BİR ARADA YAŞAMA AHLÂK VE HUKÛKU

Somuncu Baba

Modern dünya birlikte yaşamayı beceremedi. Teknoloji¸ ulaşım ve iletişim arttıkça insanlar birbirinden daha çok uzaklaşmaya başladı. “Bir telefon kadar yakınız.” diyenler telefonun çekim mesâfesi kadar uzaklaştılar.

İnsanlarda insana yakışmayan davranışlar ve huylar yerleştikçe bir arada yaşayamaz oldular.

Teknolojiye olan tutku¸ mala olan aşırı bağlılık¸ servetine güven insanların huzurunu kaçırdı.


Modern dünya birlikte yaşamayı beceremedi. Teknoloji¸ ulaşım ve iletişim arttıkça insanlar birbirinden daha çok uzaklaşmaya başladı. “Bir telefon kadar yakınız.” diyenler telefonun çekim mesâfesi kadar uzaklaştılar.


İnsanlarda insana yakışmayan davranışlar ve huylar yerleştikçe bir arada yaşayamaz oldular.


Teknolojiye olan tutku¸ mala olan aşırı bağlılık¸ servetine güven insanların huzurunu kaçırdı.


İslâm bireysel farklılıkları kabul ettiğine¸ farklı dil¸ din¸ ırk ve renkleri Allah'ın varlığının ve kudretinin alâmetlerinden saydığına göre bu farklılıklarla birlikte yaşamamızı murat etmiştir. O zaman bütün insanlar ortak bir paydada ve ortak değerler etrafında birleşerek birlikte ve barışıp huzurlu yaşayabilirler. Ortak paydaya ve değerlere dikkat ettikten sonra kimin hangi dinden¸ mezhepten¸ renkten¸ tarîkattan ve mezhepten olmasının bir önemi yoktur.


İnsanların ortak paydası Âdem'in çocukları ve Allah'ın kulu olmalarıdır.


İnsanlığın ortak değerleri insan haklarıdır. İnsanı insan olduğu için sevdikten ve insan haklarına riâyet ettikten sonra problem çıkmaz.


Her insan kendi din kardeşini daha fazla sevebilir¸ kendi mezhebinden olana daha çok muhabbet besleyebilir¸ kendi tarikatından olana daha yakın durabilir. Bunların hepsi normaldir. Normal olmayan kendi dininden¸ mezhebinden ve tarikatından olmayanı dışlamak¸ onun insanca yaşaması için gerekli olan insan haklarına riâyet etmemektir.


Bugün bir arada yaşamayı hazmedemeyen Batılı bazı ülkeler Müslümanları bazen entegrasyon baskısıyla¸ bazen doğrudan dışlayarak birlikte yaşamanın kurallarını ihlâl etmektedirler.


İnsanların renk¸ dil¸ ırk ve din bakımından farklı olması ilâhî irade tarafından da kabul edilen bir gerçektir.


Kur'an farklılıkların doğallığını kabul eder ve hatta dillerin ve renklerin farklı olmasının Allah'ın varlığının delillerinden olduğunu şöyle ifade eder:


O'nun kanıtlarından biri de¸ gökleri ve yeri yaratması¸ dillerinizin ve renklerinizin farklı olmasıdır. Şüphesiz bunda bilenler için ibretler vardır.”1


Kur'an¸ insanlı??n bir realitesi olan inan? farkl?l?klar?n? bir imtihan ves?lesi olarak zikreder ve b?yle bir durumda izlenmesi gereken tutumu ?u ?ekilde a??klar:


?ğın bir realitesi olan inanç farklılıklarını bir imtihan vesîlesi olarak zikreder ve böyle bir durumda izlenmesi gereken tutumu şu şekilde açıklar:


Her biriniz için bir yol belirledik. Allah isteseydi hepinizi bir tek ümmet yapardı. Fakat O¸ size verdiklerinde sizi sınamak istedi. Öyleyse hayırlı işlerde birbirinizle yarış edin¸ hepinizin dönüşü Allah'adır.”2 Bütün insanlar tek ümmet olsaydı o zaman imtihanın bir sırrı kalmazdı.


İslâm'da Komşu Hakkı


 Hz. Peygamber (s.a.v.) komşu hakkından bahsederken¸ üç türlü komşu hakkından bahsetmiştir: Komşumuz aynı zamanda kardeşimiz ve Müslüman ise üç hak¸ Müslüman ve komşu ise iki hak¸ gayrimüslim ve komşu ise bir hak söz konusudur. Bu da komşuluk hakkıdır. Bir arada yaşamak için bu yeterlidir.


