SULTAN MURAD DİYARINDA: KOSOVA GEZİSİ

Somuncu Baba

Bendeniz Kosova'daki Yunus Emre Kültür Merkezinin davetlisi olarak bu ülkede bulundum ve çeşitli şehirlerde Hz. Mevlana konulu bir dizi konferans verdim. Dergimizin değerli okuyucularına aşağıda bu gezinin intibalarından bazı notlar aktarmaya çalışacağım.

Prizren'deyiz


Prizren'deyiz. Sabah 7.30'da yola çıktıktan bir saat sonra şehri bölen derenin sağ kıyısındaki Sinan Paşa Camii'nin yanındaki börekçideyiz. Dumanı tüten böreklerden bir paket sardırıp hemen köşedeki çayhaneye geçiyor¸ hasır peykelere kurulup sıcacık böreklere yumuluyoruz. Ortada çatırdayan kocaman bir odun sobası¸ sobanın üzerinde fokurdayan bir suibriği ve duvarlarda Kâbe resimleri¸ geyik başları. Köşelerde ahşap nişler ve nişlerde kahve alet edevatı… Hâsılı kendimi bir an için çocukluğumun geçtiği kasabadaki bir çayhanede zannettim. Hele sobayı nasıl özlemişim. Bendeniz kürbe-mizac taifesinden olduğum için döne döne elimi ayağımı¸ önümü ardımı ısıttım. Isındıktan ve karnımızı doyurduktan sonra Prizren Üniversitesi'ne yollandık. Eğitim Fakültesi'nde Eskişehir'den misafir hoca olarak birkaç yıldır burada bulunan Yılmaz Gür ve eşiyle tanıştık. Tacizade Hanımla Yazarlar Birliği Başkanı Agim de bizi beklemedelermiş. Agim Bey fi tarihinde Hz. Mevlana ile de ilgilenmiş ve bazı eserlerinde onun fikirlerini kullanmış. Ona karşı kanımın kaynaması boşa değilmiş zahir. Çay-kahve sohbetinden sonra konferansın yapılacağı büyük salona geçtik. Ooo¸ maşallah¸ barekallah! Amfi tarzında yapılmış olan 500 kişilik salon neredeyse tamamıyla dolu ve bir arı kovanı gibi uğultulu. Lakin Fakülte Dekanı mikrofona geçince sesler bir anda şak diye kesiliyor. Onun ve İsmet Bey'in protokol konuşmalarından sonra ben de bir saat kadar konuştum. Öğrencilerin çoğu Arnavut ama anlaşılır mıyım endişesi yersiz. Çünkü hepsi konuşmayı pür-dikkat dinliyorlar. Adeta salon kocaman bir kalp ve onun her atışını avucumda hissediyorum. Son cümlemi bir alkış tufanı takip ediyor. Bakıyorum¸ protokol de bu beklenmedik teveccühten şaşkın… İçimden diyorum ki; ‘Ah Hz. Mevlana¸ sende nasıl bir cezbe¸ nasıl bir sır var! Her coğrafyada her türlü insanın kalbine ulaşan nasıl bir feyzin¸ muhabbetin!'


Şeyh Naki Horasanî


21 Aralık Çarşamba… Kısmetimiz dergâhlardan açıldı ya¸ bugün de bir başka dergâha misafir olacağız: Priştine'ye 1¸5 saat mesafedeki Cakova kasabasında bulunan Şeyh Naki Horasanî dergâhına… Yol boyunca sıralanan çiçekli¸ çelenkli tahta kulübeler ve bunlara asılı büyük boy resimler dikkatimi çekiyor. Meğer bunlar bağımsızlık savaşında şehit düşenlerin hatırasını yaşatmak içinmiş. Bu arada gözüm yolda kulağım İsmet Bey'de:


 "Kosova Arnavutları¸ Arnavutluk'takilere göre çok daha dindar. Çünkü orada halkın yarısı diğer dinlere mensup¸ buranınsa hemen tamamı Müslüman. Gerçi bazı Arap ülkelerinin de etkileri var ama Kosova'da herkesin gözü kulağı Türkiye'de. Başbakanımız Recep Tayyip Erdoğan geçen yıl tamiri Tika tarafından yapılan Sultan Murat türbesinin açılışına geldiğinde halk onu bir padişah gibi karşıladı. Törende ben de bulundum. Başkan Haşim Taçi dedi ki: "Kosova'nın yüzde doksanı gibi ben de Müslüman'ım ama extremist bir İslâm istemem. Biz Türkiye'deki İslâm'ı isteriz." Bu sözler buradaki din anlayışını özetliyor. Diğer taraftan eski dönemden kalma idarecilerin dinî bilgileri nerdeyse sıfır. Başbakan Erdoğan camiye girerken Taçi'yi de kolundan sürükledi ama o:


– Ben şimdiye kadar hiç namaz kılmadım¸ içeri girip de dini siyasete alet etmeyeyim¸ dedi. Taçi törende bir kaç kere:


– Recep Tayyip Erdoğan benim abimdir¸ deyince bizim Başbakan:


– Bana abi deme¸ biz kardeşiz¸ diye düzeltti. Fakat Taçi sözünün sonunda:


– O istese de istemese de Recep Tayyip Erdoğan benim abimdir¸ diye tekrar etti ve hepimizi güldürdü.


