ZEKÂTIN HEDEFİ

Somuncu Baba

Zekâtı verilen malın aslında eksilmediğini¸ aksine arttığını zekât vermeden anlamak mümkün değildir. Bu şekilde malın eksilmeyip arttığını en iyi bilen de Allah yolunda her sene milyonlarını veren Müslüman zenginlerdir. Bereketin göstergesi ise devletin bile yapamayacağı büyük hizmetlerin bu zekâtlarla yapılıyor olmasıdır. Mesela bugün zekât verilen bir öğrenci geleceğin binlerce insanın bilgi susuzluğunu gideren bir pınardır.

İslâm'ın şartlarından biri de zekâttır. Zekât¸ namaz¸ oruç ve hac gibi¸ İslâm binâsını oluşturan temel direklerden biridir. Bu direklerden birisi eksik olduğu zaman binâ yarım kalır. İslâm binâsını kuran Yüce Allah¸ bu binâyı oluşturan unsurlar arasında çok anlamlı bir denge kurmuştur. Bu dengeyi ifade etmeye çalışan İslâm âlimleri ibadetleri maddî ve mânevî boyutlarıyla ele almışlardır. İbadetler mal ve beden ile yapılışına göre tasnif edilirken zekât mal ile yapılan ibadetler sınıfına dâhil edilmiştir. Namaz ve oruç¸ beden ile yapılanlar kısmına¸ hac ise hem mal ve hem de beden ile yapılan ibadetlere örnek verilmiştir. Fakat şunu unutmamak gerekir ki¸ bütün ibadetlerin hem malî hem de bedenî tarafı vardır. Bunun ötesinde ibadetlerin bir de kalp ve ruh tarafından yapılma özelliğinden bahsetmek gerekir. İbadet hangi kısma dâhil edilirse edilsin kalp ile yapılma yönü de dikkate alınmalıdır. Mesel⸠zekâtı sadece mal ile yapılan bir ibadet saymak eksiktir. Zira zekâtın aynı zamanda kalp ile yapılan bir ibadet olduğunu gözden ırak tutamayız. Peygamber Efendimizin¸ "Ameller niyetlere göredir." derken işaret ettiği de bu nokta olmalıdır. O zaman maldan zekâtı verebilmek için mal sahibi olmak¸ hatta nisap miktarına ulaşmak yeterli değildir. O maldan zekâtı verebilecek sağlam bir imana¸ hâlis bir niyete ve temiz bir kalbe sahip olmak gerekir. Bu kalp ve kalpte yer alan bu niyet zekâtı normal ödemelerden ayırıp ona ibadet vasfı kazandırır. Gösterişten¸ samimiyetsizlikten ve zorakîlikten kurtarır.


Zekâtla yükümlü olan bir Müslüman onu yerine getirmezse İslâm binâsında başka türlü kapatılması mümkün olmayan bir gedik açmıştır. Bu sıradan bir gedik olmayıp binânın beşte birini eksik bırakacak büyüklükte bir hasardır. Onun içindir ki¸ Hz. Ebû Bekir¸ Hz. Peygamber (s.a.v.)'in vefatından sonra zekât vermek istemeyenlere çok sert davranmıştır.


 Zekât İlâhî Bir Hükümdür


Zekât farklı oranlarda da olsa bütün peygamberlerin şerîatında yer alan temel bir ibadet ve ilâhî bir hükümdür. Bütün ilâhî şerîatlarda olması yönüyle zekât evrensel dinî bir yükümlülüktür. Bu durum zekâtın önemine işaret etmektedir. Çünkü buradan zekâtsız şerîatın olamayacağı anlaşılmaktadır. Nitekim İslâm'da da durum böyledir. Kur'ân'da namazla birlikte en çok zikredilen ibadet zekâttır. Otuzdan fazla âyette namazla birlikte¸ "namazı kılın ve zekâtı verin" şeklinde tekrar edilen zekât pek çok âyette de tek başına emre konu olmuştur.


En kısa ifadesiyle zekât¸ "vermek" demektir. Fakat bu sıradan bir verme ve vergi değildir. Bunun için Arap dilinde "verme"yi¸ "ödeme"yi ifade eden pek çok kavram ve kelime varken bunlar arasından "zekât" kelimesinin seçilmiş olması da ayrıca anlamlıdır. Çünkü zekât¸ temizleyici bir vergidir. Artırıcı ve bereketlendirici bir vergidir. Bütün bu özellikler "zekât" kelimesine yüklenmiştir.


Kur'ân¸ ilgili âyetlerinde zekâtın temizleyici¸ artırıcı ve bereketlendirici özelliklerine dikkat çekmiştir.[1] Zekâtını veren her şeyden önce kalbini¸ gönlünü ve zihnini cimrilik ve pintilik hastalığından temizlemiştir. Böylece Kur'ân'ın bu konuda kötü örnek olarak zikrettiği Kârûn anlayışından da kendisini kurtarmıştır. Zekâtını veren malını fakirin hakkından¸ onun imrenici ve kıskançlık dolu bakışlarından ve iç geçirmelerinden temizlemiştir. Çünkü zekâta tabi malda fakirin hakkı olduğunu bizzat Yüce Rabbimiz beyan buyurmuştur. Malı verirken fakirin hakkını da ona dâhil etmiştir. "Ve (Allah'ın kendilerine imtihan için emânet verdiği) mallarında¸ (yardıma muhtaç olduğu ve kendisine yetmediği için) isteyen (fakir)lerin ve yardıma muhtaç (oldukları halde dilenmekten çekinen yoksul)ların da hakkı vardır."[2] âyeti bu duruma işaret etmektedir.


