KADERE İMAN HER TÜRLÜ KEDER VE HÜZNÜ GİDERİR

Somuncu Baba

"Kadere iman hayır ve şerri Allah'tan bilmektir. Yoksa kulun robotlaşması değildir. Kadere iman kulun tercihini yok saymak değildir. Kadere iman kulun irâdesini devre dışı bırakmak değildir. "


Akacak kan damarda durmaz¸ takdîr-i ilâhîye engel olunmaz. Zira altı olur¸ yedi olur¸ hep Allah'ın dediği olur. Allah¸ bir kapıyı kaparsa bin kapıyı açar. Diğer yandan kazâ gelmez kula¸ kul azmayınca; belâ gelmez kula Hak yazmayınca. Çünkü takdîrle yazılan tedbirle bozulmaz.


İnsan Fiillerinin Yaratıcısı Allah'tır


Kur'ân âyetlerini okuduğumuzda sık sık Allah'ın hükümranlığı¸ kulun acziyeti vurgulanır. Şöyle ki:


(Rasûlüm!) De ki: ‘Göklerin ve yerin Rabbi kimdir?' De ki: ‘Allah'tır.' O halde de ki: ‘O'nu bırakıp da kendilerine fayda ya da zarar verme gücüne sahip olmayan dostlar mı edindiniz?' De ki: ‘Körle gören bir olur mu hiç? Ya da karanlıklarla aydınlık eşit olur mu?' Yoksa O'nun yarattığı gibi yaratan ortaklar buldular da bu yaratma onlarca birbirine benzer mi göründü?' De ki: ‘Allah her şeyi yaratandır. Ve O¸ birdir¸ karşı durulamaz güç sahibidir.”1


Biz¸ her şeyi bir ölçüye göre yarattık.”2


Allah'ın yaratmasında bozukluk¸ aksaklık ve eksiklik olmaz. Yaratılan her şey bir mîzân¸ ölçü ve âhenk içerisinde vücûda gelmiştir. Kozmik dengenin âhengi mikro bağlamda da fiillerimize yansıdığı zaman huzûra ermiş olacağız. Bütün gayretimizle ilâhî ölçüye yaraşır şekilde davranmaya çalışmak zorundayız. Hz. Ömer bir defasında Peygamber Efendimiz'e:


“Ey Allah'ın Rasûlü! Amellerimiz konusunda görüşün nedir? Yapılan işler önceden takdîr edilen ve bitirilen bir plana göre mi¸ yoksa yeni baştan ve doğrudan doğruya insanların yapmaları ile mi vukûa gelmektedir?” diye sorunca¸ Peygamber Efendimiz:


“Önceden takdîr ve tesbît edilen bir plana göre vukûa gelmektedir.” cevabını verir. Hz. Ömer konuşmasının devamında:


“O halde buna dayanarak çalışmayı terk mi edelim?” diye sorunca Peygamber Efendimiz:


“Çalışın¸ çünkü herkes kendisi için yaratılan şeye müyesser olur. Bir kimse neyi yapmak için yaratılmışsa o şeyi kolayca yapar.” buyurdu.


“Hastalıktan kurtulmak için kendimizi okutuyor ve ilaçla tedâvi oluyoruz. Acaba bunlar Allah'ın kaderini geri çevirir mi?” diye sorulunca¸ Peygamber Efendimiz de:


“Bunlar da Allah'ın kaderindendir.” buyurmuştur.3


Yine Hz. Peygamber (s.a.v.): “Vallahi Allah'a¸ Allah'ın kaderine hayrın ve şerrin Allah'tan olduğuna inanmadıkça iman etmiş olmazsınız.” buyurmuştur.4


“Gecede ve gündüzde barınan her şey O'nundur. O her şeyi işitendir¸ bilendir.”5 âyetini tefsir ederken Ebu Bekir Vâsıtî şöyle diyor: “Deprenme ve kıpırdama özelliğine sahip olup da gece ve gündüz sükûn halinde bulunan ve onun için de Allah'ın mülkünden olan bir şeyin bir kimse kendisi için¸ kendisi ile kendisine ve kendisinden olduğunu iddiâ eder (ve bu şey benimdir¸ benim sâyemde vardır¸ neticede bana ait olacaktır¸ benden olmuştur¸ derse) ilâhî kuvvetle çekişmiş ve Allah'ın izzetini zayıf görmüş olur.”6



