PEYGAMBER EFENDİMİZİN ADALET ANLAYIŞI

Somuncu Baba

Rasûl-i Ekrem Efendimiz Cenâb-ı Hakk'ın terbiyesinde yetiştiği için peygamber olmadan önce de özü ve sözü doğru bir insandı. İslâmiyet'in ilk günlerinde yakın akrabalarını Safâ Tepesi'nde toplamış¸ Allah tarafından peygamber seçildiğini bildirmeden önce onlara bir soru yöneltmiş: "Şu dağın eteğinde düşman askerlerinin bulunduğunu ve size saldırmaya hazırlandığını söylesem bana inanır mısınız?" demişti. O günlerde hemen hepsi puta tapan ve Rasûlullah'ı çok iyi tanıyan bu insanlar: "Evet¸ inanırız. Bugüne kadar senin yalan söylediğini görmedik." ce

Kur'ân-ı Kerim'de Hz. Peygamber (s.a.v.)'in uyması gereken esaslardan bahsedilirken; "(Ey Muhammed!) Bundan dolayı sen çağrıya devam et ve emrolunduğun gibi dosdoğru ol. Onların hevâ ve heveslerine uyma ve şöyle de: ‘Ben Allah'ın indirdiği her kitaba inandım ve aranızda adaleti gerçekleştirmekle emrolundum. Allah bizim de Rabbimiz¸ sizin de Rabbinizdir. Bizim işlediklerimiz bize¸ sizin işledikleriniz sizedir. Bizimle sizin aranızda tartışılacak bir şey yoktur. Allah hepimizi bir araya toplayacaktır. Dönüş de ancak O'nadır.'[1] buyrularak Hz. Peygamber (s.a.v.)'in adaleti tesis etmekle görevli olduğu bildirilmektedir.


O bir taraftan Mekkeli ve Medineli Müslümanlar arasında kardeşlik ilan ederken¸ diğer taraftan da Medine Sözleşmesi ile Müslüman¸ Yahudi ve müşrikler arasında adaleti sağlamaya çalışıyordu. Kur'ân-ı Kerim'de Hz. Peygamber (s.a.v.)'in bu yönüne dikkat çekilerek "Onlar¸ yalanı çok dinleyen¸ haramı çok yiyenlerdir. Eğer sana gelirlerse ister aralarında hüküm ver¸ ister onlardan yüz çevir. Onlardan yüz çevirecek olursan sana aslâ hiçbir zarar veremezler. Eğer hükmedecek olursan aralarında adaletle hükmet. Çünkü Allah¸ âdil davrananları sever."[2] buyrulmuştur.


Peygamber Efendimiz (s.a.v.) adaletli bir insandı. Kimsenin haksızlığa uğratılmasına göz yummazdı. Esâsen doğrulukla adalet birbirini tamamlayan iki güzel haslet olup bunların her ikisi de Peygamberimiz (s.a.v.)'de kemâl derecesinde idi. Gençliğinden beri herkes onu "emin¸ güvenilir" olarak biliyordu. Ticaret arkadaşları onun hakkında "Ne kimsenin hakkını yerdi¸ ne de kimseye hakkını yedirirdi. Hak konusunda hatır gönül dinlemezdi." derler.


Rasûl-i Ekrem Efendimiz Cenâb-ı Hakk'ın terbiyesinde yetiştiği için peygamber olmadan önce de özü ve sözü doğru bir insandı. İslâmiyet'in ilk günlerinde yakın akrabalarını Safâ Tepesi'nde toplamış¸ Allah tarafından peygamber seçildiğini bildirmeden önce onlara bir soru yöneltmiş: "Şu dağın eteğinde düşman askerlerinin bulunduğunu ve size saldırmaya hazırlandığını söylesem bana inanır mısınız?" demişti. O günlerde hemen hepsi puta tapan ve Rasûlullah'ı çok iyi tanıyan bu insanlar: "Evet¸ inanırız. Bugüne kadar senin yalan söylediğini görmedik." cevabını vermişlerdi.[3] Peygamberlerin Sultanı peygamber olmadan önce de doğruluğu ve dürüstlüğü ile bilinirdi.


