HAKİKAT YOLUNA BENDE OLAN AKLIN SAFİYETİ

Somuncu Baba

Akıl¸ varlığın hakikatini idrak eden¸ maddî olmayan¸ fakat maddeye tesir eden basit bir cevher¸ maddeden şekilleri soyutlayarak kavram haline getiren ve kavramlar arasında ilişki kurarak önermelerde bulunan¸ kıyas yapabilen güç şeklinde tanımlanabilir. İnsanın her çeşit faâliyetinde doğruyu yanlıştan¸ iyiyi kötüden¸ güzeli çirkinden ayıran güç olan akıl¸ ahlâkî¸ siyasî ve estetik değerleri belirlemede en önemli fonksiyon olarak görülür.

Akıl¸ varlığın hakikatini idrak eden¸ maddî olmayan¸ fakat maddeye tesir eden basit bir cevher¸ maddeden şekilleri soyutlayarak kavram haline getiren ve kavramlar arasında ilişki kurarak önermelerde bulunan¸ kıyas yapabilen güç şeklinde tanımlanabilir. İnsanın her çeşit faâliyetinde doğruyu yanlıştan¸ iyiyi kötüden¸ güzeli çirkinden ayıran güç olan akıl¸ ahlâkî¸ siyasî ve estetik değerleri belirlemede en önemli fonksiyon olarak görülür.[1]


İnsana Allah'ın bağışladığı en büyük nimet olan akıl¸ aynı zamanda insanı insan yapan ve onu diğer canlılardan ayıran¸ onun her türlü aksiyonlarına anlam kazandıran en önemli haslettir. Kur'an'da 750'den fazla yerde akıl ve düşünmeye yer verilmesi¸ İslâmiyet'in akla verdiği değeri göstermesi açısından önemlidir. Kur'an'a göre insanın düşünmesi[2] ve öğüt alması¸ ibret alması[3]¸ hidâyete ermesi[4]¸ câhillikten kurtulması¸ kalbî körlükten yani basîretsizlikten uzaklaşması[5] için en iyi yardımcı akıldır.[6]


Akıl mürüvvetin ölçüsüdür. Kelâbâzî aklı; akl-ı huccet ve akl-ı mahaccet diye ikiye ayırır. Akl-ı huccet delil olan akıldır. Akl-ı mahaccet ise delil gösteren akıldır. Akl-ı huccet¸ Allah'ın yarattığı doğuştan gelen akıldır. Her bâliğ ve mümeyyize verdiği akıl olup¸ bu sâyede Allah'ın mahlûkatına hücceti tamam olur. Bu akıldan yoksun olan kişi deli¸ çocuk ve hayvanlar gibi mükellef değildir.[7]


Akl-ı mahaccet ise kişinin kendisine verilip ve Allah'ın tabiattaki âyetlerine bakarak terbiye ettiği akıldır. Bu akılla kişi¸ Allah'ın emirlerine tâbi olur¸ onu yerine getirir; nehyettiklerinden de kaçınır. Bunları yapmayanın aklı yok demektir.[8] Bundan dolayı¸ Allah pek çok âyette "akletmezler"¸ "düşünmezler" buyurmuştur. Aklın kemâli¸ ahlâkın güzelliğini; dolayısıyla şehvetlerden ve kötü sıfatlardan uzaklaşmayı gerektirir. Akıl rubûbiyyetin¸ ulûhiyetin¸ yerli yabancı herkesin ve kendi nefsinin hakkını vermeyi gerektirir. Kim Rabbine ibadet ediyor¸ hakka hukûka dikkat ediyor ve kendi nefsinin hakkını veriyorsa mürüvvet sahibidir. Bu sıfatlar da kimde bulunmazsa bu kişiler akıldan yoksun olan hayvanlar gibi¸ hatta daha aşağıdırlar. Dini ve aklı kıt olanın şükrü ve sabrı az olur.[9]


Tasavvufta bilgi edinmenin kaynağı akıl değil kalbdir. Ancak bu durum kalbin akıl karşıtı olduğu anlamına gelmez. Aslında kalb ve akıl iç içedir. Çünkü akletme kalbin bir işlevidir ve düşünceyi üreten aklın kaynağı kalbdir. Metafizik konularda kalbin aklı aştığını söyleyen sûfîler bu konularda kalbin sezgisini esas almışlardır.[10] Mutasavvıfların akla yaklaşımları¸ filozoflarınki gibi salt akıl merkezli bir yaklaşım değildir. Çünkü onlara göre vahiy¸ ilhâm ve duyular da akıl gibi bilgi kaynağıdır. Akıl¸ zât itibariyle sınırlı olduğu için tek başına hakikate ulaşamamaktadır. Bunun için onlar¸ aklın yanına¸ psikolojik yönünü temsil eden kalbi¸ Kur'anî ifadeyle "fuâd"ı koymaktadırlar.[11]