Burada bize karşı bir yandan böyle bir sevgi var¸ bir yandan da tarihten gelen bir ezilmişlik psikolojisi. Mesela Arnavut ders kitaplarında Osmanlı aleyhinde bazı ifadeler mevcut. Dışişleri Bakanımız Ahmet Davutoğlu buraya geldiğinde bu tip ifadelerin çıkarılmasını teklif edince bundan hayli alındılar; iç işlerimize karışılıyor diye tepki gösterenler oldu."


İsmet Bey daha epey şeyler anlatacaktı. Sedat Kaptan arabayı Dergâhın yüksek bahçe kapısına park edince sözün gerisini başka bir yolculuğa bırakarak sustu. Naki Baba Tekkesi uzunca 2 katlı¸ tarihî görünümde¸ kitabeli bir bina. Ancak kitabenin sonradan konduğu belli…


Sabah 9.00 sularıydı ve böyle bir ziyaret için aslında biraz erkendi. Dergâhın kemerli kapısından avluya adım attığımızda görevli bir hanım bizi soldaki camekânlı bir odaya buyur etti. Şeyhi beklerken gözlerimiz duvarlar dolduran resimlerde geziniyor. Hazretin çeşitli devlet adamlarıyla çektirdiği bu resimlerin kimisi solmuş sararmış¸ kimisi ise daha yakın zamanlara ait. Resimlerden birinde Süleyman Demirel'in¸ bir diğerinde Ahmet Davutoğlu'nun¸ zekâ dolu mütebessim çehresi… Biz sedirlere diz kırıp çayımızı yudumlarken camekânlı kapı gıcırdadı ve yaşlı şeyh bastonuna dayanarak içeri girdi. Naki Efendi¸ çok ince ve hayli uzun boylu bir adam. Boynundaki kask yakınlarda geçirdiği bir trafik kazasının eseriymiş. Yana yatmış kasketi¸ parlak iri gözleri… Tiz sesli Şeyh biraz yavaş ve tatlı bir Osmanlı Türkçesiyle konuşuyor¸ sorularımıza cevap veriyor. Yaşı 85'i bulmuş ama hafızası insanı hayrete düşürecek kadar canlı. Bir yandan sorularımızı cevaplarken diğer yandan hizmetli kızın hazırladığı kahvaltı sofrasına buyur ediyor. İçerde kaldığımız iki saat boyunca ömrümün en zevkli sohbetlerinden birine şahit oldum. Horasanî lakabı ona Horasan'dan gelen atalarının yadigârı imiş. Şeyhlik de zaten atadan babadan veraset yoluyla intikal etmiş. Yazık ki bu köklü dergâh bazı sıkıntılar sebebiyle 10 yıl kadar önce faaliyetlerini durdurmuş. Bu yaşlı adamın gençliği hayli renkli ve hareketli geçmiş: Sözgelimi gazeteci olarak Amerika'dan Avustralya'ya kadar birçok ülkede bulunmuş. 2. Dünya Harbi'nde Almanların safında subay olarak savaşmış ve savaş sonrasında komünistlerden canını zor kurtarmış. Türk tarihine de neredeyse bir tarihçi kadar hâkim. 12 adalar ve Balkanları dışarıda bırakan Lozan'ın gerçekte bir başarı olmadığı kanaatinde. Hayli samimi olduğu İnönü bu fikirleri sebebiyle ona kızar ve takılırmış: "Sen önce asılacak sonra da arkasından ağlanacak adamsın." Naki Efendi¸ dine lakayt kocasına mukabil hemşehrisi olan Mevhibe Hanım'ın dindar bir Bektaşi olduğunu söylüyor.


Hazretin Türkiye'deki Bektaşilerle münasebetini merak ediyorum. O¸ birçoğunu tanıdığını ama içki konusundaki lakayt tutumları dolayısıyla onlarla anlaşamadığını söylüyor.


Şeyhin temennilerinden biri de Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'la görüşmek ve buradaki problemleri birinci ağızdan aktarmak. Türkiye'nin yeni parlayışı ona buruk bir sevinç yaşatmış. Diyor ki:


– Türkler Kosova'ya yeniden geldi ama artık çok geç. Türkçe artık bu topraklardan siliniyor; öyle ki kendi çocuklarım bile zar zor konuşuyorlar.