Kazâ ve Kader İnancının Mezheplerce Siyâsî Tartışma Boyutuna Taşınması


Mezheplerin teşekkülünde kazâ ve kader inancının önemli bir etken olduğu görülmektedir. Kazâ ve kader inancı kimi mezhepler tarafından inanç konusundan çok siyâsî tartışma zeminine çekilmiştir. “İşlediği fiillerde kulun rolü nedir? Kulun fiillerinde Allah'ın dahli var mıdır? İrâde ve mes'ûliyet hangi düzeydedir?” gibi sorular siyasal bağlamda cevaplandırılmaya çalışılmıştır. Kulda ihtiyar ve irâde kabul etmeyenler¸ ortaya çıkan siyâsî ihtilaflarla bu ihtilafların sonucunda işlenen hareketlerin ve dökülen kanların mes'ûliyetini Allah'a yükleyerek işin içinden çıkmaya çalışmışlardır. Kulda mutlak bir irâde ve ihtiyar kabul edip Allah'ın¸ her şeyin ne olacağını bilmesinin¸ kulu¸ o işi yapmaya zorlamadığını söyleyenlerse bir yandan mes'ûliyetin kula ait olduğunu bildirerek tenkîdi¸ en dokunulmaz sanılan kişilere kadar teşmîl etmişler¸ bir yandan da Allah'ı yapılan işlerden tenzîh ederek onu¸ münâkaşa edilmeyecek derecede kâmil bir adalet sahibi tanımışlar¸ herkesin¸ yaptığının karşılığını çekeceğine inanmışlardır. Mûtezile ve Şîa¸ bu inancı benimseyenlerdir. Sünnîlerse kulda cüz'î bir irâde olduğunu¸ bu irâdeyi kulun hayra yahut şerre sarf etmesi üzerine Allah'ın hayır ve şerri yarattığını kabul etmek suretiyle ortalama bir yol tutmakla beraber kulda ihtiyar ve irâde kabul etmeyenlere¸ yani Cebrîlere yaklaşmışlardır.7


Kaderiyye ve Cebriyye sarkacında kemikleşen kazâ ve kader tartışmalarının yoğun olarak yaşandığı bir dönemde Emevî halîfesi Abdulmelik b. Mervân¸ Hasan-ı Basrî (ö. 110/728)'den kader ve cebr ile ilgili bilgi istemiş¸ bunun üzerine Hasan-ı Basrî de ona hitâben bir risâle yazmıştır. Hasan-ı Basrî'ye nisbet edilen bu risâle Emevi iktidarının Cebriyeci tavrına reddiye niteliği taşıdığı görülmektedir.8


Allah'ın Kaderine Kaçıyoruz


Siyâsî zemine taşınan bu tartışmaların ötesinde teklif ile irâde arasında bir denge ortaya koyan Kur'an¸ kulun sorumluluklarıyla irâdesini bir bütün olarak ele almamızı istemektedir. Yaratma eylemi Allah'a mahsustur. Mevcûdâtın her biri ilâhî kader dairesi içerisinde mevcûdiyetini devam ettirir. Zira Allah (c.c.) şöyle buyurmaktadır:


“Yeryüzünde vukû bulan ve sizin başınıza gelen herhangi bir musîbet yoktur ki¸ Biz onu yaratmadan önce¸ o bir kitapta yazılmış olmasın. Şüphesiz bu Allah'a göre kolaydır.”9


Allah'ı hesap etmeden gerçekleşen her eylem beyhûdedir. Kudret-i Huda'nın kontrolünde hayatiyet kesbetmek huzur kaynağıdır. Bu bağlamda Peygamber Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurmaktadır:


“Kadere îmân etmek¸ her türlü keder ve hüznü giderir.”10


Kadere iman hayır ve şerri Allah'tan bilmektir. Yoksa kulun robotlaşması değildir. Kadere iman kulun tercihini yok saymak değildir. Kadere iman kulun irâdesini devre dışı bırakmak değildir. Kadere iman kulun sorumluluğu Allah'ın üzerine atması hiç değildir. Kadere imanla kul tedbîri¸ tercîhi ve irâdesini devre dışı bırakacak değildir. Hz. Ömer'in konuya ilişkin şu değerlendirmesi oldukça câlib-i dikkattir.


