DEĞERLER BOYUTUNDA ANALAR VE ÇOCUKLAR

Somuncu Baba

"Çocukların şahsiyet ve kendine güven gelişiminde¸ hem akranlarının¸ hem de kendi deneyimlerinin büyük payı vardır. Ailelerin bu gibi ortamlardan çocuklarının faydalanmasına azami ölçüde dikkat etmeleri gerekmektedir."


Ana¸


Analar…


Ve bebeler…


Aile sosyal bir müessesedir ve fonksiyonel bir özelliği vardır. Bu kutsal kurumun roller paylaşımında¸ en üst yapıda analar vardır. Onlar¸ beden ve ruh sağlığı yerinde olan çocuklar yetiştirmek zorundadır. Yüce Yaratan'ın verdiği peşin şefkat duygusu ile bu görevlerini sonuna kadar yerine getirirler. Bu yüzden önde ve önder olan onlardır.


Aile¸ sosyal hayatın içinde hem toplumsal görevlerini yerine getirmeye çalışır¸ hem de aile olmanın sorumluluğunu yüklenir. Bu sorumlulukların başında güzel ahlak¸ millî kültür¸ millî ülkü ve değerlerin kazanılması için sabırla çalışır çabalar. Analar¸ mensubu bulunduğu milletine karşı¸ yeterli sayıda ve yüksek kalite insanlar kazandırmaya çalışır.


Günümüz koşullarında insanoğlu çatışmalı bir yapıda bulunmaktadır. İster kişi¸ isterse toplum olsun bu çatışmalı yapıdan öyle ya da böyle nasibini almaktadır. Bu karışık¸ kaotik ve parçalı yapılar içinde bocalayan insanlar¸ anne nasihatleri ile doğru istikametlere yönelirler. İster genç¸ isterse yetişkin olsun¸ insanlara bakmayı ve gözlem yapmayı bilen kişiler¸ birçok insanda annelerinin izlerini görürler.


Ortak Duygular¸ Ortak Tecrübeler


En küçük toplum olan aile¸ birlikte yaşayan ve ortak duygular taşıyan¸ ortak tecrübeler oluşturan fonksiyonel bir birimdir. Kuvvet ve kudretini samimi¸ riyasız¸ hilafı olmayan düşüncelerden alır. Bu duygu ve düşüncelerin mimarı analardır. Bu sebepten olacak¸ ailede en büyük kuvvet analarındır. Bu satırları okuyan babalar kızabilir ama üzülmesinler; onların da kuvveti vardır ama yağmur suyu gibidir.


Meydana gelen kavgalı ve çatışmalı ortamların sorumlusu da ailelerdir. Çocuk hem kişi olarak psikolojinin¸ hem de sosyal bir varlık olarak sosyolojinin muhatabıdır. Bu yüzden jestlerden mimiklere¸ yüz ve beden dilinden¸ problemler karşısındaki duruşuna kadar ilk izlerini anasından alır ve bunu bir ömür boyu taşır. Unutulmaması gereken bir husus da¸ Yüce Yaratan'dan başka hiçbir şey mükemmel değildir. Ancak mükemmel olmak için en büyük gayret de insandan gelmektedir. Bu mükemmelliğe giden yolu açacak olan da ailelerdir. Düşünün; sanattan¸ musikiden¸ edebiyattan mahrum bir ortamda büyümüş bir insanda naif duygular bulunabilir mi?