İnkârcılar Mekke dönemi boyunca Peygamberimize; "Şair¸ mecnun¸ sihirbaz¸ büyücü" diyerek iftiralarla lekelemek istemişler yabancılara onu böyle tanıtarak İslâm'ın yayılma hızını kesmek istemişler¸ fakat ona asla "yalancı¸ hain" diyememişlerdi.


Bizans İmparatoru Herakliyus Kudüs'te bulunduğu günlerde Peygamber Efendimiz'den bir mektup almıştı. Rasûlullah bu mektupta onu İslâm'a davet ediyordu. Herakliyus¸ Peygamber olduğunu söyleyen bu zât hakkında bilgi toplamak istedi. Adamlarına¸ “Onu tanıyanlardan kimi bulursanız getirin.” diye emretti. İşte o günlerde Mekke'nin tanınmış tâcirlerinden Ebû Süfyân bir ticaret kafilesiyle Suriye'ye gitmekteydi. İmparatorun adamları onu ve yanındaki tüccarları alıp Bizans Kralı'nın huzuruna çıkardılar. Kral¸ “Kendini peygamber zanneden bu zata soyca en yakın olan hanginizdir?" diye sordu. Ona Ebû Süfyan'ı gösterdiler. Kral onunla konuşmaya başladı. O günlerde Ebû Süfyân daha Müslüman olmamıştı. Herakliyus'un Hz. Peygamber (s.a.v.) hakkında kendisine sorduğu sorulara istemeye istemeye doğru cevap vermek zorunda kaldı. Rasûl-i Ekrem'in sözünden aslâ dönmediğini¸ kimseye haksızlık etmediğini belirtti. Müslümanlara doğruluğu tavsiye ettiğini¸ iffetli yaşamayı¸ verilen sözün mutlaka yerine getirmeyi¸ emânete riâyet etmeyi emrettiğini söyledi.[4] Rasûlullah'ın düşmanları bile onun doğru¸ dürüst bir şahsiyete sahip olduğunu¸ yalanı¸ dolanı bilmediğini kabul ve itiraf ederlerdi. Mekke'de en güvenilir şahsiyet olması sebebiyle ona "Muhammedü'l-Emîn" derlerdi.


Hz. Peygamber (s.a.v.)¸ hiçbir gölgenin bulunmadığı kıyâmetin yakıcı sıcağında¸ arşın ferahlatıcı gölgesinden istifâde edecek yedi sınıf insandan bahsederken en başta adaletli davranan idarecileri saymış¸[5] âdil devlet başkanlarından ve yöneticilerinden övgüyle bahsetmiş¸[6] âilesine ve emri altındakilere adaletle muâmele edenlere Allah tarafından kıyamet gününde büyük mükâfatlar verileceğini bildirmiştir.[7]


Rebeze'den Medine'ye gelmekte olan Sa'lebe oğullarından bir gurup insan şehrin yakınında bir yerde konaklamışlardı. Peygamberimiz onlarla karşılaştı ve satın almak istediği bir devenin fiyatını sordu. Pazarlık yapıldı. Peygamberimiz deveyi alarak Medine'ye döndü. Fakat oradakiler deveyi satın alanın Peygamberimiz olduğunu bilmiyorlardı. Parasını almadan deveyi verdikleri için tartışmaya giriştiler. İçlerinden bir kadın şöyle diyordu: "Niçin tartışıyorsunuz? Bu kadar parlak alınlı adam hiç görmedik. Dikkat etmediniz mi? Onun yüzü ayın on dördü gibi parlamaktaydı." Kadın bu sözleriyle deveyi satın alanın kendilerini aldatacak yaratılışta olmadığını anlatmak istemişti. Aradan çok geçmedi. Hava kararmak üzere idi. Bu sırada bir zat geldi. Bir miktar yiyecekle devenin bedeli olan parayı getirdi ve bunları Rasûlullah'ın gönderdiğini söyledi. Topluluk ertesi gün şehre girdiğinde Peygamberimiz mescitte ashâbına nasîhat etmekle meşguldü. Bu esnâda Ensâr'dan bir zat Sa'lebeoğullarının geçmişte akrabâsından birini öldürdüklerini¸ şimdi onlardan birini öldürmesi gerektiğini söyleyince Peygamberimiz; "Hayır bunu yapamazsınız. Bir evlâd babasının suçu yüzünden öldürülmez!" buyurdu.