Hz. Ömer (r.a.)¸ bir yolculuktayken¸ gitmek üzere oldukları Şam'da salgın hastalık zuhûr ettiğini haber alınca gerekli istişâreler neticesinde Şam'a gitmekten vazgeçmiştir. Aslında Cenâb-ı Hakk'ın ve Peygamber Efendimiz'in emrine daha muvâfık olan bu ihtiyat ve tedbir karşısında sahâbeden Ebû Ubeyde bin Cerrah (r.a.)¸ Hz. Ömer (r.a.)'a:


“Allah'ın kaderinden mi kaçıyorsun?” diye sormuş¸ Hz. Ömer (r.a.) ise¸ o âlim ve fâzıl sahâbîden böyle bir suâli beklemediği için:


“Keşke bunu senden başkası söyleseydi ey Ebû Ubeyde! Evet¸ Allah'ın kaderinden¸ yine Allah'ın kaderine kaçıyoruz. Ne dersin¸ senin develerin olsa da bir tarafı verimli¸ diğer tarafı çorak bir vâdide inseler ve sen verimli yerde otlatsan Allah'ın kaderiyle otlatmış; çorak yerde otlatsan yine Allah'ın kaderiyle otlatmış olmaz mıydın?”11


İlâhî kader programını yok saymak seküler zihniyete dâvetiye çıkarmaktır. Allah'ın ilmi her şeyi kuşatmıştır. Allah'ın ilmi zaman ve mekân kaydından uzaktır. Olmuş ve olacak her şey Allah'ın ilminde sabittir. Her şey takdîr-i ilâhîye uygun bir şekilde cereyan etmektedir. Peygamber Efendimiz'in şu evrensel mesajını gözümüzden ırak tutmamamız gerekmektedir:


“Sizden birinizin yaratılışının başlangıcı¸ annesinin karnında kırk günde derlenir toplanır. Sonra ikinci kırk günlük süre içinde pıhtı hâline döner. Sonra da bir o kadar zaman içinde bir parça et olur. Daha sonra Allah bir melek gönderir ve melek¸ ona ruh üfler. Bu melek dört şeyle; anne rahmindeki canlının rızkını¸ ecelini¸ amelini¸ iyi biri mi¸ yoksa kötü biri mi olacağını yazmakla emrolunur.”12


Kader Sırrını Tefekkür


Üstat Necip Fâzıl Kısakürek kader sırrını tefekkür gerçeğini şu misallerle özetlemektedir:


“… Meselâ bir gün Eminönü Meydanı'nda bir otomobil¸ bir adamı çiğner. Hâdiseden on dakika evveline gidelim. Adam¸ meselâ Gülhâne Parkı'nın önündedir. Otomobil de faraza Taksim'den geliyor. Manzarayı görüyor musunuz? Geliyor! Bin otomobil içinde bir otomobil ve yüz bin adam içinde bir adam. Ne adam çiğneneceğini bilir; ne de otomobil çiğneyeceğini… İkisi de bir sürü tesâdüflerle (!) bilmeden birbirine doğru yaklaşırlar. Meselâ adam bir dükkânın önünde durur. Bir kutu kibrit alır. Bir-iki adım atar. Bir arkadaşıyla konuşur. Bir vitrini seyreder. Bu mâsum hareketlerin bile birkaç dakika sonra kopacak fâciada hisseleri vardır. Bütün bu hâdiseler¸ birbirine esrarlı bir şekilde geçe geçe nihâyet o fâcia ânını doğururlar. O an¸ gâyet basit bir son sebebe dayanır. Bir dalgınlık¸ bir bilgisizlik¸ şu¸ bu… Tesâdüflerin (!) kim bilir nasıl ve nereden idâre edilen son derece girift ve içinden çıkılmaz bir riyâziyesi/hesâbı vardır.”13


İşte bunun gibi hayattaki hâdiseleri lâyıkıyla tefekkür edebilen bir insan¸ kâinât sahnesinde sergilenen sonsuz sayıdaki senaryoların¸ ilâhî bir kalemin çizgileri istikâmetinde zuhûra geldiğine inanmaktan kendini alamaz.14



