ALLAH RASÛLÜ'NÜN İZİNDE

Somuncu Baba

"Ey Rasûl diyordum¸ Ey Nebiler Nebi'si!
Gözümden ve gönlümden ızdırap sellerinin aktığı en yoksul gecelerimin sığınılacak tek limanı! Başımdaki en büyük sevdayı tutuşturan¸ acziyetimin ve çaresizliğimin kalbime dolan gölgesini uçuşturan Sevgili! "


Bu yazı; Hüccetü'l İslâm İmam Gazali'nin malı¸ makamı¸ serveti ve şöhreti Bağdat'ta bırakıp “terk makamı” muvacehesinde kendisini inzivanın ipeksi kollarına teslim ederek yaptığı Medine seyahatini konu almaktadır. Kısaca onun ağzından onun ruhuna yansıyan Medine ziyaretini anlama ve yorumlama denemesi…


Mekke'den Medine'ye geçecektim. Veda tavafımı yaparken yüzümden gözümden hüzün damlıyordu. Yana yana döndüm Rabbimin huzurunda ve Makam-ı İbrahim'de iki rekât namaz kılarak doyasıya zemzem içtim. Artık veda vakti gelip çatmıştı. Anladım ki vakitlerin en acısı ayrılık zamanıdır.


Lakin “Beni vefatımdan sonra ziyaret eden hayatımda ziyaret etmiş gibidir.” diyen Allah sevdalısı bekliyordu beni. Dilim¸ gönlüm ve her yerim duaya durmuştu ve Kâbe¸ gözümden kayboluncaya kadar gözümü Kâbe'den ayıramadan yürüdüm.


Epey gittikten sonra dağlar¸ Kâbe'yle arama perde olmuştu ve Kâbe'nin görüntüsü gözümden kaybolmuştu. Bir taşın üzerine oturdum ve ağlamaya başladım.


Medine'ye Doğru


Ta ki Kâbe¸ gözümde asılı bir resim olarak belirinceye kadar…


Salavât-ı şerife getirerek Medine'ye doğru gidiyordum. Kervanlar birbiri ardına dizilmiş¸ katmerli güllerin öz vatanına doğru gönüllerini kement etmişçesine ilerliyordu.


Şimdi kalbim¸ ufkumu eşsiz aşkıyla süsleyen¸ besleyen karanlık gecelerimin efendisi için çarpıyordu ve dilimde bir yaralı kuşun nalesi olduğu halde kervanların ardı sıra yürüyordum. Onun mübarek ayağının değdiği yerlere aşina olmak¸ onun hicretinin hikmetine muttali olabilmek için edep şalına bürünmüştüm ve tefekkür ediyordum.


Medine ta uzaklardan¸ önüme mehtabı yayan bir ay gibi parıldıyordu.


Sanki Rasûl'ün sohbet halkasındaydım ve onun kelamını dinleyerek yüce mertebelere ulaşan¸ onun muhabbeti sayesinde mutluluğun zirvesine kanatlanan mübarek sahabelerin iklimini teneffüs ediyordum. Muhabbet makamındaydım ve o anlarda Sevgili Peygamberimin yüzyılları kuşatan büyülü aşkı gelip yüreğime konuyordu. Dilim¸ yüreğimin tek sözcüsüydü;


Ey Rasûl diyordum¸ Ey Nebiler Nebi'si!


Gözümden ve gönlümden ızdırap sellerinin aktığı en yoksul gecelerimin sığınılacak tek limanı! Başımdaki en büyük sevdayı tutuşturan¸ acziyetimin ve çaresizliğimin kalbime dolan gölgesini uçuşturan Sevgili! Senin hasretin ve hiç sönmeyecek olan ışığın¸ ruhumda dinmemiş ve asla dinmeyecek bir hıçkırıktır.


Ey Sevgili!


Avuçlarında muhafaza ettiğin aşkın ezelî nurunu yollarıma saç ki seher meltemleriyle gelip kalbimin derununa aksın. Bil ki sen¸ karanlık gecelerimde ve bütün kara bulutların üstüme çullandığı çözemediğim bilmecelerimde ufkumda güneşler gibi açtın.


Karşımda¸ gülşenin solmayan gülünü muhafaza eden Medine'nin duvarları görünüyordu. Peygamberimin seçtiği bu mübarek beldeyi görür görmez ruhum onun ayak izlerini aramaya¸ gezdiği çarşıları¸ nefes alıp verdiği mekânları dolaşmaya çıktı.


Hare kuyusundan su çekerek guslettim. Torbamda muhafaza ettiğim en güzel elbisemi giyindim ve güzel kokular süründüm. Yüce Allah'ın adıyla başlayan dualar ederek Medine'ye girdim.


Gözlerim Yaş Tufanına Tutulmuştu


Gönlüm firardayken yorgun ayaklarım beni Mescid-i Nebevî'ye doğru sürüklüyordu.


Allah'ın Peygamberi'ne seçtiği ve Müslümanların en şerefli nesline ithaf ettiği bu mana yüklü meydana geldiğimde gözlerim yaş tufanına tutulmuştu. Cenab-ı Hakk'ın en şerefli kullarını sinesinde barındıran bu mübarek meydana girerken huzur ve huşunun doruklarındaydım. Rasûlullah'ın minberinin yanında iki rekât namaz kıldım.


