II. ABDÜLHAMİD VE SANSÜR GERÇEĞİ

Somuncu Baba

"Abdülhamid'in¸ dış tehlike ve
saldırılara karşı devleti korumak
için hafiye teşkilatını nasıl ustaca
bir biçimde kullandığı ve güçlü
haber kaynaklarına ulaşmak için
ne kadar yoğun bir çaba gösterdiği
çarpıcı bir şekilde anlatmaktadır."

Geçmişten bugüne yakın tarihimizin en çok tartışılan şahsiyetlerinden biri de hiç kuşkusuz Sultan II. Abdülhamid'dir. Onunla ilgili yapılan münakaşa konuları içerisinde "sansür meselesi" de yer almıştır. Çoğu kez tarihî gerçeklerle örtüşmeyen ve ilmî metotlarla bağdaşmayan birtakım iddialara dayanan bazı çevreler¸ Abdülhamid'i sansürcü bir padişah olarak göstererek¸ hakkındaki "müstebit¸ gerici¸ yobaz" yaftasını pekiştirmeye ve meşru göstermeye çalışmaktadırlar. Bu makalede¸ Abdülhamid Han'ın sansürcü olup olmadığını¸ dönemindeki sansür uygulamasının içyüzünü¸ içerdeki ve dışarıdaki istihbarat çalışmalarını aydınlatmaya gayret edeceğiz.


 


Sansürcü mü¸ İstihbaratçı mı?


Sultan Abdülhamid¸ başta Jön Türkler ve İttihatçılar olmak üzere¸ içerde kendisine muhalefet eden Müslim ve Gayri Müslim çevrelerin -padişaha suikast düzenlemeye ve onu tahttan indirmeye varana dek- entrikalarına ve oynanan oyunların perde arkasına vakıf olabilmek ve sıkı tedbirler alabilmek için¸ dinî ve içtimaî bir kısım mahzurlarına rağmen sağlam bir haber alma (Hafiye) teşkilatı kurmak mecburiyetinde kalmıştı. Ayrıca¸ başta İngiltere olmak üzere Avrupalı devletlerin¸ kendisini ve Osmanlı'yı parçalamaya ve yıkmaya yönelik (ona¸ "Yabancı elleri ciğerlerimin içinde duyuyordum." dedirtecek kadar) karanlık emellerini engellemek ve içerde çıkarlarına âlet ettikleri kimi devlet adamlarını ve muhalif kesimleri etkisiz hale getirebilmek için de büyük bir istihbarat birimine ve güvenilir haber kaynaklarına şiddetle ihtiyaç duymuştu.


Çok eleştirilen "hafiyecilik ve jurnalcilik"in ortaya çıkması ve kök salmasında Abdülhamid'e göre yukarıdaki sebeplerden hâsıl olan bir zaruret vardı. Bunun gerekçelerini¸ faydalı ve zararlı yanlarını ve kendisine yöneltilen acımasız tenkitleri hatıralarında çok tafsilatlı bir şekilde şöyle açıklamıştır:


"Birçok insanın sinirli halimden faydalanmaya çalıştıklarını¸ hafiyelerin¸ jurnalcilerin alçak namussuz insanlar olduklarını¸ dinimizin de müzevirleri (laf taşımayı) telin ettiğini (lanetlediğini) gayet iyi biliyorum. Fakat geniş bir haber alma teşkilatı kurmamış olsaydım¸ etrafımı saran tehlikelere karşı kendimi korumam kabil (mümkün) olamazdı. Diğer hükümdarlar da¸ mesela çarlar da aynı şekilde hareket etmiyorlar mı? Her şeyden önce¸ istihbarat teşkilatının bizim için çok ehemmiyetli olduğunu kabul etmek lazımdır. Ancak bunda da mübalağaya (abartıya) kaçmamak icap eder. Bu sahada biraz fazla gayretkeşlik gösteriliyorsa bu¸ Tahsin'in (Başkâtibi) kabahatidir… Her ne kadar perde arkasında oynananları öğrenmem¸ döndürülen entrikalara vâkıf olabilmem için¸ icap edenin yapılmasını istiyor isem de¸ gene bizdeki hafiyelik teşkilatının pek feci olduğu söylenemez."


"Jurnalciliğin ayıp bir şey olduğunu¸ gazetelerdeki ‘jurnal raporlarının da kötü şeyler olduğunu biliyorum. Fakat bundan vazgeçmeye de imkân yoktur. Dünyanın hiçbir yerinde entrikanın¸ bizde olduğu kadar feci olabileceğini zannetmiyorum. Fakat kendine ehemmiyet payı çıkarmak isteyen gayretkeşlerin yazdığı mübalağalı raporları¸ diğerlerinden ayırmasını biliyorum. Benden kurtulmak için şimdiye kadar iki defa suikast tertiplendi. Her ikisinde de bazı sadık bendelerimin (adamlarımın) uyanıklığı sayesinde son dakikada kurtulabildim."


