DÜNYAYA VE GÖNÜLLERE TAHT KURAN OSMANLI ADALETİ

Somuncu Baba

Osman Gazi zamanında¸ Germiyanoğulları Beyliği'nden bir tüccar Osmanlı topraklarındaki bir pazar yerine gelmişti. Pazarın yönetiminden sorumlu kişilere şöyle dedi: “Bu pazarın “bac”ını (ayakbastı vergisini) bana satın.” Yetkili kişilerin tüccara verdiği cevap şu oldu: “Buna karar vermeye bizim yetkimiz yok; varıp hanımız Osman Gazi'ye soralım.” Tüccar ve pazar yerinin sorumluları hep beraber Osman Gazi'nin huzuruna geldiler. Durumu ve yapılan teklifi padişaha sundular.


Osmanlı'yı var eden¸ ayakta tutup asırlarca üç kıta ve yedi iklimde hükümran kılan temel direklerden biri de adaletli olmasıydı. Osmanlı¸ bir kanun¸ nizam ve adalet devletiydi. Padişahlar hukuka saygı duyarlar ve adaleti icrada kılı kırk yararcasına titizlik gösterirlerdi. Sanılanın aksine padişahların ağzından her çıkan¸ kanun değildi veya hak ve adalet padişahın iki dudağı arasından çıkana göre tesis edilmiyordu. Fransız İhtilali öncesinde Kral 16. Louis'nin dediği; astığım astık kestiğim kestik¸ ben ne dersem olur; ağzımdan çıkan kanundur anlamına gelen “Ben kanunum¸ ben devletim!” anlayışı Osmanlı'da yoktu. Kanunları uygulamada¸ hak ve adaleti ikamede keyfîlik¸ sorumsuzluk ve hesap vermemezlik söz konusu değildi. Şer-i Şerif'e¸ yani kaynağını dinden alan kanuna bağlılık ve hukuka saygı padişahların hem şiarı hem de vazifesiydi.


Günümüzde geçerli olan “hukukun üstünlüğü”¸ “hukukî güvence” gibi modern kavramlar¸ Osmanlı'da tam anlamıyla hüküm ferma idi. Orhan Gazi'nin ağzından çıkan şu söz¸ çoğumuza yabancı gelmeyecek¸ hemen günümüzde sıkça duyduğumuz versiyonunu hatırlatacaktır: “Adaletin en kötüsü¸ geç sonuçlananıdır. Sonunda hüküm isabetli de olsa¸ geciken adalet zulümdür.” Keza¸ Sultan III. Mustafa'nın mütemadiyen tekrarladığı şu sözün benzerlerini de hâlihazırda çok defa duyuyoruz: “Bir memleketin hukukçusu bozulursa¸ adaleti de bozulur. Adalet olmayan memlekette ise dirlik ve düzen kalmaz!” Burada yer vereceğimiz¸ Osmanlı tarihinden seçtiğimiz¸ yaşanmış¸ ilginç adlî ve hukukî vakalarla konuyu açmaya ve müşahhaslaştırmaya çalışalım.


Temellerdeki “Helal” Düstur


Osman Gazi zamanında¸ Germiyanoğulları Beyliği'nden bir tüccar Osmanlı topraklarındaki bir pazar yerine gelmişti. Pazarın yönetiminden sorumlu kişilere şöyle dedi: “Bu pazarın “bac”ını (ayakbastı vergisini) bana satın.” Yetkili kişilerin tüccara verdiği cevap şu oldu: “Buna karar vermeye bizim yetkimiz yok; varıp hanımız Osman Gazi'ye soralım.” Tüccar ve pazar yerinin sorumluları hep beraber Osman Gazi'nin huzuruna geldiler. Durumu ve yapılan teklifi padişaha sundular.


Osman Gazi¸ tüccara şunu sordu: “Bac nedir?” Tüccar cevap verdi: “Pazara gelen her tüccardan¸ ticaret yapsın ya da yapmasın¸ kazansın ya da kazanmasın¸ alınan vergidir. Bir tür ayakbastı parasıdır efendim.” Osman Bey'in verdiği karşılık şu oldu: “Senin bu pazardaki tüccarlarla bir alış-verişin mi var ki¸ vergi alırsın?” Tüccar da şöyle cevapladı: “Han'ım¸ bu töredir. Bütün devlet ve beyliklerde vardır. Tüm padişah ve beyler alırlar.” Osman Gazi tekrar sordu: “Allah mı buyurdu¸ yoksa beyler kendileri mi koydular?” Kurnaz tüccar¸ fikrinde ısrar etti: “Töredir Han'ım¸ çok eski zamanlardan beri vardır bu âdet… Pazara ayak basan her tüccar bir şey öder.”


