İSLÂM'IN TEDÂVÎYE VERDİĞİ ÖNEM VE HARAM YOLLA TEDÂVÎ MÜMKÜN MÜ?

Somuncu Baba

Tedâvî olmak¸ insanlar tarafından zorunlu ve tabii olarak başvurulan¸ bilinen bir şey olduğu için Kur'ân ayrıca bunu emretmemiştir. İnsanı muhâtap alan ve hükümlerinin icrâ edilmesi için sağlıklı insana ihtiyaç duyan bir dinin tedâvîyi meşru göreceği¸ teşvik edeceği¸ hatta zorunlu kılacağı gâyet açıktır. Bu durum dinin genel hedef ve prensiplerinden anlaşılabilir.

Tedâvî¸ iyileşmek veya hastalıktan korunmak için ilaç almak¸ vermek ve tıbbî bakımdan gerekeni yapmak demektir. Tedâvî¸ hastalığı iyileştireceğine kanâat getirilen ilaç¸ okuma ve tabii yöntemleri kullanmak şeklinde de tanımlanır. Tedâvî kelimesi hem fizikî (maddî/bedenî) hem de psikolojik (ruhî) hastalıkları ve bunlar için öngörülen çareleri kapsamaktadır.


Kâinat düzeni içerisinde insanın müstesnâ bir yeri vardır. İlâhî irade onu mahlûkâtın en şereflisi olarak kabul etmiştir.[1] Akıl ve iman nuru ile donatılıp Allah'ın muhâtabı kılınan insan kendine verilen nimetler oranında da sorumluluk sahibidir. İnsanın varlığını devam ettirebilmesi ve misyonunu icrâ etmesi her şeyden önce maddî ve mânevî bakımdan sağlıklı olmasına bağlıdır. İnsanın akıl sağlığının yerinde olması hükümlere muhâtap kılınmasının temel şartlarından biridir. Belli yükümlülükleri yerine getirebilmesi için beden sağlığı da gerekmektedir. Kâinattaki mümtâz yerine rağmen insan¸ bedenî ve fizikî varlığı iti­bariyle Allah'ın yeryüzünde kurduğu tabiî ve fıtrî düzene tâbidir. Bu bakımdan¸ bazen çok dayanıksız¸ zayıf ve kısa ömürlü olabilmektedir. Hastalık¸ sakatlık ve ölüm¸ diğer canlılarda olduğu gibi insanda da belli dünyevî ve tabiî sebeplere bağlanmıştır. İnsan¸ başına gelen hastalık¸ sakatlık gibi olumsuzluklarla mücâdele etmekle yükümlüdür. Bunun için gerekli tedâvî yollarına baş­vurma¸ hem insanın tabiî yapısının gereği¸ hem de dinin emir ve tavsiyesidir. Bir dert ve hastalıktan kur­tulmaya çalışmak¸ tevekküle zarar vermeyeceği gibi¸ şifâ verenin gerçekte Allah olduğu hakikatine de aykırı değildir. Tedâvî konusunda Müslümanlar için doğru ve dengeli yol¸ tevekkülle beraber sebeplere başvurup tedâvîyi ihmâl etmemektir.


İnsanın mübtelâ olabileceği hastalıklar¸ fizikî ve psikolojik (rûhî) olabilir. Bunlar yanında bir de insanların iman ve amel bakımından mübtelâ olduğu hastalıklar vardır ki¸ bunlar da İslâmî terminolojide hastalık kategorisinde sayılır ve bunlara mânevî hastalık veya kalp hastalığı denir.[2] Kur'ân'ın esas hedefi¸ inkâr¸ şirk¸ cehâlet gibi kalbî ve mânevî hastalıkları tedâvî etmektir. Kur'ân¸ insanların bedenî hastalıklarına veya özürlerine işaret edip kendisinin şifâ kaynağı olduğunu ifade etmiştir.[3] Ancak maddî hastalıkların tedâvîlerine yer vermemiştir. Kur'ân'ın esas hastalık kabul edip çaresine işaret ettiği; küfür¸ şirk¸ nifâk gibi inançla ilgili olanlar ve riy⸠sefihlik¸ fuhuş gibi amel ve ahlâkla ilgili olanlardır.[4] Bunun için fizikî hastalıkların iyileştirilmesine yönelik tedâvî ve türevleri Kur'ân'da yer almamaktadır.