Tasavvufta insanın Allah'a¸ Allah'ın peygamberlerine¸ kitaplarına ve âhirete iman edip iyi işler yapmasını ve Allah'ın iyi bir kulu olmasını sağlayan akıl ziyâdesiyle övülür. Bu amelî/pratik akıldır. Ama metafizik konularda hüküm veren teorik akıl ise Kur'ân'da ağır bir biçimde yerilir.[12]


Bu gerçekten hareketle sûfîler tasavvufî tecrübenin temelde akıl ötesi bir tecrübe olduğunu söylerler¸ dolayısıyla tasavvufî tecrübenin aklî ve mantıkî düzlemde doğrudan anlaşılıp açıklanmasının zorluğuna dikkat çekerler. Çünkü sûfîler aklın metafizik konularda kesin çözüme ulaşamayacağını iddiâ etmektedirler. Diğer metafizik meseleler gibi tasavvufî tecrübenin de akıl ve hissin sınırlarının ötesinde olması tasavvufî tecrübenin¸ aklî ve mantıkî delillerle eleştirilmesi imkânını ortadan kaldırmaktadır. Bu itibarla aklın¸ bütün kompleks yönleriyle varlığı ve metafizik hakikatleri kendi telkinlerine ve mantıkî statüsüne uydurmaya yeltenmesi yerine kendi telkinlerini bu gerçekliklere uyarlaması gerekir.[13]


İbn Sînâ amelî/pratik akıl ve soyut/evrensel akıl diye iki ayrı akıldan bahseder. Pratik akla akl-ı âmile adını verir ve pratik aklın icrâ eden akıl olduğunu söyler. Pratik akıl¸ günlük hayatın pratik yönleriyle ilgilenen; tefrik¸ tahlil¸ ayrıntılara dikkat¸ akıl yürütme gibi işleri üstlenen akıldır. İbn Sînâ soyut/evrensel akla ise akl-ı âlime adını verir ve zihnin kuramsal ve soyut yeteneği olduğunu belirtir. Bütünlüğü kavrama¸ dinî arzular¸ estetik değerler¸ psikolojik ve felsefi mülâhazalar akl-ı âlimenin işlevleridir. Buna göre insan zihninin yaratıcı ifadeleri¸ mânevî ve mistik dışavurumlar soyut aklın göstergeleridirler.[14]


Pratik ve evrensel akıl bütünlüğüne dikkat çeken Frithjof Schuon ise inancı zedelemediği sürece aklın¸ akla muhalif olmadığı sürece inancın güzelliğine dikkat çeker. Sözlerinin devamında Allah'ın her insandan ancak yerine getirmeleri gereken ve yerine getirebilecekleri şeyleri istediğinden¸ ancak akıllı insandan buna ilâve olarak aklını hakikatin hizmetinde kullanmasını talep ettiğinden bahseder. Zira akıl hakikat için vardır ve hakikat vasıtasıyla varlığını sürdürür. O mânevî değerlerin düşünce ile meziyet¸ zihin ile güzellik arasındaki bir dengede yattığından bahseder.[15]


Hakikatin hizmetinde hayâtiyet kazanan aklın¸ akla muhâlif olmayan bir inancın güzelliğine vurgu yapan sûfîler¸ ilk zamanlardan itibaren yegâne amaçlarının¸ ma'rifetullah/Allah'ı bilme olduğunu vurgulamışlardır. "Allah'ı bilme"nin yolu nedir?" sorusu¸ onların yöntemlerini¸ diğer disiplinlerden ayıran bir muhtevâ taşır. Sûfî literatüründe¸ insanı Allah'ın bilgisine ulaştırabilecek iki vasıtadan sıklıkla bahsedilir. Bunlar akıl ve keşif ile elde edilen bilgidir. [16] Hacı Bektaş-ı Veli ise aklın bu işlevini şu şekilde sembolize etmektedir: "İman koyun sürüsü¸ akıl çoban¸ İblis ise kurttur."[17]


Görülüyor ki genelde İslam'da¸ özelde tasavvufta aklın işlevi ve görevi mü'minleri şertların hükümlerine bağlamak¸ hevâ ve hevesleri peşinden gitmelerine mâni olmaktır. Bu esas gayeye sürekli vurgu yapan sûfîler aklın ne olduğundan ziyâde ne işe yaradığın araştırmışlardır.[18]