Allah Rasûlü¸ hayatın her alanında daima adaleti¸ âdil hüküm vermeyi esas almış¸ bizzat adaletin en güzel örneklerini sergilemiş; âile hayatında¸[8] insanlar arası münâsebetlerde¸[9] hâkim huzurunda¸ şâhitlik esnâsında[10] adalet esasını zihinlere yerleştirmiştir. Nitekim şu olay¸ buna çok iyi bir misâl teşkil eder:


"Bir gün Kureyş kabilesinden asil bir kadın hırsızlık yapmıştı. 0 kadını cezâlandırmaması için Ashâbdan Üsâme'yi Peygamberimize gönderdiler. Bu duruma kızan ve üzülen Hz. Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurdular: ‘Nasıl oluyor da bazı kimseler¸ Allah'ın kanunu karşısında aracı olmaya kalkışıyorlar. Sizden öncekilerin mahvolmasının sebebi şudur: İçlerinden asîl¸ ileri gelen birisi hırsızlık yapınca¸ onu serbest bırakıyor¸ zayıf ve fakir bir kimse hırsızlık yapınca¸ onu cezâlandırıyorlardı. Allah'a yemin ederim ki Muhammed'in kızı Fâtıma hırsızlık yapsaydı¸ onun da cezâsını verirdim."[11]


Bedir Savaşı'nda alınan esirler arasında Peygamberimizin amcası Hz. Abbas da vardı. Hz. Abbas'ın elleri bağlanmıştı. Esirler¸ fidye karşılığı serbest bırakılmaya başlanmıştı. Ensâr'dan bazı kişiler Hz. Abbas'ın Allah Rasûlü'nün amcası olduğunu öğrenince onun fidyeden affedilmesini istediler. Allah Rasûlü¸ "Hayır¸ asla böyle bir şey olamaz Onun ödemek zorunda olduğu fidyenin tek bir dirhemi dahi bağışlanamaz."[12] buyurdular. 


Huneyn Savaşı'na katılan bir sahâbe anlatıyor: "Ben devemin üzerinde¸ Hz. Peygamber'in yanında ilerliyordum. Ayağımda sert pabuç vardı. Devem Peygamber'in devesini sıkıştırdığında pabucumun kenarı Rasûlullah'ın baldırına dokunarak O'nu rahatsız ediyordu. Bunun üzerine Rasûlullah ayağıma kamçı ile vurarak¸ ‘Canımı yakıyorsun¸ arkamdan yürü!' dedi. Ben de O'nun yanından savuştum. Ertesi gün Rasûlullah beni yanına çağırttı. Kendi kendime ‘Beni dün ayağını incittiğim için aramıştır.' dedim. Yanına gittim. Peygamberimiz bana ‘Sen dün benim ayağımı incitmiş¸ canımı yakmıştın¸ ben de senin ayağına kamçı ile vurmuştum. Bunun karşılığını ödemek için seni çağırdım.' dedi ve bana çeşitli hediyeler verdi."[13]


Bu örnekte de görüldüğü gibi Rasûlullah¸ adaletin sağlanmasına ve kul hakkının ödenmesine çok büyük önem verir; kendi üzerine geçen kul hakkını¸ her zaman ve her yerde¸ en sıkıntılı savaş zamanında bile ödemekten geri durmazdı.