Abdülhamid'in¸ uzun yıllar başkâtipliğini yapmış olan Tahsin Paşa da¸ jurnallerin çok abartıldığını ve Abdülhamid'le ilgili bu noktada ortaya atılanların büyük bir kısmının dedikodu kabilinden uydurma şeyler olduğunu şu şekilde vurgulamıştır: "Jurnallerin¸ Hünkâr tarafından açılıp okunduğu ve Sultan Hamid'in her gün binlerce jurnal alıp irade verdiği hakkındaki haberler uydurmadır. Sultan Hamid'in¸ bilhassa jurnallere el sürmediği hall'inden (tahttan inmesinden) sonra kendi dairesinde sandıklarla kapalı jurnal bulunmasıyla sabittir. Hünkâr'ın ehemmiyet verdiği jurnaller¸ bunları takdim eden adamların şahıslarına ve mevkilerine bağlıdır… Hünkâr¸ bunları ekseriya bizzat açar¸ bazılarının altındaki imzayı makasla keserek muamele mevkiine koyar¸ yani iradesini vererek Kâtipler Dairesine gönderir."


Tarihçi Osman Turan ise¸ kurduğu hafiye teşkilatından dolayı Abdülhamid Han'ın son derece haklı ve makul gerekçelere sahip olduğunu şöyle savunmuştur: "Sultan Hamid ve imparatorluk aleyhinde girişilen açık-gizli faaliyetler¸ suikast teşebbüsleri o kadar çok ve çeşitli idi ki¸ sağlam bir emniyet teşkilatı olmasa idi devletin ve kendisinin yaşaması mümkün değildi. İşte o¸ bu maksatla kurduğu istihbarat (hafiye) teşkilatı sayesinde her türlü düşman faaliyetini¸ günü gününe takip ediyor ve gereken tedbirleri alarak koca imparatorluğu ayakta tutuyordu. Bu siyasî zarurete ve hiçbir devletin bundan geri kalamamasına rağmen¸ düşmanları bu hafiye teşkilatını da aptalca onun aleyhinde bir delil olarak göstermekten sıkılmamışlardır. Sultan Aziz'in basit bir komploya kurban gitmesi de böyle bir teşkilata sahip olmaması ile alakalı idi. Sultan Hamid¸ amcasının başına gelenlerden çok ders alıyor ve aklî dengesini kaybeden ağabeyi Sultan Murad'ı tekrar tahta çıkarma gayretlerinin kendisinden ziyade Türkiye'yi yıkmaya yönelik olduğunu biliyordu."


 


Milletlerarası Alandaki İstihbarat Başarıları


Abdülhamid'in¸ dış tehlike ve saldırılara karşı devleti korumak için hafiye teşkilatını nasıl ustaca bir biçimde kullandığını ve güçlü haber kaynaklarına ulaşmak için ne kadar yoğun bir çaba gösterdiğini şu iki hadise çok çarpıcı bir şekilde anlatmaktadır:


Sultan Abdülhamid'in¸ hükümdarlığı müddetince içeride ve dışarıda en fazla mücadele ettiği meselelerden biri de Ermeni Meselesi ve Ermeni propagandası idi. Ermeni militanlarını ve eylemlerini takipte ne kadar ileri gittiğini göstermede şu olay mükemmel bir misaldir: Batılı emperyalistlerin¸ Ermenileri kışkırtarak Anadolu'da karışıklıklar çıkardığı günlerde¸ İngiliz Büyükelçisi Sultan Abdülhamid'e gelip¸ "Daha ne kadar Ermeni öldüreceksiniz?" küstahlığını gösterince¸ Ulu Hakan elçiye şu müthiş karşılığı vermişti: "Filan gün¸ filan saatte Karadeniz'in filan noktasına yaklaşıp¸ karaya Ermenileri Türklere karşı silahlandırmak için şu kadar sandık malzeme çıkaran ve komitacılara teslim eden İngiliz gemisinde¸ Türk başına kaç silah bulunuyorsa tam o kadar Ermeni öldüreceğiz."


Diğer yandan Abdülhamid¸ İngilizlerin Osmanlı sınırı içindeki Ortadoğu topraklarında petrol aramak maksadıyla yaptıkları kazı çalışmalarını da kullandıkları yerli ameleler kanalıyla sıkı sıkıya takip etmiştir. Yoğun takipten sonra¸ ilmî ve arkeolojik çalışmalar kılıfıyla yapılan kazıların altından keskin bir petrol kokusu aldığını hatıratında etraflıca söz etmiştir.


