BUGÜN AĞLA ÇOCUĞUM

Somuncu Baba

“Çocuk olmadıktan sonra¸ ister genç olsun ister yaşlı¸ aynıdır bizim mevzumuza göre. Çünkü çocuk olmak apayrı bir hâldir. Çocuğun; yaşadığı ayrı bir dünyadır¸ hislerinin membaı farklıdır¸ düşünceleri ledünnidir.”


Çocukluk¸ gençlik ve yaşlılık: Üç ayrı hâl… İnsanoğlunun ömrü boyunca gelip geçtiği¸ uğrayıp soluklandığı üç ayrı duraktır. Belki de üç ayrı seyrangâh… Bir halk türküsünde söylendiği gibi¸ “Aşan bilir karlı dağın ardını” gibisinden; yalnızca aşanın ve geçenin bilebileceği apayrı ruh haletlerinin hâkim olduğu üç ayrı devirdir.


Çoğu şaire ilham kaynağı olmuştur. Bazıları yaşlılıktan bazıları gençlikten başlamışlardır konuya. Kimi için yaşlılık¸ bedenen düşkünlük demekken kimi için bilgi ve birikimin tamamlanmasıdır. Kimi gençliği heybetin¸ gücün ve kuvvetin vücutta zirve yaptığı bir dönem olarak nitelendirirken; kimine göre de gençlik tecrübe yoksunluğudur. Fakat bizim meselemiz ne yaşlılık ne de gençlik. Yalnızca¸ çocukluk…


Çocuk olmadıktan sonra¸ ister genç olsun ister yaşlı¸ aynıdır bizim mevzumuza göre. Çünkü çocuk olmak apayrı bir hâldir. Çocuğun; yaşadığı ayrı bir dünyadır¸ hislerinin membaı farklıdır¸ düşünceleri ledünnidir.


Esasında bizim mevzumuz; çocukluğa duyulan özlemin kâğıda yansıması ve terennümüdür.


Kendi zihin dünyamızda bir mukayese yapalım: Bir tarafa rahatlıkta sınır tanımadığımız çocukluk senelerimizi ve diğer tarafa da ruhumuza diş bilediğimiz¸ dert¸ telaş ve meşgale içinde kaybolduğumuz yetişkinlik senelerimizi koyalım. Bu med cezir elbette ki Cahit Sıtkı Tarancı'nın diliyle: “Şakaklarıma kar mı yağdı ne var? / Benim mi Allah'ım bu çizgili yüz? / Ya gözler altındaki mor halkalar?” cinsinden bedenen yaşlanmışlığa yakınmadan varestedir. Fakat “Her doğan günün bir dert olduğunu / İnsan bu yaşa gelince anlarmış.” minvalinde bir sızlanma olarak nitelendirebiliriz bu muhasebeyi.


Yıllar ilerledikçe insanın derdinin de arttığı aşikârdır. Cahit Sıtkı'nın bahsettiği yaşa geldik mi bilinmez ama her günün ayrı bir dert getirdiği¸ her batan günle birlikte çocukluğumuza yani masumiyetimize bir miktar daha uzaklaştığımız bir gerçektir.


Dünya¸ insanı akl-ı kemâle erdikten sonra tutunması ve karşı koyulması güç olan telaş girdabına çeker. O girdabın içine çektikleri artık bir yarışın içinde bulurlar kendilerini… Bu tehlikeli yarışın ise her ânı acıdır¸ sızıdır ve zulümdür.


İnsan¸ büyürken önce rahatını kaybeder; zira büyümeye ilk adım atılan dar geçitte ilk olarak bunu alırlar insanın elinden. Sonra hürriyetini… O günden sonra çabalasa¸ zorlasa da çocukluğundaki hürriyete kavuşması mümkün değildir.


Ardından¸ uçsuz bucaksız mekânlarda dolaşan hayaller esir olur¸ gerçekleri görmenin verdiği enaniyetin kol gezdiği zihinlerde. Saf¸ tertemiz düşünceler yok olup yerini dalavereler itina (!) ile doldurur. Mana dolu hissiyatlar ise maddeci tutumlar tarafından hor görülerek terk eder ruhu yokluğunu hissettirecek bir hâl ile.


Montaigne¸ “Yaşlanmanın yüzümüzden çok aklımızda buruşukluklar meydana getireceğinden korkarım.” der. İnsan¸ çocukluğunda berrak bir zihinle tertemiz düşüncelere sahipken; yaşlandıkça zihni bulanıklaşarak safiyetini de kaybeder.