Osman Gazi¸ tüccarın verdiği cevaplardan memnun kalmadı¸ hatta biraz hiddetlendi. Ardından ayağa kalktı ve azarlayıcı bir ses tonuyla tüccara son kararını bildirdi: “Bre adam¸ var git; artık söz söyleme¸ sana bir zararım dokunur. Bir daha da böyle bir teklifle karşıma çıkma. Senin dediğin¸ haksız kazanca girer. Bir kişinin helalinden kazandığı malı-mülkü başkasının olur mu? Onda benim ne hakkım olabilir?” Sonra¸ orada bulunan topluluğa şöyle emretti: “Her kim¸ pazara bir yük getirir ve satarsa¸ iki akçe (gümüş para) versin. Ama hiçbir şey satamazsa¸ hiçbir bedel ödemesin. Kim bu kanunumuzu bozarsa¸ Allah da onun dünya ve ahiret hayatını bozsun!”1


Padişah Nasihatlerinde Adalet


Padişahların vefatlarından önce tahtın vârisine ettikleri nasihat ve vasiyetlerde dikkat çektikleri hayatî noktalardan biri de devlet mülkünün ve hâkimiyetin bekası için mutlak surette âdil olmaları ve memlekette adaleti tesis etmeleriydi. Hayatını¸ kurduğu Osmanlı Devleti'nin temellerini sağlamlaştırmaya ve parlak bir istikbale kavuşturmaya adayan Osman Gazi fani âleme veda ederken oğlu Orhan Gazi'ye âdil idareci olmaktan uzaklaşmamasına dair şu sıkı öğütlerde bulunmuştu: “Hiç kimsenin malına mülküne dokunma. Hak sahiplerine haklarını ver¸ lâyık olanlara ihsan ve ikramlarda bulun ve ailelerini gözet. Allah'ın hakkını ve kullarının hakkını gözet. Daima adalet ve insaf üzere bulun. Âlemi adaletle şenlendir. Zulme meydan verme.”


Orhan Gazi de ölmeden evvel oğlu Murad'ı yanına çağırarak benzer ikazları dile getirmişti: “Sana nasihatim olsun ki¸ halkını koru ve onlar için çalış. Her işte adaleti gözet. Bu mülk ile kesinlikle gururlanma. Şeriat yolundan asla ayrılma. Mademki saltanat sahibi oldun¸ o zaman memleketinde daima adaletli ol. Âlemin nizamını temin et ki saltanatın da daim olsun.”


Sultan II. Murad ise¸ Peygamberimiz'in övgüsünü kazanmış geleceğin Fatih'ini yetiştirmek için Şehzade Mehmed'e¸ büyük dersler ve derin manalarla dolu¸ altın kıymetindeki şu nasihatleri etmişti: “Ey oğlum! Adaletten hiç ayrılma! Çünkü Allah âdildir ve âdil olanı sever. Bir bakıma sen O'nun yeryüzündeki temsilcisisin. O¸ sana lütuflarda bulunmuş ve kullarının başına komutan eylemiştir¸ bunu unutma. Ey oğul! Padişahlar¸ ellerinde terazi tutmuş kimselere benzerler. Asıl padişah odur ki¸ elindeki teraziyi doğru tuta. Padişah olunca teraziyi doğru tutmanı tavsiye ederim. O zaman Yüce Allah da senin hakkında hayır diler¸ seni kendisinin sevdiği güzel insanlardan kılar.”2


Halkın Malını Müsadere Edemeyiz!


Sultan II. Murad zamanına kadar Osmanlıların¸ fetihlerden elde edilen ganimetler¸ bağlı devlet ve beyliklerden alınan vergiler ve madenlerden elde edilen kazançlar dışında başka gelirleri yoktu. Durum böyle olunca¸ devlet zaman zaman parasız kalabiliyor¸ seferlere çıkmak güçleşebiliyordu.