Bu saydıklarımız insanın kendini ifade edebilme yollarından biridir. Sanatçı olmayan insanların bir sanat dalı ile uğraşması boşa harcanmış bir gayret gibi algılanabilir. Bir sanat alanında kendini ifade etmenin hazzına varmış insanlar için boş meşguliyet değil¸ özgürlük olarak algılanır. Çocuklar spontane düşüncelere çok yatkın ve olayları mantığa uydurarak ifade ederler. Çocuklara yeterli zaman¸ mekân ve materyal verilirse¸ yaptıkları çalışmalar karşısında şaşırabilirsiniz. Bu durum insanları kötülüklerden uzaklaştırmak için de iyi bir fırsattır. Travma yaşayan çocuklar¸ gerçeği yeterli kavramlarla ifade edemeseler bile¸ resim yolu ile duygusal boşalım sağlayabilirler. Annelerin bu durumu dikkate almalarında büyük faydalar bulunmaktadır. Bir başka olumsuz husus da çocukları oyun ve grup çalışmalarından alıkoymaktır. Hâlbuki çocuk oyun yoluyla da kendini ifade eder. Haklı haksız¸ iyi kötü¸ kazanma kaybetme¸ mücadele ve başarı elde etme bilinci oyun yoluyla elde edilen kazanımlardır.



Çocukların Şahsiyet ve Kendine Güven Gelişimi


Çocukların şahsiyet ve kendine güven gelişiminde¸ hem akranlarının¸ hem de kendi deneyimlerinin büyük payı vardır. Ailelerin bu gibi ortamlardan çocuklarının faydalanmasına azami ölçüde dikkat etmeleri gerekmektedir.


İyi yetişmiş annelerden mahrum kalan bir millet¸ yarınlarda doğacak büyük felaketlere maruz kalacaktır. Son zamanlarda en çok duyduğumuz kavramların başında değerleri söylersek yanlış bir şey dememiş oluruz. Değerler¸ toplumsal hayatın vazgeçilmez unsurlarındandır. Yalan söylemenin yanlış¸ doğru söylemenin hakikat; duyarsızlığın yanlış¸ duyarlı olmanın doğru; sorumsuzluğun yanlış¸ sorumlu olmanın doğru olması gibi söylemler sosyalleşme sürecinde edindiğimiz değerlerdir. Bütün bunlara karşı¸ idealize edilmiş ya da standartlaşmış değerler¸ normlar ölçeğinde somutlaşırlar veya normlar yoluyla ivme kazanırlar. Sosyal bir toplumun hayatında her şey¸ değerlere göre algılanır ve kavranır. Paradigma değişmelerinde bile¸ değerlerime uygun mudur¸ sorusu sorulur. Değerlere aykırı olan değişmeler kolayca kabul görmez. Bu toplum¸ entelektüel bir birikime sahipse algılama ve kavrama o kadar etkili olur. Bilinçli bir toplumda düşünce üretilmesi hızlı ve çeşitlidir. Kaldı ki düşünmek zihnin üst becerisidir. Herkesin böyle bir üst beceri geliştirmesi mümkün görülmemektedir. Bu durum bilgi¸ beceri ve tutumlarla ilgili bir durumdur. İnsanlar yaşadıkları toplumların veya grupların değerlerini benimseyerek bunları düşünce ve davranışlarında birer merhale olarak değerlendirirler. Eğitim anlamında bir gerçek var ki¸ herkes düşünce üretemez. Bu zihnî eylem¸ şu şekilde bir yol izler: İnsan bildikleri ile düşünür. İnsan bildiklerinden hareket ederek¸ bilmediklerini düşünür. İnsan bilmedikleri ile düşünemez. Madem ki insan bildikleriyle düşünüyor¸ o halde bildiklerinin sayısını artırmak gerekiyor.


Bütün bunları okul verebilir mi? Esefle belirtelim ki¸ bu soruya ‘evet' demek o kadar da kolay değildir. Okulun sosyal¸ ekonomik ve politik birçok görevleri bulunmasına rağmen¸ bunları iç içe ve eş zamanlı gerçekleştirmesi mümkün değildir. Kaldı ki¸ toplumun beklentileri birden çok görülmektedir. O halde sosyal toplumun yaşanmış ve yaşanabilecek hallerini dikkate almak gerekir. Toplumdaki insanların bilerek veya bilmeyerek oluşturdukları kurallar sayesinde¸ nasıl bir davranış göstermeleri gerektiğini öğrenirler. Bulundukları sosyal ortamlarda başka insanların da oluşabilen durumlarda nasıl bir tutum ve davranış göstereceklerini tahmin edebilirler. Böylece daha iyi¸ daha doğru¸ daha güzel¸ daha adil yargılara ulaşma imkânı bulabilirler.