Sohbet kayda alınıp yayınlanacak değerdeydi ama biz hazırlıksızlık gelmiştik. Kalkmadan önce biraz da dergâhın diğer kısımlarını görmek istedik. İçeride bakımsız odalarda yıllarca ellenmediği anlaşılan toz içinde eski kitaplar¸ sağdan soldan gelmiş hediyeler ve dergâh eşyası vardı. Bunlar arasında bilhassa bir sarığa sarılı vaziyetteki Kadiri âlemi dikkat çekiciydi. Benzerlerini Özbekistan'da gördüğüm bu âlem Horasan tarafından gelmiş ve tam 500 senelik imiş. Yine tozlu raflarda çok sayıda dergâh tacı sıralanmıştı. Onlarla ilgilendiğimi gören şeyh şöyle bir durakladı ve bana ilginç bir teklifte bulundu:


– Şu sıralar Avusturalya'dan bir davet bekliyorum. Benim¸ ABD¸ Yeni Zelanda ve Avustralya'da müntesiplerim vardır. Bunları da oradaki halifelerime vermek üzere hazırladım. Ama gördüm ki sen de ehl-i beyte müştaksın. İstersen sana da taç giydireyim.


Bir an ne diyeceğimi bilemeden durakaldım ve¸


– Teşekkür ederim ama teveccühünüze layık değilim diyebildim. O da üstelemedi. Ayrılırken:


– Sizi çok sevdim¸ dedim ve elini öptüm.


Murad Hüdavendigar'ın Huzurunda


22 Aralık Perşembe


Sabahın ilk ziyareti Kosova'daki Sultan Murad türbesine… Türbe merkeze yaklaşık 20 dakika mesafede Kosova savaşının cereyan ettiği meşhur ovada. Yaklaştıkça kartpostallardan aşina türbe silueti somutlaşıyor ve uzviyet kazanıyor. Birkaç dönümlük bir bahçe içindeki türbe Tika tarafından elden geçirilmiş ve -yukarıda da bahsi geçtiği üzere- Başbakanımız tarafından resmî bir törenle açılmış. Türbenin karşısındaki evde kuşaktan kuşağa türbedarlık yapan bir aile oturuyormuş. Ancak henüz sabahın erken bir saati olduğu için ortada kimse görünmüyor ve türbe kapısı da kapalı. Naçar¸ ayaklarımız üzerinde yükseliyor ve parmaklıklı camlar arkasından içeriyi¸ şehit hükümdarın sandukasını süzmekle yetiniyor¸ Fatihalar okuyoruz. Göründüğü kadarıyla içerisi de türbenin dışı gibi hayli sade döşenmiş. Yaşlı dut ağacına abanarak nefis türbe kitabesini ben okudum İsmet Bey not aldı…


Avlunun bir kenarına kurulmuş küçük müzenin görevlisi bizi görüp el etti. Geri dönüp odaları hızlıca turladık. Odalarda Osmanlı tarihine ait muhtelif malzeme; tuğralar¸ Kosova Savaşı'nı canlandıran yağlı boya tablolar ve maketler üzerinde askerî kıyafetler sergilenmekte. Sultan Murad'ın vitray üzerine yazılan şehitlik niyazı samimiyetiyle hepimizi derinden sarsıyor. Müzenin hatıra defterinde Başbakanımızın imzaladığı sayfa açık bırakılmış. Beliğ bir ifade ve bir kaligrafi elinden çıkmışçasına nefis bir el yazısıyla yazılan bu cümleler de şehit sultanın niyazı kadar etkileyici… Bir hatıra olarak bu nefis sayfanın resmini çektim.


Çıktığımızda önümüzde uzanan ovaya daha bir dikkatle baktım. Osmanlı Ordusu'yla Sırp Ordusu işte bu meydanda boğaz boğaza gelmiş. Kazanılan zaferin ardından buraya dökülen sultanın kanıyla Kosova'nın ebedi bir İslâm yurdu olduğu tescillenmiş. Biraz uzakta da diğer bir şehidin Gazi Mestan Türbesi bu türbeye bakıyor… Ne var ki oraya uğramaya vaktimiz yok.