Tedâvî olmak¸ insanlar tarafından zorunlu ve tabii olarak başvurulan¸ bilinen bir şey olduğu için Kur'ân ayrıca bunu emretmemiştir. İnsanı muhâtap alan ve hükümlerinin icrâ edilmesi için sağlıklı insana ihtiyaç duyan bir dinin tedâvîyi meşru göreceği¸ teşvik edeceği¸ hatta zorunlu kılacağı gâyet açıktır. Bu durum dinin genel hedef ve prensiplerinden anlaşılabilir.


Hadislerde ise¸ daha çok "tıp" bölümlerinde bir çare olarak tedâvî teşvik edilmekte ve bazı yöntemler önerilmektedir.[5]


İslâm âlimleri Hz. Peygamber (s.a.v.)'in bu konudaki tavsiye ve uygulamalarını¸ "Tıbbu'n-Nebevî" başlığı altında toplamış ve bu konuda müstakil kitaplar da yazmışlardır.[6]


Hz. Peygamber (s.a.v.) bir yandan tedâvîyi tavsiye ve teşvik etmiş¸ bal şerbeti¸ dağlama gibi bazı usulleri önermiş¸ bir taraftan bazı tedâvî usullerini de yasaklamıştır. Aynı zamanda Allah Rasûlü (s.a.v.)¸ tedâvî için daha uzman olan doktorun tercih edilmesini ve bulaşıcı hastalığa yakalananlardan uzak durulmasını tavsiye etmiştir. Uzman olmadığı halde hasta tedâvî etmeye teşebbüs eden ve hastayı zarara uğratanların¸ yani yarım doktorların ise zararı tazmin etmeleri gerektiğine de hükmetmiştir. Hz. Peygamber (s.a.v.)'in bu konudaki tavsiye ve yasaklamalarından anlaşıldığına göre¸ hastalıkların tedâvîsinde o¸ tabîi usullerden¸ vahye dayalı yollardan ve bazen de her ikisinden birden istifâde etmiştir.


İslâm hukukçuları Hz. Peygamber (s.a.v.)'in bu konudaki tasarruflarını da dikkate alarak tedâvî yollarını iki kısma ayırmışlardır. Bunları aşağıdaki şekilde özetlemek mümkündür:


1. Tıbbî İlaçlarla¸ Yöntemlerle ve Tabîî Usullerle tedâvî:


Devirlere göre ve tıbbın gelişmesine paralel olarak tedâvî yöntemleri farklılık arz etmiştir. Ancak masaj¸ bitki¸ dağlama gibi tabii usullerle¸ bitkilerden ilaç yapma gibi kimyasal yollarla ve okuma ve duâ şeklindeki mânevî ve dinî yöntemlerle tedâvî çok eski çağlardan beri uygulanagelmiştir. Modern tıbbın gelişmesiyle birlikte¸ kemoterapi¸ psikoterapi¸ fizik tedâvî ve cerrahî müdahaleler daha çok başvurulan tedâvî yöntemleri olmaktadır. Bugün organ nakli de tedâvî yöntemleri arasında yer almaktadır.


İslâm âlimleri¸ hayâtî tehlike bulunması veya buna yol açan durumlarda uzman tabibin hastalığın tedâvîsi için faydalı olacağına kanaat getirdiği ve önerdiği her yolla tedâvîyi caiz görmüşlerdir. Ancak kullanılan maddenin helâl veya haram oluşuna göre farklı görüşler vardır.


a. Helal yollarla tedâvî: Helal yollarla tedâvîden maksat¸ başvurulmasında ve kullanılmasında dinin herhangi bir yasak ve sınırlayıcı hüküm koymadığı yöntem ve maddelerle tedâvî olmaktır. Helal gıdâlarla¸ bitkilerle¸ bileşiminde dinen kullanılması yasak madde içermeyen ilaçlarla ve genel olarak masaj¸ kan aldırma (hacâmat)¸ perhiz vb. tabiî yollarla tedâvî bu gruba dâhildir. Günümüzde şartlarına uygun yapılan organ ve doku nakli de bu kısma dâhildir.


b. Haram yollarla tedâvî: Haramla tedâvî¸ şarapla¸ alkolle¸ uyuşturucu maddelerle¸ kan vermekle¸ domuz ve domuzun karışımıyla elde edilen ilaçlarla¸ necîs şeylerle¸ bir organın altından yapılması veya kaplanmasıyla ve kaşıntı vb. alerjik durumlarda ipek giymekle tedâvî gibi hususları kapsamaktadır. Prensipte câiz görmeyenlerin görüşünü dikkate alarak organ nakli ve musikî ile tedâvîyi de bu kısma dâhil etmek mümkündür. Bu maddelerin normal hallerde kullanılması dinen yasak olduğu için hastalık gibi zarûret durumlarında kullanılmalarının câiz olup olmadığı tartışılmıştır.