Mescid-i Nebevî'nin hürmeti kalbimde yücelmiş¸ dilimden taşan bir sel olmuştu.


Rasûlullah'ın mübarek huzurundaydım ve bir heyecan kasırgasına tutulmuştum. Hayatta iken ona ne kadar yaklaşabileceksem kabrine de o kadar yaklaştım. Rasûlullah'ın hemen orada hazır bulunup hasret dolu bir yürekle ziyaretine geldiğimi biliyor oluşunu hissediyordum.


O'nun “Allah¸ benim kabrimde bir meleği vazifelendirmiştir. Ümmetimden bana selam verenlerin selamını o melek bana tebliğ eder.” buyurduğunu bilmenin huzuruyla ona salât u selam ediyordum.


– Ey Allah'ın Rasûlü¸ Allah'ın Emini¸ Allah'ın Habîbi¸ Allah'ın Seçkin Kulu¸ Allah'ın En Hayırlı Kulu! Selam sana¸ selamların en güzeli sana! Diyordum.


– Ey Ahmet¸ Ey Muhammed¸ Ey Ebe'l Kasım¸ Ey Mâhi¸ Ey Âkid¸ Ey Beşir¸ Ey Nezir! Selam sana. Ey Tahir¸ Ey Âdemoğullarının En Şereflisi¸ Peygamberlerin Efendisi¸ sonuncusu¸ Rabbü'l-âleminin Elçisi! Selam sana¸ senin pak ashabına ve müminlerin anneleri olan pak zevcelerine olsun¸ diye nida ediyordum.


Karanlıktan Aydınlığa


Aşkın doruklarında¸ vuslatın eteklerindeydim ve karanlık yerlerimi bir bir soyunuyordum.


Gönlüm enginlerin en derinine yelken açmıştı. Yıllar yılı hayaline yaslandığım bir sevdanın kollarında tılsıma tutulmuş titriyordum. “Bırakma ellerimi¸ bırakma yüreğimi…” diye Sevgili'ye yalvarıyorken içimde alev alev yanan tutkunun Rasûlullah'ın bu bitmeyesi hasreti olduğunu anladım.


Karanlık yerlerimi ruhumdan sıyırıyorken yüreğim taşmaya devam ediyordu.


Ağlıyordum ve gözyaşlarına boğulduğum bu anda Ebu Bekir Sıddık'a selam veriyordum. Ömerü'l Faruk'a selam ediyordum. Hayat boyunca Allah Rasûlü'ne yardım eden bu iki sadık dosta hatır ettikten sonra Allah'a hamd eşliğinde Rasûl'e salâvatımı devam ettirerek duaya durdum.


Ravza-i Mutahhara'ya gelerek iki rekât namaz kıldım. Rasûlullah'ın minberinin yanına yönelerek dualar ettim.


Dilim susmuyordu ve gönlüm taşmaya devam ediyordu. Dertlerimi¸ ızdıraplarımı¸ çaresizliklerimi Nebi'ye arz ediyordum.


Zaman¸ zamansızlığa doğru huşu içinde akıyordu.


Yüreğimdeki karaların dağıldığı bir perşembe günüydü. Sabah namazını Mescid-i Nebevî'de kıldıktan sonra Uhud'a gittim. Her gün Nebi'ye selam verdikten sonra Cennetü'l Baki'ye gidiyor¸ Hz. Osman'ın¸ sahabelerin¸ ehl-i beytin kabirlerini ziyaret ediyordum.


Orada bulunduğum her Cumartesi Kuba Mescidi'ne gidip namaz kıldım. Ziyaret yerlerini imkân dâhilinde gezip görmeye ve oraların manevî havasını yaşamaya çalıştım.


Günler avucumdan kuş gibi uçup gidiyordu.


Ayrılık vaktinin geldiği gün kalbim sanki bin parçaya bölünmüştü. İçerimde¸ alev alev tutuşan bir çerağın sıcaklığını nasıl terk edeceğime dair hüzünler demleniyor¸ Rasûlullah'ın huzurundan yapacağım bu ayrılışa tahammül gösteremeyeceğim zehabına kapılıyordum.


Nitekim Kabr-i Şerif'e geldiğimde bitip tükenmiş bir haldeydim. Hıçkırık seline kapılmış¸ dua rüzgârına tutulmuştum. Ağlıyor¸ ağlıyordum…


‘Ya Rabbi! Muhammed'e ve onun âline rahmet deryalarını coştur. Bu ziyaretim¸ Peygamberi son ziyaretim olmasın. Bu ziyaretim hürmetine bütün günahlarımı affeyle!' diye dualar ediyordum.


Bu mübarek yerden ayrılırken sanki yüreğim yerinden kopmuştu.


Hüznün kollarında¸ ayrılığın yollarındaydım artık.


Kaderimin beni beklediği yere doğru yollanıyordum. Kaderimin kalan kısmını arıyordum.


Aslında¸ bir yetimlik ve kaybolmuşluk içinde kendimi arıyordum.

Sayfayı Paylaş