 


Sansür Gerekli miydi?


Sultan Abdülhamid'in¸ bilhassa 93 Harbinden sonra dozu giderek artan bir şekilde¸ basın-yayın ve haberleşme araçlarını sıkı bir denetime¸ hatta "sansüre" tâbi tuttuğu doğrudur. Sansür müessesesi¸ daha çok siyasî yazılara¸ ihtilâl haberlerine ve gizli siyasî faaliyetlere yönelik olarak işletiliyordu. Bunun dışında kalan son derece geniş bir alanda hiçbir baskı ve sansüre maruz kalan yazı yazmak ve yayın yapmak tamamen serbestti. Hatta sansürün en yoğun olduğu günlerde dahi¸ İstanbul postanesinden¸ 20 bin Bulgar'ın sözde katledildiği yolundaki haberlerin Londra gazetelerine gönderilmesine mani olunamamıştı. Zira kapitülasyonlar yüzünden yabancı postaneler denetim altına alınamıyor ve ecnebi yayınların ülkeye girişine yasak konulamıyordu.


Esasen sansür durumu tamamen yukarıda açıkladığımız¸ devletin dış baskılar karşısında iyiden iyiye bunaldığı ve yıkılma tehlikesi geçirdiği olağanüstü kritik bir dönemin¸ olağanüstü şartlarından kaynaklanmıştır. Elbette ki¸ o dönemde sansüre başvuran sadece Osmanlı ve Abdülhamid değildi. Rusya¸ Fransa¸ İngiltere başta olmak üzere hemen hemen tüm Avrupa devletleri sansüre müracaat ediyor¸ hatta daha sert ve yoğun bir biçimde uyguluyorlardı. Bu manada mesela¸ İngiltere Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı Sandison¸ 8 Ekim 1881'de yazdığı raporda "Sultan Abdülhamid'i sansür konusunda suçlamanın anlamsız olduğunu ve bunun diğer devletlerde de görüldüğünü" belirmiştir.


Abdülhamid¸ sansürün gerekliliğini¸ neden yapıldığını veya bu konuda zatına yöneltilen tenkitlere karşı savunmasını hatıralarında şöyle ortaya koymuştur:


"Bizde sansür elzemdir (lüzumludur)¸ mevcudiyetini tenkit edenler yanılmaktadırlar. Bizdeki müesseseleri garptakiler gibi mütalaa etmeye (değerlendirmeye) imkân yoktur. Belki orada kültürün daha yaygın olması sebebiyle¸ matbuatın tenkitleri tabiî karşılanabilir. Fakat bizde henüz halk çok bilgisiz¸ çok saftır. Tebaamıza çocuk muamelesi etmeye mecburuz… Ebeveyn (anne-baba) ve mürebbi (terbiyeci) nasıl gençliğin eline zararlı neşriyatın geçmemesine dikkat ederse; bizim hükümet de halkın fikrini zehirleyecek her şeyi halktan uzak tutmaya çalışmalıdır. Fransızcadan tercüme edilen birçok romanın hareme girmesi; kalpleri¸ fikirleri ifsat etmesi çok acı olmuştur. Bu kötü neşriyatı ithal edenlerin Türkler değil de¸ Fransızlar¸ Rumlar ve Ermeniler olması ancak teselliden ibarettir. Şu Ermeniler ve Rumlar ne müfsit (fitneci) insanlardır! Piyasaya sürdükleri bu hakikate aykırı romanlar¸ eğer sansürden geçmeden gazetelerde neşredilseydi; halkta fena tesirler uyandırır¸ bu da ecnebilerin hakkımızdaki fikirlerini büsbütün yanıltırdı. Zaten memleketimiz kâfi derecede her türlü iftiraya maruzdur. Bütün bu söylediğimiz sebepler¸ sansürün devam etmesini icap ettirici sebeplerdir."


 


Kaynaklar:


Sultan Abdülhamid¸ Siyasi Hatıratım¸ İstanbul¸ 1984.


Tahsin Paşa¸ Sultan Abdülhamid¸ İstanbul¸ 1990.


Y. Kenan Necefzade¸ II. Abdülhamid ve İttihat ve Terakki¸ İstanbul¸ 1967.


Necip Fazıl Kısakürek¸ Ulu Hakan¸ İstanbul¸ 1988.


Orhan Koloğlu¸ Avrupa'nın Kıskacında Abdülhamit¸ İstanbul¸ 2005.


Mustafa Armağan¸ Abdülhamid'in Kurtlarla Dansı¸ İstanbul¸ 2006.


İsmail Çolak¸ Son İmparator: Abdülhamid Han'ın Gizemli Dünyası¸ 6. Baskı¸ İstanbul¸ 2010¸ Nesil Yayınları.

Sayfayı Paylaş