BENİ, KUDÜS ÇAĞIRIYORDU

Somuncu Baba

"Kudüs Davut Peygamber'di¸ Kudüs Süleyman'dı. Süleyman Peygamber'le Belkıs'ın gönüllerinin buluştuğu¸ imanın aşk aleviyle tutuştuğu yerdi. Zeytin Dağı'ndan çölün hatıralar mahzeni olan Kudüs'e bakıyordum. Ne kadar tanıdık geliyordu gözüme ve o da beni tanıyordu besbelli. Mescid-i Aksa bütün ihtişamını giyinmiş olarak uzaklardan bana el sallıyordu."


Umut dağlarıma yaslanarak bir kervanın peşi sıra Kudüs'e doğru yola çıktım. Zira namazlarım beni miraca kanatlandırmıyordu ve ibadetlerim Mavera'nın sahillerine yüreğimi bir köpük misali sermiyordu artık. İşte bu en yetim vaktimde bir sakin-i sahra olarak yollara düştüm.


Namazlarımın ve dualarımın göklere kanatlandırmadığı bu demlerde beni Mirac'ın kutlu şehri Kudüs çağırıyordu ve bana gizlice¸ yücelere yükselmemi engelleyen kırık kanatlarımı Peygamberimin mübarek nefesiyle aklanmış elleriyle onaracağını fısıldıyordu.


Zaman ırmağı hoyratça akıp gidiyordu.


Kudüs'le bir öğle vakti kavuşmaya sözleşmiştim ve nitekim öyle de oldu. Kudüs'ü çevreleyen Zeytin Dağı'ndan¸ Mirac'ıyla göğe çıkılan bu şehre bakarken ruhumun bütün pencereleri birbiri ardınca maveraya açılıyordu. Zeytin Dağı'nda karar kılmış¸ Kudüs'e hayranlıkla nazar ediyordum. O an sanki yüreğimde akan zaman sıfırlanmıştı.


Kudüs¸ Âdem ve Havva'ydı¸ Kenan diyarıydı¸ Hz. İbrahim'di. İsmail¸ İshak ve Yakup Peygamberlerin mübarek ayaklarının iziydi Kudüs.


Kudüs Davut Peygamber'di¸ Kudüs Süleyman'dı. Süleyman Peygamber'le Belkıs'ın gönüllerinin buluştuğu¸ imanın aşk aleviyle tutuştuğu yerdi. Zeytin Dağı'ndan çölün hatıralar mahzeni olan Kudüs'e bakıyordum. Ne kadar tanıdık geliyordu gözüme ve o da beni tanıyordu besbelli. Mescid-i Aksa bütün ihtişamını giyinmiş olarak uzaklardan bana el sallıyordu.


Kudüs tanıdıktı¸ Kudüs aydınlıktı.


İsa Peygamber'in muazzam sırlarını yutkunuyordu Kudüs ve Musa Peygamber'in asasıyla tembihliyor¸ selamlıyordu beni.


Kervan Yolu Gözlerken


Kudüs¸ Meryem yüzlüydü ve Meryem kokuyordu.


Zeytin Dağı'ndan iman ve hakikat pınarı olan Kudüs'e iniyordum. Mescid-i Aksa¸ güneşin bütün yakıcı oklarına inat bir bahar meltemi tadında serinletiyordu yüreğimi. Ona¸ Yusuf Peygamber'i sormak için tutuşmuştu yüreğim. Yusuf'un atıldığı kuyuyu¸ kardeşlerini ve kuyunun kenarından geçen kervanın izini sürecektim buralarda.


Zira her sultan olmak isteyene bir Yusuf kuyusu elzemdi. Ben de fırlatılıp atıldığım nefsimin kör kuyusunda¸ kaderime yazılan yalnızlığımı yaşamak için koşup gelmiştim bu yere. Hapsolduğum bu derin kuyuyla yüzleşmek ve sonra beni bu kuyudan çıkaracak bir kervanın yolunu gözlemek için buradaydım.


Zeytin Dağı'ndan göğe çıkılan bu gizemli şehre¸ Kudüs'e iniyordum.


Kubbetü's-Sahra¸ güneşin desenlediği masmavi bir gökyüzünün altında altın sarısı kubbesi ve çağa meydan okuyan güzelliğiyle ellerini açmış bana göz kırpıyordu.


Kudüs'ün bereket yüklü kollarına koşuyordum.


