DİLEDİĞİNİ DİLEDİĞİ ZAMAN BULAN¸ HİÇBİR ŞEYE MUHTAÇ OLMAYAN: EL-VÂCİD

Somuncu Baba

El-Vâcid¸ “bulmak¸ hiçbir şeye muhtaç olmamak ve idrak etmek” anlamlarına gelen v-c-d kökünden bir sıfat olup¸ “bulmak” demektir. Bir şeyi idrak edip kavramak sadece beş duyu organıyla olmaz. Bazı konular¸ akıl yoluyla da bulunur. İşte Allah'ın ve nübüvvetin tanınıp bilinmesi anlamındaki vecd akıl vâsıtasıyla gerçekleşir. Yüce Allah'ın en güzel isimleri arasında yer alan el-Vâcid¸ hiçbir vâsıtaya ihtiyaç duymaksızın “mücerret bilme” mânâsınadır.

El-Vâcid¸ “bulmak¸ hiçbir şeye muhtaç olmamak ve idrak etmek” anlamlarına gelen v-c-d kökünden bir sıfat olup¸ “bulmak” demektir.  Bir şeyi idrak edip kavramak sadece beş duyu organıyla olmaz. Bazı konular¸ akıl yoluyla da bulunur. İşte Allah'ın ve nübüvvetin tanınıp bilinmesi anlamındaki vecd akıl vâsıtasıyla gerçekleşir. Yüce Allah'ın en güzel isimleri arasında yer alan el-Vâcid¸ hiçbir vâsıtaya ihtiyaç duymaksızın  “mücerret bilme” mânâsınadır.  Zira Yüce Allah¸ yaratıklara mahsus olan el ve ayak gibi organlara¸ âlet ve araçlara sahip olmakla nitelendirilmekten uzaktır¸ münezzehtir. Naslarda İlâhî Zat'a nisbet edilen vücûd¸ vâsıtasız bir bilgi ile bilmek anlamına gelir.[1] Nitekim bir âyette şöyle geçer: “Biz onların çoğunda sözünde durma diye bir şey bulmadık. Ama gerçekten onların çoklarını yoldan çıkmış kimseler bulduk.”[2]


Cenâb-ı Hakk'ın güzel isimleri arasında yer alan el-Vâcid¸ “kendisine darlık¸ yoksulluk ve âcizlik bulaşmayan” anlamları da taşır. Çünkü “darlık¸ yoksulluk ve âcizlik” gibi haller kullara mahsus olan durumlardır. Bu sepeple İlâhî Zat olan Yüce Allah¸ kullara mahsus olan durumlardan müstağnîdir; her türlü yaratılmışlık özelliklerinden uzaktır. Darda kalmışın da yoksul ve âcizin de yegâne sığınağı O'dur. Mutlak anlamda ilticâ edilecek tek makam âlemlerin Rabbi olan Yüce Allah'tır. Dünya hayatında mal¸ servet¸ makam¸ güzellik¸ ilim gibi varlıklı olma diye nitelendirilen hasletlerin insan için bir garantisi yoktur.


Mahrum Olmayan


Vâcid¸ kendisi için lüzumlu olan şeylerin hiçbirinden mahrum olmayan demektir.  Ulûhiyet sıfatları ve bunların kemâli hususunda kendisine gerekli olan her şey¸ İlâhî Zat'ta mevcuttur. Bu itibarla ancak O vâciddir. İnsan¸ kendisine gerekli olan şeylere ulaşmış olsa da bunun yarınlara bir garantisinin olduğu iddia edilemez. Elinde bulunan varlığını her an kaybetme riskiyle karşı karşıyadır. Meselâ insan hâfıza kaybı yaşar¸ bilgisini kaybedebilir. Bir yangın ya da depremde bütün varlığı yok olabilir. Mahrûmiyet insan içindir. Kaldı ki¸ sınırsız arzu sahibi olan bir varlık doyumsuz ve açtır. Kanâat ahlâkı gibi bir ahlâkla beslenmezse¸ açgözlülük hastalığı onu yer bitirir. Akıllı bir mü'min¸ fânî varlıklarına güvenmemelidir. El-Âlim ve el-Ganî olan Allah'ın yanında insanın ilim ve mal sahibi olması denizde bir damla bile değildir. Bu anlamda insan fâkittir. Yitiren¸ elde edemeyen¸ arzusuna ulaşamayandır. O halde¸ Allah'ın dışındaki varlıklar¸ ancak kendilerinden aşağı olanlara nisbetle vâcid olabilirler.[3]


Her ne kadar el-Vâcid ismi doğrudan Kur'an-ı Kerim'de yer almasa da aynı kökten gelen vücûd kavramı değişik âyetlerde fiil kalıplarıyla Allah'a nisbet edilmiştir. Nitekim Kur'an-ı Kerim'de imanla İslâm'ın aynı mânâya geldiğini belirten bir âyette bulmak anlamına gelen vecede fiili Allah hakkında kullanılmıştır:  “Derken orada mü'minlerden (Lût'a inananlardan) kim varsa çıkardık. Fakat orada Müslümanlardan bir ev halkından başkasını bulamadık.”[4] Bu âyet aynı zamanda iman ve İslâm kavramlarının lafız olarak farklı ama mânâ olarak aynı olduğunu ortaya koymaktadır. Mü'min ve Müslüman arasında ayrım yapılmayacağını gösterir. Çünkü iman¸ işin teorik boyutunu¸ İslâm ise¸ pratik boyutunu ifade eder.


