VARLIĞININ SONU BULUNMAMASI VASFIYLA KÂİNATIN GERÇEK SAHİBİ EL-VÂRİS

Somuncu Baba

El-Vâris¸ Arapça'da “virs (virâset)” kökünden türemiş bir sıfat olarak¸ ölünün malını mülkünü edinmeye hak kazanan kimse demektir. Yüce Allah'ın güzel isimleri arasında yer alan el-Vâris ise¸ bir âyette şöyle anlatılır: “Şüphesiz biz diriltir ve biz öldürürüz. Ve her şeye biz vâris oluruz.”


El-Vâris¸ Arapça'da “virs (virâset)” kökünden türemiş bir sıfat olarak¸ ölünün malını mülkünü edinmeye hak kazanan kimse demektir. Yüce Allah'ın güzel isimleri arasında yer alan el-Vâris ise¸ bir âyette şöyle anlatılır: “Şüphesiz biz diriltir ve biz öldürürüz. Ve her şeye biz vâris oluruz.”1


Yüce Rabb'imiz vârislerin en hayırlısıdır. Her şey yok olduktan sonra sadece O'nun Zat'ı ebedî kalacaktır. Bütün işler¸ sonuçta O'na dönecektir. Nitekim bir âyette şöyle buyrulur: “Yeryüzüne ve onun üzerindekilere ancak biz vâris oluruz. (Her şey gider¸ biz kalırız). Onlar ancak bize döndürülürler.”2 İşte bu anlamda tek ve mutlak vâris olan¸ Yüce Allah (c.c)'tır. Mahlûkât yok olduktan sonra varlığı ebedî olan ancak O'dur. Yaratılmış her şey ölümlüdür. Ölümlü varlıkların elinde bulunan dünyalıklar ise¸ geride kalacaktır. Bu bağlamda her şeyin sahibi ve vârisi Yüce Allah'tır. İnsan Yaradan'ın el-Ganî ve el-Mâlik'liği yanında bir hiçtir. O vermese biz nereden mal-mülk sahibi olacağız?


Her Şeyin Vârisi Yüce Allah'tır.


Öte yandan¸ bizim vârisliğimiz anadan-babadan kalan ve nihâyetinde Yüce Allah'ın verdiği bir emânet olan mala dayanır. Allah'ın vârisliği ise¸ hiç kimseden mîrâs kalmamıştır. Çünkü her şeyin sahibi ve mâliki O'dur. Varlığın tamâmı Allah'a aittir. Fakat O¸ bazı eşyâyı mülk olarak kullarına lütuf yoluyla vermiştir. İnsan vefat ettiği zaman¸ sahip olduğu bütün mülk¸ varlığın ilk sahibi olan Allah'a döner. Nitekim bir âyette şöyle buyrulur:


“O gün onlar (kabirlerinden) meydana çıkarlar. Onların hiçbir şeyi Allah'a gizli kalmaz. Bugün hükümranlık kimindir? Kahhâr olan tek Allah'ındır.”3 Evet¸ bu soruyu soran ve cevaplandıran da O'dur. İnsan sahip olduğu dünyalıklar karşısında böbürlenip şımarmamalıdır. Böyle tefessüh etmiş bir ahlak sahibinin sonu iyi olmaz. Kaldı ki¸ böyle bir tavır “müstağnîlik”tir. Müstağnîlik ise¸ insanın kendisini Allah'a ihtiyaç hissetmemesi demektir. Maalesef¸ bugün Müslümanların geldiği çıkmaz budur. Bu bağlamda Müslümanların günümüzde imtihânı¸ dünyevîleşme şeklinde cereyân etmektedir. Çünkü dünyevîleşme¸ cenneti yeryüzünde arama çabası; insanın gözünü ilâhî olandan salt bu dünyaya çevirmesi ve Allah inancını unutmasıdır. Bu durum¸ âhiret gününe imanı olabildiğince zayıflatır. Dünya merkezli bir ebedîlik (huld) düşüncesini kışkırtan dünyevîleşme¸ insanı daha çok zevk peşine sürükler ve tutkulara yönlendirir. Özde dünyevîleşmenin böyle bir çekiciliği vardır. İnsan İlâhî hikmet ve irfandan koptuğu anda dünyevîleşmenin meydana getirdiği câzibe alanının dışına çıkamaz. Kur'an-ı Kerim'de bu kavrama¸ ölümsüzlük/ebedîlik¸4 yok olmayacak bir mülk arayışına girme¸5 Allah'ı unutma¸6 dünyayı ahirete tercih etme7 gibi farklı kelime ve ifadelerle atıfta bulunulur.