Zaferoğullarından ve Ensâr'dan Tu'me bin Übeyrık¸ komşusu Katâde bin Nu'mân'ın evinden bir zırh çalmıştı. Zırh¸ içinde un bulunan bir çuvalda idi. Çuval da yırtık olduğundan evine kadar un dökülerek gitmişti. Sonra çaldığı zırhı Yahudilerden Zeyd bin Semîn adında bir adamın yanına sakladı. Çalınan zırh Tu'me'nin yanında aranıp bulunamayınca o:


– Vallahi ben almadım ve onun hakkında bir bilgim de yok¸ diye yemin etti. Zırhın sâhipleri;


– Hayır¸ vallahi zırhı o çaldı. Gece karanlıkta bize geldiğini gördük¸ zırhı aldı¸ evine girinceye kadar da izini sürdük¸ zaten un izini de görmüştük¸ dediler. Ancak Efendimiz hırsızlık suçlamasını reddeden Tu'me'ye yemin teklif edip o da çalmadığına dair yemin edince zırhın sâhipleri mecburen Tu'me'yi serbest bıraktılar. Ama un izini takip ederek nihayet Yahudi'nin evine geldiler ve onu tutup Allah Rasûlü'ne getirdiler. Yahudi;


– Zırhı bana Tu'me bin Übeyrık verdi¸ dedi ve Yahudilerden bir cemaat da buna şâhitlik ettiler. Tu'me'nin kabilesi olan Zaferoğulları ise:


– Gelin¸ Rasûlullah'a gidelim¸ dediler ve Efendimize gelip Tu'me'nin durumunu anlattılar. Arkadaşlarını müdafaa sadedinde;


– Eğer hırsızlığı Yahudi'nin yaptığını ilân ederek onu cezâlandırmazsan arkadaşımız helâk olacak¸ rezil rüsvâ olacak¸ Yahudi de suçsuz çıkacak¸ dediler. Bunun üzerine Allah Teâlâ;


 "(Ey Rasûlüm!) Kendilerine hıyânet edenleri savunma; çünkü Allah hâinliği meslek edinmiş günahkârları sevmez."[14] âyet-i kerîmesini indirerek¸ hâin ile temizi doğrudan doğruya bildirdi ve Rasûlullah (s.a.v.)'e de doğruyu gösterdi. Buna karşı Tu'me¸ Hakk'a teslim olup tevbekâr olacak yerde Mekke'ye kaçarak dinden döndü.[15]


Bu gibi durumlarla alakalı olarak Resûlullâh (s.a.v.):


 "İster dünyevî işlerde olsun¸ ister dînî konularda olsun ümmetime hile yapan kimseye Cenâb-ı Hak lânet etsin." buyurmuştur.[16]


"Ben sâdece bir beşerim. Sizler bana yargılanmak üzere geliyorsunuz. Belki biriniz¸ delilini getirmekte diğerinden daha becerikli olabilir ve merâmını daha iyi anlatabilir. Ben de dinlediğime göre o kimsenin lehinde hüküm veririm. Kimin lehine kardeşinin hakkını alıp hüküm vermişsem¸ ona cehennemden bir parça ayırmış olurum."[17]


Meşhur bir darb-ı mesel şöyledir:


 "Biz zâhire göre hükmederiz¸ işin iç yüzünü ancak Hz. Allah bilir."


Hayatının her safhasında adâleti şiâr edinen Rasûl-i Ekrem Efendimiz¸ vefatına yakın zamanlarda da ashâbına son tavsiyelerini yaparken önemine binâen yine bu noktaya temas etmiştir:


Numan b. Beşir isimli genç bir sahâbeye babası¸ malının bir kısmını hibe olarak vermiş¸ diğer çocuklarını bu mallardan mahrum etmişti. Çocukların annesi bu duruma rıza göstermemiş ve meseleyi sormaları için onları Peygamber Efendimize göndermişti. Peygamber Efendimiz¸ malından diğer çocuklarına da hibe edip etmediğini sormuş¸ onlara vermediğini öğrenince de¸ "Allah'tan korkun ve çocuklarınızın arasında adaletli olun."[18] buyurmuştur.