Günahsızlığın hafifliği ile hoplayıp zıplarken evvelden¸ omuzlarımıza birçok kusurun ağırlığı çöker yetişkinlik çağımızda; memnu meyveyi tattığımız günden itibaren.


Seneler geçtikçe¸ takvimler¸ saatler ilerledikçe hepimiz değiştik. Değiştiğimizi bize fark ettirmeyecek kadar efsunluydu bizleri başkalaştıran dünya. Bir zamanlar parayı bilmeyecek kadar metadan uzaktık¸ sonrasında para için atılan taklaların altında ezilen kişiliğimizi kaybettik. Vaktiyle¸ Yüce Allah'ın merhameti gönlümüzde tecelli ederken; zamanla benliklerimizi tatmin etmek için kendimizden olanların kanını dökecek kadar değiştik.


Yüreği yanan korkusuzca feryadı basardı¸ uhrevi esintilerin hâkim olduğu çocuklukta. Kocayınca bu duygu da değişerek ayıp yaftasının hâkimiyetine girdi. Ve hâliyle rahatımızı mumla arar olduk¸ “El ne der?” düşüncesi zihinlerimizi işgal edip idraklerimizi sömürdüğünden bu yana.


Doğruluktan taviz vermezdik. Hatta “Çocuktan al haberi!” demişlerdi çünkü çocuk her şeyin en doğrusunu anlatırdı. Fakat büyüdükçe doğruluğumuzu da kaybettik. Tahayyül edilemez yalanlara başvurur olduk.


Çocuk maddeden uzaktır¸ bu nedenle ruhunu dünyevi buhranlar sıkmaz; büyüdükçe dünyaya bel bağlamaya hatta kazık çakmaya başlar¸ dünya işleri için büyük çaba sarf eder. Bir lokma bir hırka anlayışını barındıran bir dünyadan yavaş yavaş uzaklaşıp bize benzemeye başlarlar. Önce zihinlerini¸ gönüllerini ve ruhlarını doldurup bulandırırlar madde ile ardından ceplerini… Ardından¸ ardından…


O masum sabîler bizi taklit ederek dünyayı öğrenmeye başladıklarında böbürlenip iğrenç kahkahalar atarız; hâlbuki bizim onların safiyetini kendimize örnek almamız gerekir. Bu hakikatin çok daha ilerisini bilen ve gören; çocukluktan yetişkinliğe geçilen berzahta gönül gözünü açık tutmayı başarabilmiş büyükler¸ medeniyetimizde–kültürümüzde “çocukların elinin öpülmesi” nezaketinin mimarı olmuşlardır. Ki onlar¸ yani medeniyetimizi inşa edenler; çocuklara kıymet verilmeyen¸ birçoğunun diri diri gömüldüğü bir devirde Efendiler Efendisi'nin çocuğa gösterdiği sevgi pınarından beslenenlerdir.


Sahi¸ siz bir bebeğin uyurken gülmesine hiç şahit oldunuz mu? Peki¸ neden güldüklerini bilir misiniz?


Çocuklar sevilir; çünkü masumdurlar¸ art niyet bilmezler¸ yalansızdırlar¸ ötelerden gelen esintiyi taşırlar… Çocuğa özgü bu hasletleri koruyabilenler de sevilir fakat bunları kaybedenlerin de gönüllerde yerleri zamanla kaybolur.


Çocuğa has masumiyeti kaybedenlerden geriye moloz yığını veya ruh taşımayan¸ demirden müteşekkil¸ robotu andıran bir kalıntı kalır. Bu merhaleye gelindiğinde pişkinlik doruk noktasındadır. Kaybedilen¸ paha biçilemez duygulara ve seciyelere rağmen yaş ilerledikçe dünyevî tecrübeler kazanıldığından dem vurularak şişilecek kadar pişkinleşilmiş ve zihinler bulanmıştır.


Çocukluktan yetişkinliğe geçerkenki en büyük ızdırap da -kanaatimce- hür yaşanılan bir hayattan muhtelif kuralların¸ zorlamaların olduğu¸ ruhumuzun mengeneye alınacağı bir mekâna zorla göç etmektir.


“Keşke çocuk olsaydım!” diye yakınan çoktur. Zira insan özlem duyar ferahlığın hâkim olduğu o günlere ama elinden gelen bir şey yoktur. Bu aşamadan sonra gerek kendimizi rahatlatmak adına gerekse çocuklara verebileceğimiz en manidar öğüt olarak Necip Fazıl Kısakürek gibi; “Bugün ağla çocuğum yarın ağlayamazsın / Şimdi anladığını sonra anlayamazsın…” demekten başka çaremiz yoktur.

Sayfayı Paylaş