 Dr. Nihat Bey


Priştine Üniversitesi Şark Yazmaları Bölümündeyiz. Bölüm sorumlusu olan Dr. Nihat Karçiç'i 25 sene öncesinden Süleymaniye Kütüphanesi yıllarından tanıyorum. Arkasındaki raflara dizili -benim de hazırlayan ekip içinde yer aldığım- TÜYATOK Katalogları da o zamanların hatırası. Şimdi 50 yaşlarında gösteren bu kibar zat meramını ifade edecek kadar Türkçeye de vakıf. İki kütüphaneci olarak birbirimize anlatacak o kadar çok konu var ki orada geçirdiğimiz 2 saat bize yetmedi. İşte bu iki saat boyunca sorularıma verdiği cevapların toplu bir özeti:


"Kosova'nın Osmanlı'dan koptuğu1912'den itibaren buradaki Müslümanlar gibi İslâm yazmaları da sahipsiz ve korumasız kaldı. Bilhassa 1945 sonrasının komünist idaresinde eskiyi tahrip bir devlet politikası oldu. Bu dönemde imtiyazlı olan Sırplarla¸ İslâm milleti adıyla anılan Boşnaklar nispeten kültürlerini korudular. Öyle ki buranın elyazmalarının bir kısmı bile Gazi Hüsrev Bey Medresesine götürüldü. Geri kalan eserler daha çok cami¸ tekke ve ileri gelen ailelerin evlerinde bulunuyordu.


1999'da başlayan savaşta Sırplar bilinçli bir imha politikası benimsediler. Bu dönemde. "Kosova İslâm Birliği" Kütüphanesiyle Jakova Bektaşi Tekkesi (Mümin Baba) kitapları kasten yakıldı. O yıl ABD Kosova'nın değişik yerlerinde mevcut elyazmalarını tespit ettirdi ve yaklaşık 3000 civarında eser olduğu ortaya çıktı. Buradaki temel problemlerden biri bu işi bilen uzmanların azlığı. Ben 5 kuşaktır imam olan bir aileye mensup olduğum için konunun önemini biliyordum ve burada göreve başlayınca eser toplamaya başladım. O çabaların sonucu olarak burada halen 728 cilt içinde 1328 eser bulunuyor. Ayrıca


Priştine'de Alaattin Medresesi ve Kosova Arşivi ile Prizren'de Tarihî Eserleri Koruma Derneğinde de bir miktar eser mevcut. Uzun zamandır buradaki eserlerin kataloğunu hazırlıyorum ve işin büyük kısmını bitirdim."


O konuşurken bakışlarım kitap dolu raflarda geziniyor. Acaba bu 728 eser arasında önemli bir şeyler var mı ola? Nihat Bey merakımı geri çevirmedi ve birkaç eseri görmeme müsaade etti. Bunlar arasında hatırımda kalanlar şunlar: Süruri'nin Hafız Divanı Şerhi¸ Çatalcalı Ali Efendi'nin Fetvaları¸ 742 tarihli bir Hidaye şerhi¸ Cami'nin Baharistan'ı ile tek nüshası mevcut olan Âcizi Divanı…


Kosova'da Dinî Ahval


Müftü Bey'le sohbet ediyoruz. Müftü¸ Sultan Murat Türbesi'nin açılışında Kur'an okuyan Başbakanımızın tarzına¸ tecvidine hayran kalmış. Peki¸ Kosova'da din hizmetleri ne âlemde? Müftüden öğrendiğimize göre bu konuda yetkili tek merci devletten bağımsız bir kurum olan "İslâm Cemiyeti". Kendisi¸ bu cemiyetin şimdiki başkanı… Onun altında da 7 il müftüsü görev yapıyor. Toplam din görevlisi sayısı da 2.000. Peki¸ bütün bu hizmetleri kim finanse ediyor? Halkın bizatihi kendisi! Fakir bir halkın bu dinî hamiyetine maşallah denmez de ne denir? Savaşta çoğu Osmanlı eseri olan 218 cami yakılmış ama bunların tamamı cemiyet marifetiyle tekrar ihya edilmiş. Halen ülke sathındaki toplam cami sayısı 800'e ulaşmış. Bunların yanı sıra din eğitimi veren 5 dinî okul¸7 hafızlık kursu ve 1 İslâm Bilimleri Fakültesi mevcut. İlave olarak "Bereke" isimli bir hayır cemiyeti ile Ma'rife-i İslamiye¸ Terbiye-i İslâmiye¸ Nuru'l-İslam ve Yakaza isimli dinî mecmualar da dinî hizmetler cümlesinden… Müftü¸ savaştan sonra 300 kadar misyoner kurumunun ülkede faaliyet gösterdiğini ama halkın bunlara iltifat etmediğini övünerek anlatıyor. Peki¸ ama Türkiye'nin bütün bu hizmetlere hiç mi katkısı yok? Efendim¸ Türkiye Kosova'ya pek çok mali yardımda bulunmuş ama bunlar dinî hizmetleri kapsamıyormuş. Subhanallah¸ şimdi buna inanalım mı? Üstelik müftümüz bizim Diyanet İşleri Başkanıyla da gayet samimi olduğunu iftiharla ifade ediyor. Bu işte bir yanlışlık olmalı ama bilmem nerede?

Sayfayı Paylaş