Bir gün Fazlullah Paşa¸ II. Murad'ın Veziriazam Çandarlı Halil Paşa'dan borç para istediğini görmüştü. Padişah'ın bu davranışından üzüldü ve şöyle dedi: “Sultanım! Padişahın vezirlerden ya da şundan bundan para istemesi yerinde olmaz. İzin verirseniz bir hazine oluşturulsun ve oradan size ve saraya ödenek ayrılsın.” Padişah'ın cevabı gecikmedi: “Bu parayı nereden ve kimden toplayacaksın?” Paşa'nın cevabı hazırdı. Pek de ince elenip sık dokunmayan bir teklif sundu: “Sultanım¸ bu memlekette çok zenginler var. Bir fermanla bazılarından bir miktar mal toplamak mümkündür.”


Sultan Murad¸ vezirinin teklifi karşısında dehşete düştü. Çok kızdı ve teklifi hemen reddetti. İşaret parmağını Fazlullah Paşa'ya yönelterek¸ Osmanlı'nın diğer devletlerden farkını ortaya koyan şu sözleri söyledi: “Sen ne teklif ettiğinin farkında mısın Fazlullah Paşa? Bize ve bizim askerimize helal lokma lazım. Bizim askerimizin boğazına helal lokma gitmez de onun bunun hakkı girerse¸ bu askerle Allah yolunda cihat meydanında nasıl harp eder¸ nasıl zafer kazanırız? Haram üzerine kurulan devletin ayakta durma imkânı var mıdır?”


Benzer bir hâdise¸ Yavuz Sultan Selim devrinde de vaki oldu. Mısır seferi sırasında¸ ordunun paraya ihtiyacı had safhaya varmıştı. Defterdar bunu gidermek amacıyla padişaha şöyle bir teklif tezkeresi yazdı: “Hazine-i Hümayun'daki akçe darlığını gidermek için bir fırsat zuhur etmiş; Şam'daki zengin Çerkez ümerasından biri vefat etmiştir. Müteveffa¸ altı aylık bir oğlanla külliyetli miktarda miras bırakmıştır. Çocuğun katli ve bu meblağın hazineye devri hususunda ferman padişahımındır.” Bunu okuyan Yavuz¸ mektubun altına şu manidar satırları nakşetti: “Bak benim defterdarım. Biz buralara¸ halkın malını müsadere için değil¸ onları rahat ve huzura kavuşturmak için geldik. Müteveffaya rahmet¸ malına bereket¸ oğluna afiyet¸ gammaza lânet…”3


Allah'ın adını ve dinini yaymak ve dünyaya hâkim kılmak için mücadele eden bir devlet ve ordusu¸ tabiî ki padişahı¸ komutanı¸ ordusu ve milleti ile Allah'ın emirleri çerçevesinde¸ helal dairede yaşamalı ve hareket etmeliydi. Devleti kuran ve amacını belirleyen Osman Gazi'nin de dediği gibi¸ bu kutsal davaya hizmet eden bir devlete ve orduya¸ haksız yere insanlara zulmetmek¸ onları sömürmek¸ kazançlarını ve mallarını yağmalamak ve “haram yemek” asla yakışmazdı. O yüzden¸ helal düşünce ve gayelerle temelleri atılan Osmanlı¸ helal çizgide yükselişini sürdürmeli ve yoluna devam etmeliydi. Ancak bu şekilde yüzyıllarca varlığını sürdürebilir¸ Allah'ın hoşnutluğunu kazanabilir ve insanların gönüllerinde taht kurabilirdi.



Padişaha Bile İmtiyaz Tanımayan Hukuk


Sultan Mehmed¸ Fatih Camii yapılırken iki mermer sütunu üçer arşın fazla kesip kısaltan Rum Mimarbaşı İpsilanti Efendi'nin ellerini kestirmişti. Mimar¸ Fatih'in aleyhine dava açtı. Hükümdar ile Rum mimar mahkemelik oldu. Mahkeme çağrısı Fatih'e ulaşınca Fatih¸ gurura kapılmaksızın bu çağrıya icabet etti. İstanbul Kadısı Hızır Çelebi'nin huzuruna çıktı¸ usulü bilmediğinden başköşeye geçmek istedi. Ama kadı tarafından hemen uyarıldı: “Oturma Beyim! Davacınla kanunen yüzleşip onunla aynı şekilde ayakta dur!” Kadı¸ haksız ve kanunsuz el kestirdiği için Fatih'in de ellerinin kesilmesine hükmetti. Fatih kararı sessizce dinlerken¸ mimar ağlamaya başladı. Sonra yere diz çökerek şöyle dedi: “Davamdan vazgeçtim!”