“Bu da Geçer ya Hû!” ile Mukadderatı Kabulleniş


Üstadın piyesinde üzerinde durduğu kimi sebeplerin yol açtığı gerçeklikler kimi zaman bizim irâdemizi de aşan durumlardır. Cüz'î irâdemizin küllî irâdeye muvâfık olması kazanımlarımızın göstergesidir. Hayatın her karesinde küllî irâdeyi hesap ederek yaşayanlar engin bir huzura dalarlar. Kadere imanla kulun Hakk'a teslîmiyetinin zirve yaptığına vurgu yapan Kemal Sayar¸ Batılılarla Müslümanların hayata bakış farklılıklarını kader inancı bağlamında şöyle izah etmektedir:


“Kader programı yanında öngörülebilirlik o kadar zayıf bir terim¸ o kadar etkisiz bir ifade biçimidir ki¸ tartışmak bile nâfile. Ne kadar hesap ederseniz edin¸ ne kadar yatırım yaparsanız yapın ilâhî takdîre muvâfık olmadıkça sonuç almanız nâfiledir. Hepimiz meçhuller dehlizinde yaşam sürüyoruz. Kimse yarınından emin değil. Batı insanı belirsizliğe tahammül edemediği için cinnet geçirirken¸ yaşanan acı ve tatlı serencâma tatlı bir tebessümle nazar eden Müslümanlar âsûde kalmanın tadını çıkarmaktadır. Zira Müslümanların belirsizliğe tahammülü Batılı insanlara göre daha fazladır. Bu yönüyle Doğu ve İslâm toplumlarının¸ ‘Bu da geçer yâ Hû!' anlayışında cisimleşen¸ keder ve ıstırâbın uçuculuğunu imgeleyen¸ dünyanın yerleşmek için heveslenilecek bir yer olmadığını¸ dolayısıyla da onun derdiyle sermest olmamayı öğütleyen yaklaşımı oldukça mânîdârdır. İslâm medeniyetinde ibnü'l-vakt olmak¸ zamanın seyrini seyre dalmak esastır. Başa gelen her musîbet¸ karşılaşılan her zorluk¸ mâruz kalınan her menfî durum Allah'a teslîmiyetle aşılır ancak. ‘Bu da geçer ya Hû!' diyebildiğimiz anda hayat bizler için kesintiye uğramaz. ‘Bu da geçer ya Hû!' diyebildiğimizde hayatın bir ırmak gibi kimileyin usul usul¸ kimileyin çağıl çağıl akacağını peşinen kabulleniriz. Süreklilik duygusunun hayatlarınızda taşıdığı önem azalır. Hayat ve ölümün birbirine akmaya yazgılı iki ırmak olduğu bir yerde¸ niye kesinti olsun ki? Hem hayatın kaoslarında da derin anlamlar gizli olabilir. Hastalık bize ötelerden bir bildiri getirebilir. Bizi yakıp yıkacağını sandığımız felâketler birer esenlik bildirisine dönüşerek hayatımıza daha önce tatmadığımız anlamlar katabilir. Dert molasında eğleşmeye lüzum yok. Kervan yürüyor. Hayat devam ediyor. ‘Bu da geçer.' Bu kısacık cümle¸ hayat hakkında bambaşka bir oluşu¸ bambaşka bir duruşu ifade ediyor.”15


“Lûtfun da hoş¸ kahrın da hoş.” fehvâsınca olanlara doğal bir bakış açısı sergileyen Müslümanın geçmişle avunması¸ gelecek kaygısı¸ elindekilerle avunması ve sahip olmadıklarından ötürü hayıflanması imanıyla bağdaşmaz. Onun kitabında keşke sözcüğüne yer verilmez. Çünkü Peygamber Efendimiz bizlere şu şaşmaz ölçüleri öngörmüştür:


“Kuvvetli mü'min¸ (Allah katında) zayıf mü'minden daha hayırlı ve daha sevimlidir. (Bununla beraber) her ikisinde de hayır vardır. Sen¸ sana yararlı olan şeyi elde etmeye çalış. Allah'tan yardım dile ve aslâ acz gösterme. Başına bir şey gelirse¸ ‘Şöyle yapsaydım¸ böyle olurdu.' diye hayıflanıp durma. ‘Allah'ın takdîri bu¸ O¸ ne dilerse yapar.' de. Zira ‘Eğer şöyle yapsaydım.' sözü şeytanı memnun edecek işlerin kapısını açar.”16


İlâhî kaderden kaçış mü'mine yakışmaz. Her türlü tedbîri almakla yükümlü olsa da mü'min Allah'ın yed-i emînine kendini teslim eder. Konunun en bâriz örneği Hz. Ali Efendimiz'dir. Amr b. Ebû Cündeb anlatmaktadır: “Sıffîn'de Saîd b. Kays'ın yanında oturuyorduk. Karanlığın yeni bastığı bir sırada Hz. Ali (r.a.) asasına dayanmış bir halde yanımıza geldi. Bu durumu gören Saîd:


‘Gelen mü'minlerin emîri midir?' diye sordu.