Bunlarla tedâvî olmanın câiz olup olmadığı noktasında iki farklı görüş bulunmaktadır. Ancak¸ hastalık durumu genel olarak zarûret (ıztırâr) hali kapsamında değerlendirilmiştir. Hayâtî tehlike varsa¸ Müslüman uzman bir doktor tarafından alternatif helâl madde ile tedâvî imkânı bulunmazsa¸ haram maddelerle tedâvînin iyileştirme sağlayacağı bildirilmişse ve dozaj da sarhoşluk vermeyecek oranda ayarlanmışsa bunlarla tedâvî genelde câiz görülmüştür.


Normal durumlarda yani haramın yerini tutacak başka helâl ve temiz maddeler varsa ve hayâtî tehlike yoksa haram ve necîs olan bir madde ile tedâvî câiz değildir. Bu konuda İslâm âlimleri görüş birliği etmişlerdir. Helâl yollarla tedâvînin imkânsız olması ve haram olan maddelere başvurmanın tek çare olarak kalması durumunda ise farklı görüşler vardır. Bazı fakihler helâl yolla tedâvî olma imkânı olmayanların durumunu¸ açlık yüzünden darda kalıp murdar hayvan yiyen veya susuz kalıp şarap içenin durumunda kabul edip zarûret hali prensibi çerçevesinde değerlendirmişlerdir. Bazıları ise¸ tıbbî gelişmeleri de dikkate alarak¸ haram yolla tedâvînin tek çare olmadığını gerekçe göstererek bu durumun zarûret hali kapsamında değerlendirilemeyeceği yönünde görüş belirtmişlerdir.


İmameyn başta olmak üzere¸ Hanefî fakihlerin çoğunluğu¸ ilgili hadisler ve zarûret prensibine dayanarak¸ helâl madde bulunamaması ve iyileştireceği kesin veya gâlip zanla sâbit ise¸ necîs ve haram maddelerle tedâvînin câiz olduğuna kanâat getirmişlerdir. Hatta Hanefi mezhebinde¸ helâl bir madde bulunmaz ve haram maddenin iyileştireceği uzman doktor tarafından kesin olarak bildirilirse¸ necîs ve haram maddeyi tedâvî için kullanmanın câiz olduğu yönünde bir görüş birliği olduğu da söylenebilir.[7]


Sonuçta tedâvîyi câiz görmeyenlerin¸ ileri sürdükleri şartların gerçekleşmesi durumunda¸ câiz görenlerle aynı görüşte birleştiği söylenebilir. Çünkü her iki grup da¸ haram madde ile tedâvîye helâl madde bulunmaması ve haramla tedâvînin uzman doktorun önerisiyle kesin veya gâlip zan düzeyinde olması durumunda başvurulabileceği kanâatindedir. 


 


 






[1] 95/Tîn¸ 4.



[2] Bkz. Gazâlî¸ İhy⸠I¸ 11¸ 12¸ III¸ 3vd.¸ IV¸ 3vd.; İbn Kayyım¸ Zâdü'l-me'âd¸ IV¸ 5¸ 202vd.



[3] 2/Bakara¸ 184¸ 185¸ 196¸ 4/Nis⸠43¸ 102¸ 5/Mâide¸ 6¸ 9/Tevbe¸ 91¸ 10/Yûnus¸ 57; 17/İsr⸠82; 24/Nûr¸ 61¸ 48/Fetih¸ 17¸ 73/Müzzemmil¸ 20



[4] 2/Bakara¸ 10¸ 5/Mâide¸ 52¸ 8/Enfâl¸ 49¸ 9/Tevbe¸ 125.



[5] Buhârî¸ "Tıb"¸ 3-13¸ 18¸ 32-33; Ebû Davud¸ "Tıb"¸ 2-3¸ 6-7¸ 11-14¸ 18; İbnü'l-Kayyim el-Cevziyye¸ Zâdü'l-me'âd¸ IV¸ 5-282



[6] bk. İbnü'l-Kayyim el-Cevziyye¸ Tıbbu'n-Nebevî¸ Kâhire 1982.



[7] Kâsânî¸ I¸ 61-62; İbn Abidîn¸ I¸ 210.

Sayfayı Paylaş