EL-MUKTEDİR

Somuncu Baba

Kendisine hiçbir şey mümtenî olmayan¸ şiddet ve kuvvet ile hiç kimsenin kendisine karşı çıkamayacağı tam kudret sahibi olan


Arapçada kadr kökünden türemiş olan ve “iktidar sahibi” anlamına gelen muktedirin mânâsı “el-Kadîr” isminin mânâsına yakındır. Mânâ bakımından ziyâdeliğe delâlet eder. Yüce Allah'ın en güzel isimleri arasında yer alan El-Muktedir¸ kendisine hiçbir şey mümtenî olmayan¸ şiddet ve kuvvet ile hiç kimsenin kendisine karşı çıkamayacağı tam kudret sahibi demektir. Nitekim Kur'an-ı Kerim'de geçen bir âyette şöyle buyrulur:


Onlara dünya hayatının örneğini ver. (Dünya hayatı)¸ gökten indirdiğimiz yağmur gibidir ki¸ onun sebebiyle yeryüzünün bitkileri boy verip birbirine karışırlar. Fakat bütün bu canlılık sonunda rüzgârın savurduğu kuru bir çerçöpe döner. Allah her şey üzerinde kudretsahibidir/muktedir.”1


Gerçekten de Böyle Değil midir?


Mesel⸠mevsimlerin ve iklimlerin oluşumu bunun en güzel örneğidir. İlkbahar geldiği zaman¸ ölü olan tabiatta bir diriliş yaşanır. Bir takım bitkiler¸ meyveler ve sebzeler¸ yaz aylarında ürün verirler. Havaların ısı ve ışığının değişimine bağlı olarak sonbaharla birlikte tabiatta bulunan bitki yapısının kâhir ekseriyeti sararıp solmaya başlar. Kış aylarıyla birlikte bitkiler yapraklarını döker. Bütün bir tabiat kupkuru ve simsiyah bir hale dönüşür.


İnsan hayatı da böyledir.


Normal şartlarda her insanın hayatı¸ dört mevsime benzer. Çocukluk¸ insanın baharı; gençlik¸ yazı; yetişkinlik¸ sonbaharı; yaşlılık ise kışı gibidir.


Acaba hangi kudret¸ yaşlanmayı önleyebilir?


Hangi kudret¸ ölümün bizzat kendisini sonlandırabilir?


Bütün bu değişimleri ancak el-Muktedir olan Yüce Allah gerçekleştirebilir. Bu sebeple Kur'an'da geçen birçok âyette¸ kevnî âyetlere ve insanın durumuna dikkatlerimiz çekilir. Amaç¸ insanın¸ el-Muktedir olan Rabb'ini tanıması¸ aklını başına alması ve ona göre bir hayat yaşaması içindir.



Yüce Allah'ın Kahredici Gücü Karşısında Hiçbir Fâni Duramaz


Her insan şu hakikati bilmelidir. Asla mağlup olmayan¸ aksine dâimâ egemen ve güçlü olan¸ ortağı ve benzeri bulunmayan tek varlık Cenâb-ı Hak'tır. O¸ Kâdir-i mutlaktır. Gerek mülk ve saltanatında ve gerekse melekûtunda kendisine gâlip gelecek hiçbir güç yoktur. Bütün güçler O'nun kudreti karşısında izâfîdir¸ itibârîdir. O¸ kendisi mağlup edilemeyen fakat mağlup edendir.


Bütün izzet¸ şeref ve onur sadece ve sadece O'na aittir. O'na inanan kimseler¸ onur ve şeref kazanırlar. Bu sebeple Yüce Allah'ın¸ kendisi hakkında “Azîz ve Muktedir” isimlerini birlikte kullanması anlamlıdır. Çünkü O'nun mülkünde hiçbir şey O'na galip gelemez. Nitekim şu âyette¸ Allah'ın gücünün ziyâdeliğini ihtivâ eden “Azîz Muktedir” isimlerinin birlikte kullanılması çok anlamlıdır:


Bütün âyetlerimizi yalanladılar. Biz de onları mutlak güç ve iktidar sahibinin yakalaması gibi yakaladık.2


Yüce Allah'ın bu mesajı¸ bize¸ Lût (a.s.)'ın ve Fir'avun hânedânının uyarıcılar karşısında¸ olumsuz tavırlar takınmalarından dolayı kahredildikleri gerçeğini veriyor. İlâhî yasalara göre¸ uyarı ve bilgilendirme yapılmadan toplumlar sorumlu tutulmuyor. Sorumluluğun iki şartından birisi¸ bilgilendirilme¸ diğeri de özgür irâde sahibi kılınmadır.


Yukarıdaki âyette de geçtiği gibi¸ özgür irâdeye sahip olan Lût (a.s.)'ın kavmi ve Fir'avun hânedânı bilgilendirildikten sonra¸ inkâr etmeleri sebebiyle helâk edilmişlerdir. Çünkü onlar¸ başta Yüce Allah olmak üzere¸ O'nun peygamberleri vâsıtasıyla göndermiş olduğu vahyi yalanlamışlardır. Bir de onlar¸ âciz ve nâkıslıklarını unutup güçlerini “Azîz ve Muktedir” olan Allah'ın gücü karşısında sınamaya kalkınca¸ yerle yeksân olmuşlardır. Elbette hem mü'minler ve hem de münkirler mutlak güç ve iktidar sahibi olan Yüce Allah'ı iyi bilmeli ve ona göre takdirde bulunmalıdırlar.