Hz. Muhammed (s.a.v.)'in göklere çıktığı Mirac makamının kapısıydı burası. Efendimiz (s.a.v.)'in¸ bir gece Mescid-i Haram'dan alınarak buraya¸ Mescid-i Aksa'ya getirildiği ve buradan da bir kısım ayetlerin kendisine gösterilmesi için göğe yükseltildiği bereket yüklü kanatları olan şehirdi Kudüs.


Zeytin Dağı'ndan ani bir sel gibi indim Kudüs'ün bağrına.


Mescid-i Aksa'yı selamladım¸ Kubbetü's-Sahra'yı ve Ömer Camii'ni. Tarihin kalbindeydim artık ve burada zaman denen mefhum susmuş¸ tik tak sesleri tamamen kesilmişti.


Mekânların da bir ruhu olduğuna Mescid-i Aksa'ya girer girmez yakinen şahit oldum ve inandım.


Namazdaydım ve ruhuma ağırlık yapan her şey çatırdıyordu. Rükûa eğildiğimde kalbimin kirlerinin oluk oluk önüme boşaldığını gördüm. Secdeye vardığımda ise ruhum bütün katranlarından tamamen azad olmuştu. Secde¸ kalbimin arınma makamı olmuştu ve ben adeta secdeye yapışmış¸ başımı ondan kaldırmak istemiyordum.


Feyiz ve Bereket Yağmurları


Ruhum hürdü ve kırık kanatlarım sapasağlamdı.


Peygamberlerin kokusunu sürünmüş ve bütün ışıltısını giyinmiş bu tılsımlı şehirde ilhamların sağanağına tutulmuştum. Ruhuma oluktan boşanırcasına feyiz ve bereket yağmurları sökün ediyordu. Mescid-i Aksa'da oturdum ve dualar¸ niyazlar eşliğinde heybemi doldurmaya başladım. Hayretler içindeydim ve kalbim hayret makamında asılı kalmıştı.


İkindi namazından sonra¸ Kubbetü's-Sahra'ya yerleştim.


Burası inzivaya çekilmek için çok müsait bir yerdi. Mescidin orta yerinde bulunan yüksek bir çıkıntı üzerine inşa edilmiş olan bu kaya kubbesine¸ merdivenle inilip çıkılıyordu. Dört tane kapısı vardı ve kubbenin tam ortasında¸ Peygamber Efendimiz'in Mirac'a kanatlandığı kutsal kaya (Sahra) duruyordu.


Kubbetü's-Sahra'daydım ve bu kutsal mekânın her yerine sinmiş olan Efendimiz'in maneviyatını yudumluyordum. Eşsiz bir gece¸ ardı sıra gelen ikram dolu diğer geceleri takip etti.


Yazıyordum¸ dolaşıyordum ve bu güzel şehri doyasıya yaşıyordum. İhtiyaç duyduğum anlarda kendimi Sahra'ya kilitleyip inzivaya çekiliyor¸ ruhumun kıraç bahçelerine emsalsiz çiçekler ekiyordum.


Kudüs'teki inzivam esnasında şahit oldum ki Yüce Allah buraya¸ başka hiçbir yere kolay kolay nasip olmayacak miktarda bir bereket ihsan etmişti. Bu bereket pınarından kana kana içmeye devam ettim. Bu sayede dualarım da artmıştı. Çok kısa sayılacak sürelerde yarım kalan teliflerimi tamamlamayı nasip eden Yüce Allah'a¸ goncaya durmuş bir gülün samimiyet ve içtenliğiyle şükrediyordum.


O demlerde ayağım¸ yedi kapısı bulunan bu şehrin el-Halil Kapısı'na doğru beni çekmeye başlamıştı. Çok az uyuyordum ama bu esnada gördüğüm rüyalarımın çoğunu¸ İbrahim Peygamber'in makamına yapacağım ziyaret meşgul ediyordu. Nihayet el-Halil Kapısı'ndan çıkmış¸ Allah'ın sevgili dostuna¸ İbrahim Peygamber'in mübarek makamına doğru gidiyordum.


El- Halil¸ İbrahim Peygamber demekti¸ “Halilullah” demekti.


Allah'ın dostuna dost olmak¸ onun etrafına yaydığı feyiz ve bereket ırmaklarında yunup arınmak ve onun kadim dostluğuyla yalnızlığımı taçlandırmak için sabahın erkeninde yollara düştüm.


