GÖRÜNEN VE GÖRÜNMEYEN BÜTÜN ÂLEMLERİN SAHİBİ VE YÖNETİCİSİ: MÂLİKÜ'L-MÜLK

Somuncu Baba

El-Mâlik¸ “mülkün sahibi ya da sahip olduğu mülkünde tasarruf yetkisine sahip olan” demektir. Mülk ise¸ onun emir ve fiiliyle tasarrufta bulunulan şeydir. Aynı kökten gelen el-Melîk ise¸ mübâlağa kalıbıyla yüce mülk sahibine işaret eder. Aynı zamanda bu isim¸ Melik için mutlak yücelik anlamını da taşır. İşte bu anlamda el-Melikü'l-Mülk ya da el-Mâlikü'l-Mülk¸ sadece ve sadece Yüce Allah'tır.


El-Mâlik¸ “mülkün sahibi ya da sahip olduğu mülkünde tasarruf yetkisine sahip olan” demektir. Mülk ise¸ onun emir ve fiiliyle tasarrufta bulunulan şeydir. Aynı kökten gelen el-Melîk ise¸ mübâlağa kalıbıyla yüce mülk sahibine işaret eder. Aynı zamanda bu isim¸ Melik için mutlak yücelik anlamını da taşır. İşte bu anlamda el-Melikü'l-Mülk ya da el-Mâlikü'l-Mülk¸ sadece ve sadece Yüce Allah'tır. Mülk ve hamd tamamıyla O'na aittir.1 Nitekim Kur'an-ı Kerim'de geçen bir âyette O'nun en güzel isimleri arasında yer alan “el-Mâlikü'l-Mülk” ismi şöyle geçer:


De ki: Ey mülkün sahibi olan Allah'ım! Sen mülkü dilediğine verirsin. Dilediğinden de mülkü çeker alırsın. Dilediğini aziz edersin¸ dilediğini zelil edersin. Hayır senin elindedir. Şüphesiz sen her şeye hakkıyla gücü yetensin.”2


Yerlerin¸ göklerin¸ içindekilerin bütün bir varlığın yaratıcısı¸ yöneticisi¸ mutasarrıfı ve yok edicisi sadece Yüce Allah'tır. O¸ her şeyi işitir ve görür¸ dilediğine verir¸ dilediğinden alır. İstediğine sevap istediğine ceza verir. Nimetini dilediğine bol¸ dilediğine ölçülü verir. Hiçbir şey O'nun mutlak adâletine aykırı düşmez. O yaptığından sorumlu değildir. İkrâm ve mahrum etme¸ diriltme ve öldürme¸ takdir ve hüküm O'na aittir. O¸ hüznü giderir. O¸ zorlukları kolay kılar. Mazlûma yardım eder¸ zâlimden de mazlûmun hakkını alır.Bir millet dinden irtidâd ettiği zaman ellerinden emâneti alır¸ yerlerine emânete sahip çıkacak başka bir millet getirir. Bu yasa¸ insanlar arasında dolaşır durur. O¸ dâimâ hikmetine uygun olarak işleri düzenler. İzzet¸ adâlet¸ celâl ve cemâl sahibi olan O'dur. O'nun izni olmadan mülkünde bir şey hareket etmez. Bir ağacın dalından bir yaprak bile düşmez. Hiçbir şey O'nun bilgisinin dışında değildir. Ama O'nun bütün işleri; adâlet¸ hakkâniyet ve hikmet çerçevesinde cereyan eder.


Kişinin Sahip Olduğu Mülk¸ Bir Emânettir


Yüce Allah'ın ulûhiyette birlenmesi¸ tek başına O'nun¸ mülkün sahibi olmasını gerektirir. O kendi mülkünden dilediğine mülk verir. Bu mülkiyet¸ emânet olarak verilen mülkiyettir. Emânet ise¸ korunması ve yerine getirilmesi gereken temel haklardandır. Hak sahibine hakkını¸ her işi ve görevi ona ehil olana vermek adaletle ilgilidir. Dilediği zaman dilediği kimseden mülkünü geri alır. Bu dünyada hiç kimsenin dilediği gibi tasarrufta bulunacağı mutlak bir mülkü yoktur. Esas olan kendisine emânet olarak verilen bu mülkü¸ kamu görevini ya da her türlü sorumluluğu âdalet ve hakkâniyet çerçevesinde yürütmektir. Hz. Peygamber (s.a.v.)¸ sahâbeden Ebû Zerri'l-Gıffârî (r.a)'yi bir göreve tayin ederken ona şunları söylemiştir: “O bir emânettir. Kıyâmet gününde hakkıyla alan ve yerine getirenlerin dışındakiler için pişmanlık ve rüsvâlıktır.”3 Âdil bir yönetim¸ eşitlik ve emânetleri üslenme ehliyeti ve bu ehliyetin kamu işlerinde gözetilmesi toplumsal düzenin sağlıklı işlemesinin olmazsa olmaz ilkelerindendir. Bu sebeple¸ Hz. Peygamber (s.a.v.)'den gelen rivâyetlerde¸ bir toplumda emânetlerin ehline verilmeyip¸ ehil olmayanlara verilmesi kıyâmet alâmetlerinden sayılmıştır.4


Emânet¸ Kişinin Uhdesine Verilen Bir Sorumluluktur


İmâm Mâtürîdî; “Allah size emânetleri mutlaka ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emrediyor.5 âyetinde geçen “emânet” kavramına sınırlandırıcı bir yorum getirmek yerine¸ korunması ve yerine getirilmesi gerekli haklar bağlamında değerlendirerek “üstlenilen her türlü emânet” görüşüyle daha kuşatıcı bir yorum yapmıştır.6