Günümüzde¸ dünyevîleşme olgusu¸ Müslüman kimlikleri derinden etkilemektedir. Dünyevîleşmenin göstergeleri olarak tüketim zâfiyetinin artması¸ cinsiyet rollerinde farklılaşma¸ tesettür defileleri¸ moda ve markaya düşkünlük¸ açgözlülük¸ seküler ahlâk anlayışı¸ aile yapılarında sarsılma¸ aşırı konformizme özenme¸ gizli evliliklerde artış¸ dizboyu israf¸ din dilinin ticarileştirilmesi sayılabilir. Ayrıca kitlesel boyutta meydana gelen bu değişim; “ben” merkezciliği ve “sahip olma” güdüsünü kamçılamakta¸ mevcut durum¸ helâl ve haram duyarlılığını zayıflatmakla birlikte¸ bireyselleşmeye bağlı olarak yalnızlaşmayı hızlandırmaktadır.


Müslümanların dünya tasavvuru yeniden ele alınmalıdır. Sûfîler¸ dünyâyı¸ “Seni Allah'tan uzaklaştıran şeydir.”8 şeklinde tanımlamışlardır. İslâm dini¸ kirli ve günahkâr bir varlık olarak “dünyâ”yı dışta¸ yani eşyanın maddesinde değil¸ içte yani ilgi tarafında arar. Bir hadiste denildiği üzere: “Her ne şey ki seni Rabb'inden çekip kendisi ile meşgûl ederse dünyâ odur.” Öyleyse¸ uzağında durulması gereken bir süflî varlık olan ‘dünyâ' varsa¸ o içimizde aranacak demektir. İlgi tarafı ile arada gerektiği kadar bir temas boşluğu bırakmaya özen gösterdikten sonra¸ dış görüntüleri olarak mal-mülk tarafı ile ilişki kurmanın herhangi bir sakıncası yoktur. Dünyâ içimize hükmetmeye kalkmadıkça yiyecek¸ içecek¸ giyecek olarak madde tarafının haram kılınması için bir sebep yoktur: “De ki: Allah'ın kulları için çıkardığı zîneti ve temiz-hoş rızıkları kim haram etmiştir?”9 Evet¸ bu âyetten anlaşılıyor ki¸ uzağında durulması istenen kirli ve günahkâr “düny┸ kişiyi Allah'tan alıkoyan yöndür. Yoksa “Kadınlar¸ oğullar¸ yüklerle altın ve gümüş¸ salma atlar¸ davarlar¸ ekinler…”10 değildir. Bunların hepsi¸ elbette dünyâ malıdır. Fakat hepsi de¸ dikkat edilsin¸ kadın¸ oğul¸ altın ve gümüş vs. oldukları için değil¸ hizmetine koşuldukları dünyâ hayatının türlü ihtiraslarını karşılama sıfat ve yeteneğine sahip nesneler oldukları için kirli ve günahkârdır.


Güçlü bir âhiret inancıyla donanmayan insanlarda servet¸ dinî hassasiyetleri zayıflatmaya vesîle olmaktadır. Nitekim şu âyetlerde bu husus açık bir şekilde dile getirilir: “Mal toplayarak onu tekrar tekrar sayan¸ diliyle çekiştirip alay eden kimsenin vay haline! Malının kendisini ölümsüz (ahlede) kılacağını sanır.”11 Hâlbuki Kur'an'a göre¸ dünyâ hayatını tek hayat olarak görmek inkârcılıktır: “Onlar¸ hayat ancak bizim şu dünyâ hayatımızdan ibarettir¸ biz bir daha dirilecek değiliz derler.”12


Sâlih Kulların Vârisliği Rahmettir.


