ŞEYH ES-SEYYİD OSMAN HULÛSİ DARENDEVÎ’NİN MANEVÎ VE HAYIRSEVERLİK MİRASI

Somuncu Baba

"Şeyh Hulûsi Efendi'nin hayatı hakkında benim en çok dikkatimi çeken nokta belki de şu husus olmuştur: O hayli yoğun meşgûliyetlerine rağmen çok dengeli bir metod takip etmiştir¸ tasavvufta ve diğer mânevî ilimlerde çok derin bir vukûfiyeti vardır."


Olağanüstü ve ilham verici bir şahsiyet olan Şeyh Es-Seyyid Osman Hulûsi Darendevî'yi yâd etmek için birkaç kısa yorum yazmak üzere kalemimi elime almaktan dolayı şeref duymaktayım.


Şeyh Hulûsi Efendi'nin hayat hikâyesinin tafsilatı ve onun hem Darende¸ hem de bütün Türkiye coğrafyası ve ötesi üzerinde gerçekleştirmiş olduğu olağanüstü tesirler konusu¸ buradaki herkes tarafından bilinmektedir. Bu hususun Şeyh'e âşinâlığı sadece birkaç hafta evveline uzanan¸ dışarıdan gelen birisi olarak¸ bendeniz tarafından yeniden sayılıp dökülmesine ihtiyaç yoktur. Bunun yerine¸ Şeyh'in hayat hikâyesi¸ üslubu ve çalışmalarından beni pek kuvvetli bir şekilde tesir altında bırakan bazı husûsiyetler üzerinde kısa mülahazalarda bulunmak istiyorum. Benim Şeyh ile olan tanışıklığım¸ onun kendi yazıları ve hakkında yazılanlar yoluyla olmuştur. Şeyh Hulûsi Efendi'nin sunmuş olduğu örnek insan modeli kendi başına oldukça etkileyicidir ve müstesnâ bir şekilde ilham vericidir. Allâhu Teâlâ'nın Kur'an-ı Kerim'de zikrettiğine göre: “le-kad kâne lekum fî Rasûlillâhi usvetun hasene.”(33/Ahzâb¸¸ 21) Yani¸ “Allah Rasûlü (s.a.v.)'ünde bizim için güzel üsve¸ gıpta edilecek bir örneklik vardır.” Bundan şu sonuç çıkmaktadır: Hayatını tamamen Hz. Peygamber (s.a.v.)'i örnek alarak tanzim eden herhangi bir kişi de bir üsve olabilir. Bu üsve karanlıkta parıldayan bir ışık misâli çok güzel bir model teşkil edebilir ve pervanelerin ateşe doğru yönelmeleri misâli her taraftan samimi kalpleri kendine doğru çekebilir.


Şeyh Hulûsi Efendi'nin hayatı hakkında benim en çok dikkatimi çeken nokta belki de şu husus olmuştur: O hayli yoğun meşgûliyetlerine rağmen çok dengeli bir metod takip etmiştir¸ tasavvufta ve diğer mânevî ilimlerde çok derin bir vukûfiyeti vardır. Fakat Şeyh aynı zamanda ve büyük bir tesirle sıradan insanlara hizmet edip¸ onların gündelik hayatlarını geliştirmede onlara koşulsuz destek sağlamıştır. Bu ameliyesini¸ insanda hayretler uyandıran bir dizi hayırseverlik faaliyetleri yoluyla gerçekleştirmiştir. Bu şekilde¸ hem ilmi hem de ameliyle insanlığa mükemmel bir şekilde hizmet eden bir şahsiyet bulabilmek günümüz dünyasında neredeyse imkânsızdır. Bunlar şöyle dursun¸ sadece ilmi veya sadece ameli ile insanlığa kusursuz hizmet sunan şahsiyetlere rastlamak bile oldukça nâdirâttandır.