Son tepenin üzerinden Kudüs'e¸ göğe açılan bu kutlu kapıya imrenerek baktım. Kudüs de bana bakıyordu. Kanadı kırık bir kuş olarak geldiğim bu mübarek¸ mukaddes şehirden yaralarımı sarmış¸ gönül mataramı ağzına kadar doldurmuş olarak gidiyordum.


Masmavi bir göğün seheriydi yüreğime dokunan ve ben minicik göğsüme Kafdağı'nı yüklemiş olarak yine yollardaydım. İçimde kıvrılan bir lisan yokuşuna sarmıştım ve ben gittikçe yollar da gidiyordu. Dualar ede ede yürüdüm ardıma bakmadan. Yol uzuyor¸ hasret kısalıyordu.


Kanatlarında bin bir nakış taşıyan bir kelebek gibi kondum el-Halil'in kalbine. Karşımda sanki beni bekleyen bir ümit dağıyla yüzleşmiştim.


Oluk Oluk Yaş Akıttım Gözlerimden


İbrahim Peygamber'in makamındaydım.


Saatlerce konuşamadım¸ dertleşemedim ve yalnızca içimdeki sükûtu dinledim biçare. Anladım ki nefis tezkiyesinin en çetin bölümü beni bekliyordu. Boynum bükük¸ yüreğim tarumar olmuş bir hüzün bahçesiydi.


Gözlerimin günahlarından dolayı Yüce Allah'a saatlerce yakardım. Oluk oluk yaş akıttım gözlerimden. Takatim tükenmek üzereydi ki gözümü perdeleyen sis bulutları yavaş yavaş dağılmaya başladı.


Sultanların himayesinde lüks¸ şöhret¸ israf¸ şehvet ve servet içinde geçen senelerimin boynumda asılı zincirler olduğunu ayan beyan seyrediyordum. Üzüldüm¸ darlandım¸ yangınlara tutuldum. Utancımdan yerin dibine girdim.


Gözyaşlarım hıçkırık tufanına yakalanmıştı. Bağıra çağıra ağlıyor¸ yana yakıla yüreğimi dağlıyordum. Bitkindim¸ tükenmiştim¸ çaresizdim¸ mahcuptum ve günahkârdım Ya Rabbi! Başımda bir mahşer uğulduyordu¸ yüreğim devasa yangınlardaydı. Gönlüm gök ile yerin arasına sıkışmış¸ dardaydı. Ben tükenmiş bir kul¸ zaman aynam ise Allah Dostu'nun mezarındaydı…


Başımın döndüğünü¸ yerin ayaklarımın altından kaydığını hissedince mezar taşına tutunmak istedim ama nafile. Ne olduğunu anlayamadan olduğum yere yüzükoyun düşmüşüm.


Kendime geldiğimde her yerim ağrıyordu ama fırtınam dinmişti. Aynaya yeniden baktım. Hali pür melalim açık seçik karşımdaydı. Ellerimi açıp Rabb'ime uzunca dualar ettim. Bu mübarek mekânda¸ Allah dostunun huzurunda her şeyin sahibi olan Yüce Allah'a söz verdim ve yeminler ettim:


– Ey¸ beni İbrahim Peygamber'in makamına mazhar eden ve bana ahvalimi ayan beyan izhar eden Yüceler Yücesi Allah'ım! Gönül çölüme kırkikindi yağmurları yağdıran ve solmuş dalıma her dem goncalar açtıran Yüce Rabb'im! Derin uykulardan beni uyandırıp kalın sürmelerle perdelenmiş gözlerimden bu örtüyü kaldıran Mevla'm!


Sana denizlerin biriktirdiği kumlar adedince hamd ü senalar olsun. Aynada gördüğüm hallerimin kalbimi düğümlediği bu anda sana söz veriyorum ki bir daha Sultan'ların yanına gitmeyeceğim ve onlardan her hangi bir maddi yardım talep edip almayacağım.


Ey Yüce Allah'ım!


Karanlıklarımı aydınlığa çevirdiğin bu anda sana bütün benliğimle yemin ediyorum ki bir daha münazara yapmayacağım ve bu hususta asla taassup göstermeyeceğim.


Yüreğim şaha kalkmıştı ve yatışıncaya kadar dua makamında kaldım. Yıkık dökük bir eve¸ virane olan bir hana dönmüştüm. Gecem gündüzüm birbirine karışmıştı.


Zamanın zamansızlığa doğru ne büyük bir hızla süzülüp aktığını daha önce bu kadar ayan beyan ve bu denli berrak hissetmemiştim.

Sayfayı Paylaş