Sonuç olarak söylemek gerekir ise¸ Allah Rasûlü¸ hayatın her alanında daima adaleti¸ âdil hüküm vermeyi esas almış¸ en yakınları bile olsa hükümleri/kanunları herkese eşit olarak uygulamıştır


Özetle Peygamber Efendimizin hadislerinde adalet kavramı geniş anlamıyla ele alınıp hukukî¸ sosyal ve ahlâkî adaleti kapsamaktadır. Adaletin İslâm toplumunda¸ yönetimde¸ muhâkemelerde ve insanlar arası ilişkilerde tam anlamıyla uygulanması önemli bir hedeftir.  İslâm toplumunda uygulanması öngörülen ekonomik prensiplere göre mülk Allah'ındır. Bu ölçü içinde sosyal adaletin sağlanması önemli bir denge unsurunun kurulması demektir. Mü'minlerin kardeş ilân edildiği¸ yığılan kişisel servetlerde fakir ve muhtaçların hak sahibi oldukları¸ İslâm'da adalet anlayışının tezâhürleridir. Ayrıca kazâ işlerinde¸ muhâkemelerde ve yönetimde Allah'ın indirdikleri ile hüküm vermek adaletin ta kendisidir.  Bundan uzaklaşıldığı takdirde adaletin gerçekleşmeyeceği ifade edilmiş ve bunu uygulamayanların kâfir¸ zâlim ve fâsık oldukları ilân edilmiştir.[19]


 


 






[1] 42/Şûr⸠15.



[2] 5/Mâide¸ 42.



[3] Buhârî¸ Tefsîr¸ 26/2; Müslim¸ Îmân¸ 355.



[4] Buhârî¸ Bed'ü'l-vahy¸ 7; Şehâdât¸ 28.



[5] Buharî¸ Ezân¸ 36; Zekât¸ 16; Rikak¸ 24; Hudûd¸ 19; Müslim¸ Zekât¸ 91; Tirmizî¸ Zühd 53; Nesâî¸ Kudât¸ 2



[6] Buharî¸ Edep¸ 36; Müslim¸ İmâre¸ 5¸ 18; Cennet¸ 63.



[7] Müslim¸ İmâre¸ 5¸ 18; Nesâî¸ Kudât¸ 1.



[8] 4/Nis⸠3.



[9] 6/En'âm¸ 152.



[10] 4/Nis⸠135.



[11] Buharî¸ Enbiy⸠54; Meâzî¸ 53; Hudûd¸ 11-12; Müslim¸ Hudûd¸ 8-9; Ebû Dâvûd¸ Hudûd¸ 4; Tirmizî¸ Hudûd¸ 6; Nesâî¸ Sârik¸ 6; İbni Mâce¸ Hudûd¸ 6.



[12] Buharî¸ Megâzî¸ 53.



[13] Taberî¸ Tarih-i Taberî¸ c.3¸ çev. M. Faruk Gürtuna¸ Sağlam Yay.¸ İstanbul 2007¸ s.106.



[14] 4/Nis⸠107.



[15] Taberî¸ Ebû Câfer Muhammed bin Cerîr¸ Câmiu'l-Beyân an Te'vîli Âyi'l-Kur'ân¸ Beyrut 1995¸ IV¸ 364-365;Vâhidî¸ 183.



[16] Müslim¸ Ebû'l-Hüseyin bin Haccâc el-Kuşeyrî¸ el-Câmiu's-Sahîh¸ tah. Muhammed Fuâd Abdülbâk İstanbul 1992¸ Îmân¸ 164.



[17] Buhârî¸ Ebû Abdillâh Muhammed bin İsmâil¸ el-Câmiu's-Sahîh¸ İstanbul 1992¸  Şehâdât¸ 27; Müslim¸ Ebû'l-Hüseyin bin Haccâc el-Kuşeyrî¸ el-Câmiu's-Sahîh¸ tah. Muhammed Fuâd Abdülbâk İstanbul 1992¸ Akdiye¸ 4.



[18] Müslim¸ Vesaya 13.



[19] 5/Mâide¸ 44¸ 45¸ 47.

Sayfayı Paylaş