçınmanın¸ âyende ve râvendeye hizmet etmenin¸ herkesi Hak nazarı ile bakmanın¸ nefsânî kaygılardan kurtulmanın eğitimini verecek olan başlıca hasletin tasavvufî terbiye olduğunu düşünmektedir. Bağlılarına mensup oldukların ocağın hakkını vermelerini¸ intisap ettikleri kapının gereklerine uymalarını¸ kendilerine tevdî edilen tarîkat vazifelerini gereğince yerine getirmelerini telkin etmişlerdir. Meselâ İstanbul'da bulundukları bir gün¸ sevenleri ile sohbet ederken; “Sizlere talim edilen ders ve vazifelerinize her gün ihtimâmla devam etmeniz gerekir. Bu¸ cebine harçlığını koyup pazara çıkmaya benzer. Cebinde harçlığın olmazsa¸ ya veresiye alacaksın¸ ya da aldatacaksın. Onun için pazara harçlıkla gidersen istifâde edersin. Bir de ham demir elektrikli bir sahaya girdiği zaman mıknatıs olur. Fakat elektrikli sahayı terk edince mıknatıslık hâli yok olur. Ama bir çelik¸ elektrikli sahaya girince devamlı mıknatıs olur. Nereye giderse gitsin mıknatıslık hâlini muhâfaza eder. Sizler de nerede olursanız olun¸ hangi pazara giderseniz gidin Cenâb-ı Allah (c.c.)'ın zikri ile olursanız¸ onun muhabbeti ve füyûzâtı altında olursunuz.” diye buyurdular.14


Osman Hulûsi Efendi bağlılarını her defasında irşâda büyük önem verirdi. Her fırsatı değerlendirir¸ taşı gediğine koyar¸ sözü tam kıvâmındayken söylerdi. Bu hassasiyetin bir örneğini şu şekilde dile getirebiliriz: Zâviye'de arkadaşlarıyla beraber bir hasta ziyâretine giderler. Dönüşte biri sorar; “Efendim hastanın durumunu nasıl buldunuz?”


Hulûsi Efendi şöyle cevap verir:


“Doktorun verdiği ilaçları kullanır¸ verilen perhizlere de riâyet ederse iyileşir. Mâneviyatta da durum böyledir. Emirlere riâyet edilir¸ yasaklardan da kaçınılırsa¸ insan selamette olur.”15


Sonuç olarak tasavvuf yolunun uzun ve ince¸ tasavvufî terbiyenin zorlu ve çetin¸ tasavvufî ahlâkın hassas ve ciddî bir süreç olduğundan bahseden Osman Hulûsi Efendi tasavvuf karşıtlarının olur olmaz iddiâlarından çok rahatsızlık duyar. Tasavvuf yolunun yolcularına atılan taşların insafsızlığından dert yanar. Tasavvuf muârızlarının bir türlü anlayamadıkları inceliği her defasında vurgular. Osman Hulûsi Efendi Ankara Hastahânesi'nde tedâvi olurken tasavvufu istismar eden insanları kastederek; “Bunlar Devlethâne'nin yaptığı hizmeti¸ değil bir gün¸ bir saat yapamazlar. Oğul kolay mı bu kadar ihvâna hizmet etmek? Benim ailem ve çocuklarım gönülleriyle hizmet ediyorlar. Yarım saatte yüz elli kişiyi ağırlarlar. Eğer ki¸ gönülleriyle hizmet etmemiş olsalar¸ misâfirlerime zehir yedirmiş olurum. Fakat benim çocuklarım gönülleriyle hizmet ediyorlar.”16 diye buyurmuştur.

Sayfayı Paylaş