İslâm'da dünya kurmak vardır. Çünkü burası¸ âhiretin üretim mekânıdır. Bütün güzellikler burada kazanılacaktır. Bu bağlamda¸ Müslümanlar yeryüzüne vâris olmalıdırlar. Yüce Yaratıcı¸ dilediği kimseleri yeryüzüne vâris kılacağını şöyle belirtir: “Mûs⸠kavmine dedi ki: Allah'tan yardım isteyin ve sabredin. Şüphesiz ki yeryüzü Allah'ındır. Kullarından dilediğini ona vâris kılar. Sonuç (Allah'tan korkup günahtan) sakınanlarındır.”13 Demek ki¸ yeryüzüne vâris olmanın anahtarı¸ takvâya dayalı bir dindarlıktan geçmektedir. Eğer Müslümanlar¸ helâl ve haram duyarlılığına sahip olur¸ Allah'a karşı sorumluluklarını bihakkın yerine getirirlerse¸ Yüce Allah¸ yeryüzüne onları vâris kılacaktır. Bu¸ O'nun mü'minlere bir va'didir:


“Allah¸ onların yerlerine¸ yurtlarına¸ mallarına ve ayak basmadığınız topraklara sizi mîrâsçı yaptı. Allah'ın her şeye gücü yeter.”14


Âhirette mü'minlerin meskenleri¸ onların mîrâslarıdır: “Kullarımızdan takvâ sahibi kimselere verdiğimiz/mîrâs¸ cennet¸ işte budur.”15


Netice olarak¸ her ne kadar Kur'an-ı Kerim'de Cenâb-ı Hakk'ın el-Vâris ismi¸ müfret kalıbında geçmese de çoğul kalıbında kullanılmaktadır. 15/Hicr¸ 23. âyetle birlikte¸ Zekeriyâ (a.s)'dan söz edilen şu âyet de buna delildir: “Zekeriyyâ'yı da (an). Hani o¸ Rabbine şöyle niyaz etmişti: ‘Rabbim! Beni yalnız bırakma! Sen¸ vârislerin en hayırlısısın.' (Her şey sonunda senindir).”16


Yüce Allah'ın el-Vâris ismi¸ hayat¸ ehâdiyet¸ samediyet¸ kudret¸ kibriy⸠melik¸ azamet gibi O'nun Zât sıfatlarına delâlet eder.


Kim Cenâb-ı Hakk'ın her şeye vâris olduğunu bilirse¸ o kimseye¸ huşû ve tevâzu sahibi olmak bir vecîbedir. Dünyevî mîrâs konularında Allah'tan korkan bir kimse¸ vârislerden hiçbir kimseye haksızlık yapmaz. Mîrâsın gerçek sahibinin Allah olduğunu bilir ve geriye kalan malların mîrâs hukukuna göre paylaşımı konusunda düzgün iş yapar. Nitekim bu kimseler hakkında Kur'an-ı Kerim'de şöyle bir övgüden söz edilir: “İşte asıl bunlar vâris olacaklardır. (Evet) Firdevs'e vâris olan bu kimseler¸ orada ebedî kalıcıdırlar.”17


 


Dipnot



1 15/Hicr¸ 23.


2 19/Meryem¸ 40.


3 40/Mü'min¸ 16.


4 104/Hümeze¸ 2-3.


5 20/Tâh⸠120.


6 20/Tâh⸠126.


7 14/İbrâhîm¸ 3.


8 İsfehânî. Hılye¸ IX¸ 264.


9 7/A'râf¸ 32.


10 3/Âl-i İmrân¸ 14.


11 104/Hümeze¸ 1-3.


12 Bkz. 6/En'âm¸ 29; 7/A'râf¸ 51; 23/Mü'minûn¸ 37; 45/Câsiye¸ 24; 53/Necm¸ 29.


13 7/A'râf¸ 128.


14 33/Ahzâb¸ 27.


15 19/Meryem¸ 63.


16 21/Enbiy⸠89.


17 23/Mü'minûn¸ 10-11.



Sayfayı Paylaş