Yunus Emre bunu şöyle dile getirir:


Elif okuduk ötürü


Pazar eyledik götürü


Yaradılanı hoş gördük


Yaratandan ötürü


Hucurât Suresi'ndeki bazı âyetler özellikle bir arada yaşama ahlâkına işaret eder:


Bir kavmin diğerini alaya almaması¸


Teâruf ilkesi¸


Gıybet ve tecessüs yasağı¸


Öldürme yasağı¸


Haram maldan ve kazançtan kaçınma ilkesi¸


Ölçü ve tartıda hile yapma yasağı…


Bir arada yaşamayı gerektiren çok sayıda sebep ve gerçek vardır


1. Bütün insanlar Âdem'in çocukları olma noktasında ortaktırlar. (Bu İnsanlık ortak paydasıdır.)


2. Bütün insanlar komşuluk kurmak zorundadırlar. (Bu komşuluk ortak paydasıdır.)


3. Genel olarak insanlar¸ dini¸ dili¸ ırkı ayrı da olsa farklı kimselerle ticaret yapmak zorunda kalırlar. (Bu ticaret ve iş ortak paydasıdır.)


4. Genellikle insanlar iş yaptırmak için farklı alanlarda usta ve uzman olan kimselere ihtiyaç duyarlar. (Bu işçi-işveren ortak paydasıdır.)


5. Okullarda ve işyerlerinde insanlar farklı din ve mezhep mensuplarıyla bir arada olmak zorundadırlar. (Bu mesâi arkadaşlığı ortak paydasıdır.)


Bütün bu sebep¸ gerçek ve zorunluluklar bir arada yaşamanın insan için kaçınılmaz olduğunu gündeme getirmektedir. Bir arada yaşamanın huzurlu olması için ve adına “yaşama” denmesi için de ahlâk ve hukuk gereklidir. Ahlâk değerlerin içselleştirilmesi için hukuk ise sınırların tespit edilip aşanları veya ihlâl edenleri cezâlandırmak ve uslandırmak içindir.


İslâm bütün bu gerçekleri dikkate alarak ahlâkî ve hukûkî hükümlerini buna göre ortaya koymuştur. Onun için Kur'ân öncelikle hitaplarını zaman zaman bütün insanlığa yaparak insanlık asgari müşterekinde birleşme çağırısında bulunmaktadır. “Ey İnsanlar!” hitabıyla başlayan âyetler bu gerçeklere işaret eder. Şu âyetler buna örnektir:


Ey insanlar! Şüphesiz sizi bir erkek ile bir dişiden yarattık¸ tanışasınız diye sizi kavim ve kabilelere ayırdık. Allah katında en değerli olanınız O'na itaatsizlikten en fazla sakınanızdır. Allah her şeyi hakkıyla bilmektedir.”3


Ey insanlar¸ Rabbinize karşı takvâ sahibi olun. O ki¸ sizi bir tek nefsten (Âdem'den) yarattı. Ve ondan zevcesini yarattı ve ikisinden birçok erkekler ve kadınlar üretip yaydı. Ve O'nunla (O'nun adı ile) birbirinize dilekte bulunduğunuz Allah'a karşı takvâ sahibi olun ve rahimlerden (akrabalık haklarından) sakının. Muhakkak ki Allah¸ sizin üzerinizde murâkıbtır (sizi kontrol edendir.)4


Öldürme konusuyla ilgili de Kur'ân “nefs”¸ yani “can” kelimesini kullanarak yine bütün insan¸ hatta canlılar için ortak bir paydaya işaret etmektedir. Âyet şöyledir:


“İsrailoğullarına Kitapta şunu bildirdik: Kim kâtil olmayan ve yeryüzünde fesat çıkarmayan bir kişiyi öldürürse sanki bütün insanları öldürmüş gibi olur.”5


Kur'ân'ın savaşla ilgili bütün âyetlerini şu âyet ışığında okumak gerekir:


 “Allah¸ sizinle din uğrunda savaşmayan ve sizi yurtlarınızdan çıkarmayanlara iyilik yapmanızı ve onlara âdil davranmanızı yasaklamaz. Çünkü Allah¸ adaletli olanları sever.”6


İslâm'ın insan hakları bağlamında ortaya koyduğu değerler¸ bir arada insanca yaşamanın asgarî şartlarını ve esaslarını ifade etmektedir. Zira her insanın canı¸ malı¸ aklı¸ nesli¸ dini ve ırzı dokunulmazdır ve koruma altındadır.