Hz. Ali:


‘Evet' diye cevap verince:


‘Birinin sana suikast yapmasından korkmuyor musun?' dedi.


Hz. Ali şöyle cevap verdi:


“Hiç kimse yoktur ki¸ kuyuya düşmek¸ dağdan aşağı yuvarlanmak¸ taş isâbet etmesi ya da bir hayvanın zarar vermesi gibi durumlardan koruması için yanında Allah'ın görevlendirdiği bir melek olmasın. Ancak kader geldiği zaman¸ onu kendi kaderiyle baş başa bırakırlar.”17


Özetle kader dediğimiz planın kalın çizgilerini Hz. Allah çizer. O bütün her şeyi kapsayan¸ zaman ve mekânı kuşatan ilmiyle onu planlar. İnsanın irâdesi¸ Allah'ın irâdesi karşısında cüz'îdir. Ama bu¸ “İnsanın yapıp ettiklerinde hiç gücü yoktur yahut son derece zayıf-sönük bir gücü vardır.” anlamına gelmez. Elbette insan kendisine verilen aklıyla yapıp edeceklerini belirler¸ tayin eder ve karar verir. Sonra da yine kendini verilen güçle onları bizâtihî kendisi yapar ve sonuçlarına da kendisi katlanır. İnsan kendisine verilen irâde¸ güç oranında yapıp ettiklerinden sorumludur. Yüce Allah onu¸ sahip olduğu imkân ve fırsatların ötesinde bir güç ve kudretten dolayı yargılamaz.


 


Dipnot



1. 13/Ra'd¸ 16.


2. 54/Kamer¸ 49.


3. Tirmizî¸ Tıbb¸ 22; İbn Mâce¸ Tıbb¸ 1; İbn Hanbel¸ Müsned¸ III¸ 16.


4. Tirmizî¸ Kader¸ 8.


5. 6/En'âm¸ 13.


6. Tâcu'l-İslam Ebu Bekir Muhammed el-Kelâbâzî¸ et-Taarruf li-Mezhebi Ehli't-Tasavvuf¸ thk. Mahmud Emin en-Nevevî¸ el-Mektebetu'l-Ezheriyyetu li't-Turâs¸ Kahire 1992¸ s. 58-60; Doğuş Devrinde Tasavvuf–Ta'arruf-¸ haz. Süleyman Uludağ¸ Dergâh Yayınları¸ II. Baskı¸ İstanbul 1992¸ s. 73-75.


7. Abdülbâki Gölpınarlı¸ Mevlânâ Celâleddîn Hayatı¸ Eserleri¸ Felsefesi¸ İnkılap Kitabevi¸ 5. Baskı¸ İstanbul 1999¸ s. 12-13.


8. Seyfullah Kara¸ Büyük Selçuklular ve Mezhep Kavgaları¸ İz Yayıncılık¸ İstanbul 2007¸ s. 23.


9. 57/Hadîd¸ 22.


10. Suyûtî¸ Câmiu's-Sağîr¸ I¸ 107.


11. Buhârî¸ Tıb¸ 30.


12. Buhârî¸ Bed'ü'l-halk 6¸ Enbiyâ 1¸ Kader 1; Müslim¸ Kader 1.


13. Necip Fazıl Kısakürek¸ Bir Adam Yaratmak¸ s. 43.


14. Osman Nûri Topbaş¸ Son Nefes¸ Erkam Yay.


15. Kemal Sayar¸ Merhamet Kalbe Dönüş İçin Son Çağrı¸ Timaş Yayınları¸ 8. Baskı¸ İstanbul 2012¸ s. 151.


16. Müslim¸ Kader 34. İbn Mâce¸ Mukaddime 10.


17. İsmail Hakkı Bursevî¸ Rûhu'l-Beyân¸ Erkam Yay.¸ c. IX.


Sayfayı Paylaş