AĞLAYAN ŞEHİR ŞAM!

Somuncu Baba

"Unutmamak lazım ki¸ şehirlerin en zalim yöneticileri¸ ona bir şeyler katmadan onun itibarını kemirerek ayakta duranlardır. Ancak¸ bu saltanat¸ o insanların ikbal sınırlarıyla çevrilidir. O koltuğu bıraktıkları gün¸ şehirler hürriyetlerine kavuşmuş olurlar."


Şam¸ İslâm tarihinin olduğu kadar Türk tarihinin de önemli işaret noktalarından birisidir. Onun Hz. Nuh (a.s.)'un oğlu Sam tarafından kurulduğu yolundaki rivayet¸ adıyla da örtüşüyor gibi gelmektedir bize. ‘Sam'ın zamanla ‘Şam'a dönüşmesi hiç de şaşılacak bir şey değildir. Hz. Ebu Bekir (r.a.)'in halifeliği sırasında¸ değişik tarihlerde buraya üç ayrı ordu göndererek (13/634) fethini gerçekleştirmesi¸ bir yıl sonra Hz. Ömer (r.a.)'in yine bu bölgeye gönderdiği iki seferle şehri tamamen Müslümanlaştırması¸ Şam'ın tarihî kimliğinin¸ asıl kimliğinin ruhaniyetini ifade eder. Ne acıdır ki¸ böyle bir fetih hadisesine rağmen¸ buradaki Müslümanların iktidar kavgası¸ o yıllardan başlayan bir talihsizliğin fitilini ateşlemiş oldu. Hz. Muaviye'nin ayrı bir devlet kurarak Şam'ı başkent yapması¸ İslâm siyasî tarihinde ilk kırılmanın önemli işaretlerinden birisidir.


İslâm'ın dışa açılımındaki ilk hedef noktalarından birisi Şam olmuştu. Şam'ın İslâmlaşması¸ Arap coğrafyasının bütünüyle yeni bir kimliğe yönelmesi demekti. Bilal-i Habeşî (r.a.)¸ bu şehrin sokaklarında yankılanan o büyüleyici ve iç titreten sesiyle ilk ezanı okuduğunda¸ şehrin şahsiyeti gömlek değiştirmiş ve kendi yeni ve kalıcı kimliğinin rengine bürünmüştü. Bu rengi Şam halkının aidiyetine dönüştüren ise Selahaddin Eyyubi olmuştu. Kanlı Haçlı saldırılarında¸ şehri koruyarak küfrün çizmesinde ezdirmemişti. Bu iki İslâm büyüğünün burada yatıyor olmasından olacak ki¸ Hıristiyanlar ‘Mesih'in¸ bazı Müslümanlar ise ‘Mehdi'nin Şam'da insanlığı yeniden irşada döneceklerine inanmışlardır.


Şam'ın hep handikaplarla¸ iç boğuşmalarla dolu tarihine baktığımızda¸ Fâtimîler¸ Eyyûbîler¸ Abbasîler¸ Zengîler¸ Kölemenler¸ Moğollar¸ Memluklar¸ İlhanlılar¸ hep bu topraklar üzerinde birbirleriyle didişip durduklarını görürüz. On asra yakın bu iç boğuşmalar kanın ve gözyaşının bu şehrin ana rengi haline gelmesine sebep olmuştur. Şam¸ dolayısıyla Suriye¸ 1516'da Yavuz Sultan Selim'in fethiyle Osmanlı toprağına dönüşmesinden sonra¸ 1920 yılında Fransızların işgal edeceği tarihe kadar¸ iç isyanlarla pek de huzurlu sayılmayan¸ yeni bir döneme daha girecektir. Hatta bu de yetmeyecek¸ bağımsızlığına kavuştuğu 1946 yılına kadar Fransız¸ Avusturalya ve İngilizlerle boğuşacak ve yüz binlerce evladını kayıp verecektir.


Yürek Sızısını Doğuran Bir Ana Gibi


Bir şehrin üzerinde bunca zaman bela bulutları niye dolaşır? Bize göre¸ İslâm tarihinin en trajik olaylarından birisi olan Kerbela'dır. Kerbela dramı¸ o yıllarda bu şehir halkının vaadinden dönmesinin sonucunda ortaya çıkan bir hadisedir. Eğer Kûfeliler¸ Hz. Peygamber (s.a.v.)'in torunu Hz. Hüseyin (r.a.)'e verdikleri sözü tutsalardı¸ taahhütlerinden dönmeselerdi¸ büyük ihtimalle ‘Kerbela Vakası' yaşanmayacaktı. Galiba bu şehir böyle bir yürek sızısını doğuran bir ana gibi¸ gözyaşlarını asırlardır ufuklarında saklayarak bugünlere geldi. Bugün de kendi insanını boğazlayan bir anlaşılmaz otorite çılgınlığının mekânına dönüştü.


Unutmamak lazım ki¸ şehirlerin en zalim yöneticileri¸ ona bir şeyler katmadan onun itibarını kemirerek ayakta duranlardır. Ancak¸ bu saltanat¸ o insanların ikbal sınırlarıyla çevrilidir. O koltuğu bıraktıkları gün¸ şehirler hürriyetlerine kavuşmuş olurlar. Bugün Şam da öyledir. Çünkü Şam demek¸ Suriye demektir. Şam demek¸ klasik kültürün menşeine sahip olmak demektir. Şam demek trajedi demektir. Bunun içindir ki¸ dün olduğu gibi bugün de Şam yaralıdır¸ yanıktır¸ hüzün içindedir. Bugün Şam¸ sürüklendiği talihsizliğin sızısıyla kavrulmaktadır. Bir ülkeye başkent olmak¸ o ülke insanının ana şehri olmak demektir. Bugün nüfusunun yarısını toprağından atan bir ülkenin ana şehri¸ nasıl ağlamasın bu evlatlarına? Dışardan düşmanı anlarsınız¸ o gelir yakar yıkar gider. Fransızların¸ çeyrek asır¸ bu şehirde kalıp sonra arkalarına bakmadan defolup gittikleri gibi… Ancak içeriden düşmanını koynunda besleyen bir şehrin çaresizliği gözyaşından başka ne doğurabilir ki? Çünkü onun ihtirasını yok edemezsiniz!


Kaynaklar onu¸ dünyanın tarihi bilinmeyen ‘en eski şehri' olarak tanıtır. Dün ona; ‘El Fahya/Güzel Kokan' şehir unvanını takanlar¸ acaba bugünkü halini görseler¸ kan kokusu¸ kin kokusu arasında bunalan bu şehre yine o sıfatı verebilirler miydi?


Şehirleri insanlar kurar. Onu imar edip geliştiren¸ anıtlaştıran da insanlardır. Onu aynı zamanda insanlar yıkar¸ yok eder. Tarihin çöplüğüne bakın¸ insanlar eliyle kıyıma uğrayarak terkedilmiş nice şehirler vardır. Bu şehirler¸ kendi medeniyetlerinin sırlarıyla gömülüp gitmişlerdir. Bugün Şam da buna doğru mu sürükleniyor acaba? Acaba¸ Haçlı Seferleri'nin tahribatından daha derin yaralarıyla mı sızlanıyor Şam? Şam'ın gözyaşı geleceğin karanlık günlerini aydınlığa doğru yıkayabilecek mi acaba?

Sayfayı Paylaş