İslâm'da Gayr-i Müslimlerin Hukûku


Hayatı boyunca bunu ilan eden ve uygulayan Hz. Peygamber (s.a.v.)¸ ilk iş olarak Medine'de tarihe geçen “Medine Vesîkası” veya “Medine Anayasası”nı ilan etmiştir. Yine Hz. Peygamberin (s.a.v.) bir arada yaşama¸ din ve vicdan hürriyetini garanti altına alma noktasında Necran Hristiyanlarıyla yaptığı anlaşma tarihte benzeri olmayan bir vesîkadır.


İslâm toplumlarında yaşayan gayr-i müslimlerin devletle olan ilişkilerinin hukûkî temelini bunlarla yapılan zimmet antlaşmaları teşkîl etmektedir. Bu antlaşmaya taraf olan ve İslâm Devleti tebaası haline gelen gayr-i müslimlere de bu antlaşmadan dolayı “zimmî” denmektedir. Zimmet antlaşmalarının ilk örnekleri Hz. Peygamber (s.a.v.) dönemine kadar uzanmaktadır. Meselâ bunlardan birisi Hz. Peygamber (s.a.v.)'le Necran Hristiyanları arasında yapılmıştır. Burada zimmîlere tanınan haklar öz bir biçimde dile getirilmiştir:


“Necranlılara zulüm ve kötülük yapılmayacaktır. Câhiliye devrinden kalma kan davası güdülmeyecektir. Ne ürünlerinden onda bir vergi alınacak¸ ne asker gelip yurtlarını çiğneyecek¸ ne de kendileri savaş için silahaltına alınacak. Necran'da kim bir hak talebinde bulunacak olursa¸ aralarında insaf ve adâlet üzere davranılacaktır. Ne zülüm yapacaklar¸ ne de zulme uğrayacaklardır. Onlardan hiç kimse¸ başkasının yaptığı bir haksızlık ve kötülükten sorumlu tutulmayacaktır. Bu antlaşmada yazılı vecîbeleri yerine getirdikleri¸ hayırhahlık gösterdikleri ve iyi davrandıkları sürece¸ Allah'ın ve Peygamber'in temelli himâyesi altında bulunacaklardır.”7


“… Hiçbir din adamının görevi¸ râhibin ruhbanlığı değiştirilmeyecek¸ kimse seyâhatten menedilmeyecek¸ mâbetleri yıkılmayacak¸ binâları İslâm mescidlerine veya Müslümanların binâlarına katılmayacaktır. Kim bunları yaparsa Allah'ın ahdini bozmuş¸ Rasûlü (s.a.v.)'ne karşı durmuş ve Allah'ın verdiği emandan yüz çevirmiş olacaktır… Papazlardan¸ din adamlarından¸ kendilerini ibâdete vermiş kişilerden¸ keşişlerden¸ tenhâ yerlerde ve dağ başlarında ibâdetle meşgûl olanlardan cizye ve harâç (vergi) alınmayacaktır… Hıristiyan dinini benimsemiş bulunan hiçbir kimse Müslüman olması için zorlanmayacaktır; “Ehl-i kitâb ile ancak güzellik yoluyla mücâdele ediniz.” Onlar nerede olurlarsa olsunlar kendilerine merhamet kanatları gerilecek¸ kimsenin onları incitmesine izin verilmeyecektir… Bir Hıristiyan kadın kendi isteği ile bir Müslüman erkeğin yanında bulunursa (onunla evlenirse) Müslüman koca onun Hıristiyanlığına râzı olacak¸ kendi büyüklerine uyma ve dinî görevlerini yerine getirme konusundaki arzularına uyacak ve onu bunlardan menetmeyecektir. Kim buna uymaz ve kadını dini konusunda sıkıştırır¸ baskı altında tutarsa Allah'ın ahdine¸ Rasûlü (s.a.v.)'nün antlaşmasına karşı çıkmış olur ve o kişi Allah nezdinde ‘yalancılardan' biridir.


“Eğer onlar (Hıristiyanlar) kilise ve manastırlarını tamir yahut başka bir din ve dünya işinde Müslümanların yardımına muhtaç olurlarsa Müslümanlar onlara yardımda bulunacak ve bu onları borç altına sokmayacaktır; yardım¸ dinî bir ihtiyaçlarından dolayı onları destekleme¸ Allah Rasûlü (s.a.v.)'nün ahdine vef⸠onlara bağış ve Allah'ın bir lûtfu olarak yapılacaktır…”8

Sayfayı Paylaş