Makaleme İbrahim Hakkı Erzurûmî'nin şu yerinde tesbitleriyle son vermek istyiyorum: Akıl¸ sâdık bir dosttur¸ her şeyden ibret alır. Olgun insanın aklı çok¸ konuşması azdır. Allah¸ sevdiğine temiz kalp¸ iyi ahlak¸ doğru akıl ihsan eder. Akıl¸ Allah'a hitap vâsıtasıdır. Dünya ve âhiret mutluluğunun sermâyesi ve bir fıtrî nurdur ki hikmet nurlarını aldıkça ışığı artar. Akıl odur ki; nefsi şehvetlerden¸ kalbi şüpheli şeylerden¸ gözü harama bakmaktan meneder ve hepsini Allah'ın huzurunda toplar. Akıl odur ki¸ işlerin sonunu görebilsin¸ kâinâtın defterini okusun. Akıl¸ insânî ruhtur ve hayvânî ruhun binicisidir. Hayvânî ruhsa şehvânî nefistir ve bedenin binicisidir. Akıl ve kalp¸ melekût ve sem⸠gök âlemine mensuptur¸ nurlu ve yüksektir. Beden ve nefis yer (dünya) âlemine mensuptur¸ karanlık ve alçaktır. Akıl¸ yaratıcısının kulu¸ güzel ahlakın sultanıdır. Akıl kalpte nurlu bir gözdür¸ ona muhâlefetin sonu pişmanlıktır. Akıl hak ile batılı¸ doğru ile yanlışı ayıran¸ gönlü parlatan bir nurdur. Akıl âlemin özünde Allah'ın rahmeti¸ her iki cihanda işleri idare eden bir vezîridir. Akıl¸ hayır ve şerri ayıran bir sultan¸ insan kalbinin hayatıdır.[19]


 






[1] Süleyman Hayri Bolay¸ "Akıl"¸ DİA¸ İstanbul 1989¸ c. II¸ s. 238.



[2] 38/Sâd¸ 29; 28/Kasas¸ 51.



[3] 20/Tâh⸠54; 39/Zümer¸ 21.



[4] 2/Bakara¸ 171; 39/Zümer¸ 17-18.



[5] 2/Bakara¸ 172.



[6] Vahit Göktaş¸ Kelâbâzî (ö. 380/990) ve Tasavvuf Anlayışı¸ Doktora Tezi¸ Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü¸ Ankara 2007¸ s. 126.



[7] "Şüphesiz bunda aklını kullanan bir kavim için Allah'ın varlığını gösteren deliller vardır." (13/Ra'd¸ 4); "Yeryüzünde gezip dolaşmadılar mı ki¸ düşünecek kalpleri¸ işitecek kulakları olsun." (22/Hac¸ 46)



[8] "Bu şüphesiz onların akılları ermeyen bir toplum olmalarındandır." (5/Mâide¸ 58); "Bu onların anlamaz bir toplum olmaları sebebiyledir." (5/Maide¸ 58).



[9] Göktaş¸ Kelâbâzî ve Tasavvuf Anlayışı¸ s. 128-129.



[10] Süleyman Uludağ¸ "Kalb"¸ DİA¸ c. XXIV¸ s. 232.



[11] Göktaş¸ Kelâbâzî ve Tasavvuf Anlayışı¸ s. 126.



[12] 6/En'âm¸ 22.



[13] M. Mustafa Çakmaklıoğlu¸ İbn Arabî'de Marifetin İfadesi¸ İnsan Yayınları¸ İstanbul 2007¸ s. 128-129.



[14] Kemal Sayar¸ Sufi Psikolojisi Benliğin Ruhu¸ Ruhun Bilgeliği¸ İnsan Yayınları¸ İstanbul 2000¸ s.16.



[15] Frithjof Schuon¸ Tasavvuf kabuk ve öz¸ ter. Veysel Sezigen¸ İz Yayıncılık¸ İstanbul 2006¸ s. 94.



[16] Abdullah Kartal¸ Abdülkerîm Cîlî –Hayatı¸ Eserleri¸ Tasavvuf Felsefesi-¸ İnsan yayınları¸ İstanbul 2003¸ s. 295.



[17] Hacı Bektaş-ı Veli¸ Makâlât¸ haz. M. Esad Coşan¸ Seha Neşriyat¸ trs.¸ s. 41.



[18] Süleyman Uludağ¸ Tasavvufun Dili 1 Mürşid-Mürid-Yol¸ Mavi Yayıncılık¸ İstanbul 2006¸ s. 44.



[19] Erzurumlu İbrahim Hakkı¸ Marifetname¸ sad. Turgut Ulusoy¸ Elif Ofset¸ 4. Baskı¸ İstanbul 1978¸ s. 80.

Sayfayı Paylaş