Toplumsal Bütünleşme


Toplumsal çözülme toplumsal bütünleşmeyle birbirine zıt kavramlardır. Bu yönüyle de her köşe başında kesişen yollar gibi sürekli birbiriyle karşılaşır ve kavga ortamı doğururlar. Toplumda bütünleşme sağlayan değerler zayıfladıkça¸ toplumsal bütünlükte çatlaklar oluşur¸ güç kaybı (entropi) meydana gelir. Bu güç kaybı değerlerimizde çözülme meydana getirir. Değerler ve normlar gücünü kaybeder ve toplumu oluşturan kişiler için bir anlam ifade etmez olurlar. Böylece karışıklık ve kaotik ortam oluşur. Bu ise ahlakî¸ ekonomik ve sosyal hayatın işleyişinde çöküşe giden yolun kilometre taşlarını oluşturur. Günümüzdeki Türkiye fotoğrafı göz önüne getirilirse; suç ve suçlu sayısındaki artış¸ en ufak bir hatadan dolayı acımasızca işlenen cinayetler¸ parçalanmış ailelerdeki artış¸ uyuşturucu kullanımının yaygınlaşması¸ şehirlerdeki uydu kentlerin yeni ‘cetto'lar oluşturması¸ zenginlerin fakir insanlardan kaçıp uzaklaşması¸ toprağından uzaklaşan insanların¸ şehirlerde sanayinin dişlileri arasında ucuz iş gücü olarak ömür tüketmesi¸ neşe ve muhabbetin yerini¸ karamsar ve hüzün dolu davranışların alması¸ adalet inancının yıkılması¸ hak kavramının ucuzlatılması ve haksızlığın iş başarma ve uyanıklıktan sayılması¸ nazik ve naif davranışların yerini kabadayı davranışlara bırakması¸ dinî duyguların sömürü aracı olarak kullanılması¸ vatan sevgisinin ucuzlatılması¸ fakir fukaraya yapılan yardımların reklam aracı olarak kullanılması ve bu yolla itibar ve güç elde etme çalışmaları… Bütün bunlar çözülmeye başlayan toplumda görülebilen sosyal problemlerdir. Bu çözülmeye nelerin yol açtığını belirlemek ve iyice analiz etmek gerekir. Problemlerin kaynağında sanayileşme ve onunla birlikte gelen göç dalgaları ve kentleşme yer almaktadır. Sanayileşmenin dönüştürücü gücü¸ kaynağını ekonomik zorunluluklardan ve ortaya çıkan yeni değerlerden alır. Bu güç¸ etkisini her kurumda gösterir. Mesela¸ sanayi toplumunda büyük aile tipine yer yoktur. Bizim ülkemizde de büyük aileler gitgide erimekte ve yok olma noktasına gelmiş bulunmaktadır. Büyük aile endüstriyel hareketliliğe engel olarak görüldüğünden¸ erimesini önlemek için devlet düzeyinde geliştirilmiş sosyal bir politikada yoktur. Ana¸ baba¸ çocuk üçlemesi olarak gündemde yer alan çekirdek aile ise hareketli bir iş gücü sağlar. Böylelikle geleneksel aile yapısında bir çözülme görülür. Sanayileşme¸ fonksiyonel bakımdan kendi teknolojisinin zorunlu kıldığı meslek ve hünerlerle ilişkili bir eğitim sistemi ister. Böyle bir eğitim sistemi ise toplumun geleneksel değerlerinin muhafazası ile fazla ilgilenmez. O halde; ne sanayileşmeye ‘hayır' diyebiliriz¸ ne de değerlerimizin yok olmasına ‘evet' diyebiliriz. İkisinin arasında üçüncü bir yol bulunmaktadır. Bunu başka bir yazıda değerlendirmek gerekmektedir.

Sayfayı Paylaş