Yüce Allah¸ kendisiyle güç sınanacak ya da güç yarıştırılacak bir varlık değildir. O¸ her türlü yaratılmışlık özelliklerinden soyutlanmıştır. Herkes İlâhî güç karşısında sınırını bilmeli ve kendi sınırlarına çekilmelidir. Âlemlerin Rabbi olan Allah'a karşı taşkınlıkta bulunmak gayretullah'a dokunur¸ sonu da felaket olur.



Varlıkta¸ Mutlak Tasarruf Yetkisi Allah'a Aittir.


Yüce Allah¸ görünen ve görünmeyen¸ bilinen ve bilinmeyen bütün âlemlerin sahibi ve mutlak tasarruf yetkisine sahip olandır: “O¸ mülkün tek sahibidir.”3 O¸ aynı zamanda; “Din (âhiret) gününün sahibidir.”4


Kur'an-ı Kerim'de Allahu Teâlâ'nın el-Muktedir oluşunun¸ el-Melik ismiyle birlikte geçmesi¸ O'nun varlıkta tek tasarruf yetkisine sahip olmasının bir alâmetidir. Nasıl ki O¸ mülkünde¸ ortak olmayı isteyen ve O'nunla güç ve kudret yarışına girenleri kahretme gücüne sahipse¸ aynı şekilde O¸ Yüce kudret karşısında mütevâzı kulluğu tercih edenleri de envâî nimetlerle donatma kudretine sahiptir.


İsyânın sonu hüsrân¸ itaatin sonu da gufrân ve niâmdır. Bu sebeple şu âyette¸ Azîz ve Celîl olan Allah'ın muktedir oluşu¸ “Melik Muktedir” isimlerinin birlikte kullanılması bu sonuçları çıkarmamızı sağlıyor:


“Şüphesiz Allah'a karşı gelmekten sakınanlar cennetlerde¸ ırmak başlarındadırlar. Muktedir bir hükümdarın katında¸ doğruluk meclisindedirler.”5


İnsan¸ elbette bir kudrete sahiptir. Bu hâdis ve nâkıs bir kudrettir. İnsanın gücü ve kudreti sınırlıdır. Sorumluluk¸ kendisine verilen bu güç ve vüsatladır. Özgür irâde varsa sorumluluk da vardır. Hukukta sorumluluk¸ toplumsal düzeni sağlamaya yöneliktir. İslâm akâidinde sorumluluk ise¸ insanın eylemlerinden hareketle itikâdî¸ ibâdî¸ ahlâkî ve toplumsal yükümlülükler olarak tanımlanır. Her türlü yaratma eylemi Yüce Allah'a¸ O'nun yarattıklarını seçme de insana aittir. Dolayısıyla¸ ölümlü insan¸ ölümsüz diri olan karşısında kendi sınırları içinde kalmalıdır.


Kudret¸ Allah için kullanıldığı zaman¸ O'nun her türlü âcizlik ve noksanlıktan münezzeh olması; insan için kullanıldığı zaman¸ yaratılmış bir kudretle fiillerini gerçekleştireceği mânâsına gelir.


Yüce Allah'tan başka hiçbir varlık¸ mutlak kudret sahibi değildir. Onun için dinimizde¸ çocuklar¸ deliler ve özür sahipleri sorumlu tutulmamıştır. Dinimizde ilâhî teklifin şartı¸ âkil bâliğ çağına ulaşmak ve istitâat sahibi olmaktır. İnsan¸ kendisine verilen sınırlı güç sayesinde¸ iman ve küfür¸ iyi ve kötü eylemde bulunma özgürlüğüne sahiptir. Eğer böyle olmasaydı¸ cennet ve cehennemin¸ iyi ve kötünün¸ sevap ve cezanın bir anlamı kalmazdı. Bizler ihtiyârî¸ iradî fillerimizden sorumluyuz. Zaten insan ızdırârî fiillerde¸ irâde özgürlüğüne sahip değildir.


Akıllı bir insan¸ bugün gücü yetiyorken¸ her sağlıklı günü fırsata dönüştürmeli¸ Allah'ın kendisine yüklediği sorumlulukları hakkıyla yerine getirmelidir. Nasıl ki dünyaya gelmek bize rağmense¸ buradan ayrılmak da bize rağmen olacaktır. Yarın kıyâmet gününde hepimiz muktedir olan Âlemlerin Rabbi huzurunda ferdî olarak hesaba çekileceğiz.


O halde¸ hesap günü gelmeden muhâsebemizi iyi yapalım¸ Yaradan Rabbimizle muhâsemeye girmeyelim. Muhâsebe eden kazanır¸ muhâseme eden ise kaybeder.



Dipnot



 


1. 18/Kehf¸ 45.


2. 54/Kamer¸ 42.


3. 59/Haşr¸ 23.


4. 1/Fâtiha¸ 4.


5. 54/Kamer¸ 54-55.

Sayfayı Paylaş