Zekâtı Verilen Mal Eksilmez


Zekâtın mahiyetini kavrayarak veren Müslüman malının artmasına ve bereketlenmesine yol açmıştır. Çünkü Kur'ân'a ve Peygamberimizin hadislerine göre zekâtı verilen mal eksilmez. Aksine bereket denen ve şeklini¸ zamanını¸ miktarını ancak Allah'ın belirlediği ve bildiği bir yolla artar. Kur'ân bu durumu "ihlâf" kelimesiyle ifade etmektedir. Buna göre bir maldan zekât verildiğinde madden eksilen miktarın yeri Allah tarafından doldurulmaktadır. Üstelik Kur'ân bu durumu fâizle karşılaştırarak da ortaya koymaktadır. Hani fâizi insanlar niye alır veya parasını fâize neden verir? Artsın diye. Zekâtı vermekten neden kaçınır? Malı eksilmesin diye. Bu anlayış¸ maddeci kapitalistlerin ve insanları sömürmek üzere düzen kuran tefecilerin anlayışıdır. Yüce Allah'ın Müslümana öğrettiği zihin yapısı ise bunun tam aksinedir. Çünkü Allah (c.c) bu anlayışı Kârûn anlayışı olarak ifade edip reddeder. Fâizin malı artırmayacağını ve zekâtın da eksiltmeyeceğini ifade eder. Şu âyet-i kerimeleri ibretle okuyalım:


"Allah¸ fâiz (ve tefecilikle elde edilen kazancı¸ yani) ribâyı bereketsiz kılar¸ sadakaları ise kat kat artırır."[3]


"İnsanların (ticaret) malları içinde artacağını düşünerek verdiğiniz fâiz(li borç para¸ -işin başında rakamsal olarak artmış gibi görünse de sonuç olarak-) Allah katında (ki ilâhî ölçülere göre hiçbir şekilde) artmaz. Allah'ın rızâsını kazanmak için (ekonomik ve sosyal bir kulluk görevi olarak) verdiğiniz zekât (malları) ise (hem toplumsal güven¸ huzur ve dayanışmayı temin ederek¸ hem de size Allah'ın hoşnutluğunu ve cennet nimetlerini kazandırarak tam bir hayır ve bereket kaynağı olur. Evet¸ fâizden kaçınan ve zekâtlarını güzelce verenler var ya) işte (gerek dünya kazancını¸ gerekse âhirette alacakları ödüllerini) kat kat artıranlar bunlardır."[4] 


Bereketin Göstergesi


Zekâtı verilen malın aslında eksilmediğini¸ aksine arttığını zekât vermeden anlamak mümkün değildir. Bu şekilde malın eksilmeyip arttığını en iyi bilen de Allah yolunda her sene milyonlarını veren Müslüman zenginlerdir. Bereketin göstergesi ise devletin bile yapamayacağı büyük hizmetlerin bu zekâtlarla yapılıyor olmasıdır. Mesela bugün zekât verilen bir öğrenci geleceğin binlerce insanın bilgi susuzluğunu gideren bir pınardır.


Zekât Müslümanın "veren el" olmasını hedeflemektedir. Tabiat olarak insanın "alan el" tarafı baskındır. İslâm bunu "veren el" tarafını geliştirerek dengelemektedir. Müslüman dünyada ebedî kalmayacağını¸ buranın bir yolculuk durağı olduğunu bilir. O zaman mala mülke de yolculuk anlayışına uyacak kadar değer verir. İhtiyacı olanı öncelikle kullanır¸ ihtiyaç fazlasını ihtiyacı olan yol arkadaşına verir. Böylece kendisi fazla yükten kurtulurken¸ huzurlu bir yolculuk yapmış olur.


Zekâtın hedefi¸ birilerinin sürekli pasif alıcı¸ diğerlerinin de devamlı verici konumda olması değildir. İlk temel hedef¸ herkesin kendine yetecek duruma gelmesidir. İkinci temel hedef¸ zekât alacak durumdan kurtulmak¸ üçüncü hedef ise zekât verecek duruma gelmektir. Müslümanın şahsiyetine¸ imanına¸ ideal ve heyecanına en yakışan budur. Çünkü zekât verecek duruma gelmek ve vermek pek çok hayrın kapısını açmak demektir. Zekâtın ilk faydası verenedir. Önce onun gönlü cimrilik bağlarından kurtulur ve coşar. Hâlis niyetle verilen bu zekât verimli yağmur gibi uğradığı bütün toprakları münbit hale getirir. Ovalar¸ vahalar bu yağmurdan nasiplenince toprak ürün¸ ağaçlar meyve verir. Zekâtını verenin yaşadığı iç huzuru¸ ihtiyacı karşılanan fakire de yansır. Böylece¸ fertler¸ aileler ve cemiyetler huzur bulur. 


   


 


 






[1] Bk. 9/Tevbe¸ 103; 34/Sebe'¸ 39.



[2] 51/Zâriyât¸ 19.



[3] 2/Bakara¸ 276.



[4] 30/Rûm¸ 39. (Bu açıklamalı meal faydalı olacağı düşünülerek Mahmut Kısa'nın¸ Kısa Açıklamalı Kur'ân-ı Kerim Meali'nden nakledilmiştir.)

Sayfayı Paylaş