Bunun üzerine Padişah¸ günde 10 akçe tazminat vermeyi severek kabul etti. Hatta tazminatı kendi isteğiyle 20 akçeye çıkardı. Ayrıca iyi bir ev vermeyi¸ masraflarını karşılamayı da onayladı. Bu olaydan ve Osmanlı'nın cümle varlığı şefkat ve merhametle kucaklayan adaletinden çok etkilenen Rum Mimar İpsilanti¸ hemen orada Müslüman oldu. Herkes salonu terk etti. Sadece kadı ile padişah kaldı. Sultan Mehmed¸ kadıya dönüp şöyle dedi: “Eğer benim padişahlığımdan korkup beni kayırsaydın ve haksız bir karar verseydin¸ vallahi şu kılıçla başını uçururdum!” Kadı Hızır Çelebi ise oturduğu minderi kaldırıp altındaki demir topuzu gösterdi. Sonra padişaha en az onunki kadar muhteşem olan şu tarihî sözleri sarf etti: “Hünkârım¸ sen de padişahlığından gururlanıp mahkemeye saygısızlık etseydin¸ kararı dinlemeseydin¸ billahi şu topuzla başını ezecektim!”4


Osmanlı'nın gecikmeyen ve hakkın yerini bulduğu gerçek adaletinden işte altın bir tablo… Fatih'in¸ kahredici gücüne rağmen¸ adalete olan sonsuz saygısı ve adaletin hükmü karşısında boynunu bükmesi… Osmanlı işte böyle yükseldi ve doruğa çıktı: Kılıç ile kalemin¸ hak ile adaletin gölgesinde…



Yavuz'u Âdil Olmaya Davet Eden Şeyhülislam


Zenbilli Ali Cemalî Efendi¸ Sultan II. Bayezid¸ Yavuz ve Kanunî'ye toplam 23 yıl şeyhülislamlık yapan¸ doğru bildiğini padişah da olsa söylemekten çekinmeyen âlimlerden biriydi. Özellikle tez parlayan ve sert karaktere sahip olan Yavuz Sultan Selim'i etkileyerek yumuşatmayı başarmıştı. Yavuz Selim¸ devlete yararı olanları ödüllendirmeyi bildiği gibi¸ büyük hataları olanları cezalandırmaktan da geri durmazdı; fakat haksız yere asla can yaktırmazdı.


Bir gün Şeyhülislam Zenbilli Ali Efendi¸ Padişahı Edirne'ye uğurladıktan sonra dönüş yolunda¸ elleri bağlanmış 400 kişiye rastladı. Görevli kişilerden ne suç işlediklerini sorduğunda¸ şu cevabı aldı: “Bâzirganlardır (tüccar); Padişah Hazretleri ipek alım-satımını yasaklamıştı. Bunlar emre muhalefet ettiklerinden siyaseten mahkûm edilmişlerdir.” Vaziyetten rahatsız olan Şeyhülislam¸ derhâl geri döndü ve Yavuz'a yetişti. Hemen kendisini hesaba çekti: “Birtakım adamları bağlamışlar; eğer amaç onların öldürülmeleri ise¸ bu Allah katında helal değildir.” Beklemediği bu çıkış ve söz karşısında Padişah öfkelendi¸ şu suali yöneltti: “Ey Mevla'mız¸ âlemin nizamı için âlemin üçte birinin katli helal değil midir?” Şeyhülislam'ın cevabı şöyle oldu: “Helaldir; ancak şu şartla ki¸ dünyanın işleri karışıp da büyük fitne olunca; hâlbuki şimdi öyle bir durum söz konusu değildir.” Yavuz¸ yeni bir sual daha yöneltme gereği duydu: “Benim emrime muhalefetten daha büyük fitne olur mu?” Zenbilli Efendi¸ sorunun cevabını korkmadan verdi: “Bunlar Sultan'ın emrine muhalefet etmemişlerdir. Zira sen bu konuda onları yetkili kılmışsın. Bu her çeşit ticarete zımnî (dolaylı) izindir.”