Mülkün esas sahibi¸ insanlar değil¸ Yüce Allah'tır. Sahip olunan geçici mülk¸ asıl sahibinin hilafına kullanılırsa¸ bu konuda da diğer insanlar mes'ûldür. Her mü'min¸ iyiliği emretmek ve kötülükten sakındırmak görevine sahiptir. Emânetin kötüye kullanıldığı bir dönemde¸ adâletin ve hakkâniyetin bayraktarlığını yapan kimseler meşrû bir çerçevede adâlet ve hakkâniyet çağrısında bulunmalıdırlar. İslâm'da iyiliği emretmek ve kötülüklerden alıkoymak görevi¸ hem fert ve hem de toplumun omuzuna yüklenen en önemli görevler arasında sayılır. Bu konuyla ilgili Kur'an'da şöyle buyrulur: “Sizden hayra çağıran¸ iyiliği (ma'rûf) emreden ve kötülükten (münker) men eden bir topluluk bulunsun. İşte kurtuluşa erenler onlardır.7 İmam Mâtürîdî¸ bu âyetlerde geçen “ma'rûf” kavramını¸ sağlam akılların güzel ve yararlı kabul ettiği şey¸ “münker” kavramını ise¸ sağlam akılların çirkin ve zararlı bulduğu şey¸ olarak tanımlar.8 Ma'rûf¸ doğrudan evrensel değerlerle ilgilidir.


Tarih boyunca iyiliği yaymak ve kötülüklerle mücâdele etmek¸ sadece Müslüman ferde vâcip değil¸ aynı zamanda Müslüman siyâsî iktidarın da en önemli görevlerinden birisi sayılmıştır. İslâm müesseseler tarihinde¸ doğrudan siyâsî yönetimle ilişkili olan bu görevin adı hisbe teşkilatı olarak bilinir. Böyle bir teşkilatın olmadığı dönemlerde Müslüman fertler ve cemâatler bu görevin kendilerinde olduğunu bilmeleri gerekir. Elbette Müslüman bir toplumda ifade özgürlüğü en az yargının bağımsızlığı kadar önemlidir. Bundan dolayı¸ iyiliği emretme ve kötülükten alıkoyma görevi ifade özgürlüğünü ortadan kaldıracak boyutlarda yapılmamalıdır. Bu yapılanmadan amaç¸ insanların yaşadığı toplum düzenini bozacak ve kamu ahlakını ihlal edecek kimseleri en güzel bir biçimde uyarmaktır. Zira “iyilikleri emretmek ve kötülüklerden alıkoymak” faaliyeti¸ evrensel ölçekte ahlâkî bir durumu yansıtır.


Beden Ülkesinin Sultanı¸ Ruhtur


Öte yandan mülk terimi¸ irfânî hayatımızda kalbe benzetilmiştir. Onun sultanı/yöneticisi ruhtur. Bu sultanın hasmı ise¸ nefistir. Nefisle ruh arasında bir muhârebe vardır. Rûhun vezîri akıl¸ nefsin vezîri ise¸ cehâlettir. Rûhun besin kaynağı iffet/hay⸠utanma duygusu¸ nefsin kaynağı ise¸ fısk u fücûrdur. Bu sebeple insan¸ mecâzî anlamda sahip olduğu mülkün de sahibinin Allah olduğunu bilmelidir. Nasıl ki¸ bizi çevreleyen mülkte tasarruf sahibi Cenâb-ı Hak ise¸ bedenin sahibi de O'dur. Bu sebeple insan¸ bedeni üzerinde tasarrufta bulunma yetkisine sahip değildir. Bu beden/vücûd bana aittir¸ dilediğim gibi kullanabilirim¸ diyemez. Bunun bir emânet olduğunu bilir ve O'nun yolunda kullanır. Onun için organ parayla satılamaz¸ onun için zinâ haramdır. Onun için kişinin kendi canına kıyması (intihar) haramdır. Tıbbî verilere göre aktif ötenazi¸ yaşama ümidi kalmamış¸ şiddetli acılar hisseden ya da sakat doğmuş kimsenin ıstıraplarına son vermek amacıyla bir insanın hayatına bir başkası eliyle son verdirmesi demek olan aktif ötenazi de intihar kapsamındadır. Çünkü ötenazi¸ temel haklardan biri olan insanın yaşama hakkını ihlâl eden bir eylemdir. Kabul edilmesi İslâm inancı açısından mümkün değildir. Çünkü can emniyeti¸ dinin en önemli maksatlarından birisidir. Kısaca insanın¸ yaşamını sonlandıracak tasarrufta bulunma hak ve salâhiyeti yoktur. Allah'ın emânet ettiği cana haklı bir gerekçe olmadan kıymak aslâ câiz değildir. Çünkü bu¸ hem Allah'ın koyduğu sınırları çiğnemek hem de O'nun takdîrine karşı isyan anlamına gelir. Çekilen dertler ve acılar¸ mü›min için keffârettir. Üstelik bu gün tıbbî verilerle ümit kesilen hasta için hızla gelişen tıpta yeni bir tedâvî imkânının çıkması ihtimal dışı değildir. Bize düşen görev¸ bu tip hastaları terminal bakıma (ölüme) hazırlamaktır. Bundan amaç¸ hastanın geri kalan ömrünü kaliteli¸ rahat ve ağrısız bir şekilde geçirmesini sağlamaktır. Bu da ancak moral ve ilaç tedavileri sayesinde gerçekleştirilebilir.


Netice olarak¸ Müslümanın eşyâ ile olan ilişkisi¸ emânet bilincini diri tutacak şekilde olmalıdır.

Sayfayı Paylaş