 


Sıkıntının Çözümünü Sabırla Bulan


Yine bir başka âyette Eyyûb (a.s.)'ın ailesiyle olan sıkıntılı durumu karşısında sabrından bahsedilir. Karı-koca ilişkileri konusunda örnek gösterilir. Sıkıntılar karşısında öfkelenmeden teennî ile hareket edip sorunları sabırla çözmek gerektiği konusu üzerinde durulur. Bu bağlamda her peygamber mü'minler için “güzel bir model”dir. Bu âyette de Hz. Eyyûb (a.s.)'ın sabır âbidesi olduğuna değinilir ve Yüce Allah tarafından onun sabırlı bir kul oluşu anlatılırken “bulduk” fiilinin fâili olarak Yüce Allah gösterilir: “Gerçekten biz Eyyûb'u sabreden bir kimse olarak bulduk. O ne güzel kuldu. O¸ Allah'a çok yönelen bir kimse idi.”[5] Dikkat edersek bu âyette “bulduk” fiili Allah'a nisbet edilmiştir.


Bir başka âyette de ilâhî ahlâkın farklı boyutlarına işaret edilmektedir. Özellikle şu âyette¸ peygamberlere itâat eden ve günahlarının bağışlanmasını isteyen kimseler Yüce Allah'ı¸ yaptıkları tevbelerini kabul eden ve merhametle muâmelede bulunan olarak bulacakları anlatılır:  “Biz her peygamberi sırf¸ Allah'ın izni ile itâat edilmek üzere gönderdik. Eğer onlar kendilerine zulmettikleri zaman sana gelseler de Allah'tan günahlarının bağışlanmasını dileseler ve peygamber de onlara bağışlama dileseydi¸ elbette Allah'ı tevbeleri çok kabul edici ve çok merhametli bulacaklardı.”[6] O halde her mü'min Yüce Allah'ın vâcid olduğunu bilmeli ve onun kullarından istediği tevbe eylemini yerine getirmelidir. Çünkü âyette sâlih bir amel olan günahlardan pişman olan ve bir daha günah işlemeye dönmeyen kimseleri Allah'ın bağışlayacağı¸ onlara merhametle muâmele edeceği müjdesi  “bulmak” fiiliyle ifade edilmektedir.


Buradan yola çıkarak söylemek gerekirse¸  Kur'ân-ı Kerim'de “vücûd” kavramının fiil kalıbıyla Allah'a nisbet edildiği âyetlerde dünya hayatında gerçekleştirilen iyi ve kötü¸ günah ve sevab cinsinden olan davranışların mükâfat ve cezâlarının âhirette Allah nezdinde bulunacağı anlatılmıştır. Ayrıca Yüce Allah'ın el-Vâcid ismi her ne kadar doğrudan Kur'an'da geçmese de Tirmizî ve İbn Mâce'nin esmâ-i hüsnâ rivâyetlerinde yer almıştır.[7]


Her Müslümanın bu güzel isimden çıkaracağı sonuçlar vardır:


Bunun başında her an¸ Yüce Allah'ın bizimle birlikte bulunduğuna inanmak gelir.


İkincisi ise¸ ister iyi ve ister kötü bir davranışta bulunalım¸ bu davranışların karşılığında mükâfat ya da cezâ alma konusunda Allah'ı bulacağımız inancıdır. Bu iki hal ve duyarlılık¸ kulda farkındalık oluşturur¸ bir mü'minin iman ve ameline istikâmet kazandırmasını sağlar. Böyle bir kimse¸ neticede cemiyet için faydalı bir insan haline gelir. Çünkü İslâm'ın hedefi¸ iyi insan yetiştirmektir.


İslâm'ın bizden istediği de bu değil midir? Bütün bu güzel davranışların karşılığında mü'minin gönül telleri titrer¸ Allah'ın ismi anıldığı ve âyetleri okunduğu zaman imanı artar. Kendisini “vecd” makamında bulur.


Hak'tan Gelen Tecellî


Bilindiği gibi “vecd” tasavvufta mü'minin kalbine Hak'tan gelen tecellî mânâsına gelir. Bu da bir bulmadır. Kalbin hüzün ve neşe cinsinden yaşadığı bütün hallerin her birisi bir vecddir. İşte vecde gelene mecâzî anlamda vâcid denilir. Elbette bu vâcidlik¸ Allah'a iman¸ amel-i sâlih¸ hakkı ve sabrı tavsiye sonucunda elde edilen bir lütuftur.  Onun için vecd hali¸ mânevî feyiz ve bereketin kaynağıdır. Bu da mü'minin İlâhî ahlâkla ahlâklanmasının bir meyvesidir.


Öte yandan vecd halinde bulunan Müslümanların birtakım özellik ve güzelliklerinden söz edilebilir.  Bu hali yaşayan kimseler¸ yaptıkları ibadetlerden mânevî haz alırlar¸ huşû duyarlar. Meselâ namaz¸ oruç¸ hac vb. hiç bitmesin isterler.  Onların hayatında ibadetler şekil ve mânâ bütünlüğüne sahiptir. Vecd ehli şekvâ değil¸ şükür ehlidir. Onlar zor zamanlarda bile içlerinde ferahlık hissederler. Çünkü her an Allah'la birlikte yaşamayı yüksek bir şuur haline getirmişlerdir. Onlar için “gökten belâ kar gibi yağsa¸ ânın adı aşk”tır.


Öyleyse; Allah'ı bulan neyi kaybeder¸ O'nu kaybeden ise neyi bulur? Her mü'min bu sorunun cevabını aramalıdır.


 





[1] El-İsfehânî¸ el-Müfredât¸ vcd mad.



[2] 7/A'râf¸ 102.



[3] Gazâlî¸ el-Esn⸠s. 96.



[4] 51/Zâriyât¸ 35-36.



[5] 38/Sâd¸ 44.



[6] 4/Nis⸠64.



[7] Bkz. Tirmizî “Daavât” 82; İbn Mâce “Duâ” 10.

Sayfayı Paylaş