Cevaptan hoşnut kalmayan Padişah hiddetlendi ve sesini yükselterek şöyle dedi: “Ben sana demiştim; saltanata itiraz etmek senin vazifen değildir.” Zenbilli de aynı hiddet ve vakarla karşılık verdi: “Bu¸ manevî sorumluluk gerektiren bir meseledir. Buna karışmak benim vazifemdir.” Ardından selam vermeden Padişahın huzurundan ayrıldı. Şeyhülislam'ın bu hâli ve uyarısı Padişahı etkiledi. Hukuka saygılı olan Yavuz¸ kararını gözden geçirdi; Şeyhülislamı haklı bularak 400 tutukluyu affetti.


Padişah ile Şeyhülislam Zenbilli arasında geçen buna benzer başka bir olay da şudur: Bir gün Yavuz¸ hazine muhafızlarından 150 kişinin öldürülmesini emretmişti. Şeyhülislam bunu duyunca¸ derhâl¸ toplantı hâlindeki Divan-ı Hümayun'a çıktı. Padişahın huzuruna geldi¸ selam verdikten sonra ziyaret sebebini açıkladı: “Şeyhülislamın görevi Padişah'ın ahiret hayatını korumaktır. İşittim ki¸ 150 adamın öldürülmesine emir vermişsiniz. Onların şer'an (dinen/kanunen) öldürülmeleri caiz değildir; affediniz.” Yavuz çok öfkelendi ve kendini şöyle savundu: “Sen saltanat işine karışıyorsun. Bu senin vazifen değildir.” Zenbilli de hiddetli bir şekilde cevap verdi: “Ben senin ahiret işine karışıyorum. Bu benim vazifemdir. Eğer affederseniz¸ kurtuluş bulursunuz. Aksi hâlde büyük bir cezaya çarptırılırsınız.” Hatasını anlayan Padişahın öfkesi yatıştı. Bunu gören Şeyhülislam son sözünü söyledi: “Saltanatınıza layık olan odur ki¸ affettiğiniz bu suçlulara eski görevlerini iade edesiniz.” Yavuz¸ Şeyhülislamın isteğini memnuniyetle kabul etti ve meseleyi tatlıya bağladı: “Görevlerini iade ettim.”5


Kanun ve Kaideler İcra Olundukça…


Yavuz Sultan Selim¸ Mısır seferinden sonra bir gün Veziriazam Pirî Paşa'yı yanına çağırıp şöyle sormuştu: “Her gittiğimiz tarafta fetihler nasip oldu ve emrimize muhalefet edecek kimse kalmadı. Bu vaziyette devletin zevali (yıkılması) ihtimali var mıdır?” Veziriazam Pirî Paşa ise şu hikmet dolu cevabı vermişti: “Cetlerinizin koydukları kanun ve kaideler icra olundukça bu devletin zevali muhaldir (imkânsızdır). Evlatlarınızın hilafeti zamanında akılsız veziriazam tayin olunur ve rüşvet kapıları açılarak mansıplar (vazifeler) ehline verilmezse¸ o zaman bu devletin ihtilali mukarrer (kararlaştırılmış) olur.”


Aynı şekilde Kanunî de zirveye çıkardığı Osmanlı'nın akıbetini zaman zaman hayal eder ve derin düşüncelere gark olurdu. Bu endişesini¸ devrin âlimlerinden Yahya Efendi ile paylaştı ve sordu: “Osmanoğulları'nın akıbeti nasıl olur? Bir gün olur da izmihlale uğrar mı?” Yahya Efendi ise sır ve ibret yüklü şu cevabı verdi: “Bir devlette zulüm yayılsa¸ haksızlıklar ayyuka çıksa¸ işitenler de ‘Neme lazım!' deyip uzaklaşsalar¸ sonra koyunları kurtlar değil de çobanlar yese¸ bilenler bunu söylemeyip sussa… İşte o zaman devletin sonu görünür.”6

Sayfayı Paylaş