Sahip Olunan Mânevî Ferâset


Biz mahâretli bir tasavvuf şeyhinden ve ehliyetli bir mürşidden¸ müridleri ve içinde yaşadığı toplum üzerinde derin bir mânevî tesir icrâ edebilmesini bekleyebiliriz. Bu mürşidin asıl vazifesi bir çeşit terbiyedir; yoksa biz ondan ortalama dindarlıktaki bir mü'minin olması gerektiğinden çok daha fazla hayırsever olmasını bekleyemeyiz. Benzer bir şekilde¸ muhtemeldir ki¸ bir insan bütün vaktini diğer insanlara hizmet etmek maksadıyla içtimâî ve hayır-hasenât işlerine tahsis edebilir. Böyle bir insan kalben ve fiilen dindar bir kişidir ve takvâyla hareket etmektedir. Fakat bu tipteki¸ kendini bu derece sosyal hizmetlere adamış bir insanın normal şartlarda mânevî ferâset açısından Şeyh Hulûsi Efendi'nin eriştiği derinliğe ulaşabilmesi beklenir bir durum değildir. Bu meyânda fazla söze hâcet bırakmaksızın Şeyh'in şiir formatında sunduğu engin ferâsetini ifade kâbiliyetindeki ustalığını zikredebiliriz. Onun bu kâbiliyeti bir taraftan oldukça derin¸ hassas ve ıstılâhen de mütemeyyiz/belirgin bir şekilde zuhûr ederken¸ öbür taraftan da sıradan mü'minlerin anlayışlarına hitâbedebilmekte ve onların ahlâkî ve mânevî gelişimlerine katkıda bulunabilmektedir. Bu iki özelliğin bir arada bulunması sıra dışı bir durumdur. Zira bu kişinin bir taraftan derin bir mânevî şuur içinde ve hem kalben hem de rûhen Allah'a tam bağlı olabilmesi gerekirken¸ öbür taraftan da kollarını sıvayıp fiilen bu işlerin içine girip bir anlamda ellerini kirletmesi lâzımdır. Bu hususta¸ Müslümanların nihâî rehberi ve üsvelerinin zübdesi olan Hz. Peygamber (s.a.v.)'in ortaya koyduğu örnekten daha iyisini nerede bulabiliriz ki? Bütün yaratılmışlar içerisinde sidretu'l-müntehâ'nın ötesine geçebilen sadece o değil miydi? Yine o değil miydi ki¸ Medine etrafına hendek kazılırken gece gündüz demeden kan-ter içerisinde uğraşıp didinen veya ashâbıyla birlikte yakacak odun taşıyan ve kendi yırtık çoraplarını diken… Ve Allahu Teâlâ mütemâdiyen mü'minleri¸ “Ellezine âmenû ve ‘amilu'ssâlihât / İman edip sâlih amel işleyenler” diye tavsif etmiyor mu?


Bu Kur'anî ifade üzerinde daha dikkatlice tefekküre dalmamız gerektiğini düşünüyorum. Allahu Teâl⸠Kur'an'ında felâha erenlerden ve gerçek inananlardan bahsederken¸ bunların iki temel şartı yerine getirdiklerini müteaddit defalar zikretmektedir. Birinci unsur¸ onların iman etmeleri¸ ikincisi ise sâlih amel işlemeleridir. Allahu Teâlâ hiçbir yerde “iman etmeyip” sadece “sâlih amel işleyenleri” övmemiştir ve sadece birkaç kez nâdirâttan olarak “iman edenlerden”¸ “sâlih amel işleyenleri” zikretmeksizin bahsetmiştir. Bu durum¸ “iman”ın daima ve de zarûrî olarak “sâlih amel” ile beraber olması gerektiğini bizlere göstermektedir. Bu “sâlih amel”¸ “iman”ın bir meyvesidir ve gerçek imanın ayrılmaz bir unsurudur. Görkemli bir ağacın gölgesinin varlığının¸ o ağaçla birlikte düşünülmesinin gerekliliği bu durumun bir misâlini teşkîl edebilir. Zira bu gölge şüphe götürmez bir şekilde ağaçtan gelmektedir ve varlığını ağaç var oldukça sürdürür. Bu bakış açısından hareketle diyebiliriz ki¸ bir kişinin imanındaki kemâl¸ o kişinin amel bahçesindeki meyvelerin keyfiyetini mutlak bir şekilde belirler.


Her Zaman Yemişini Esirgmeyen Rabbanî Ağaç


Şeyh Hulûsi Efendi'nin bizâtihî kendisinin îfâ ettiği ve vefatından sonra ondan ilham alınarak icra edilen hayır-hasenâttaki miktarın ihtişamı benim nazarımda onun sarsılmaz imanının¸ derin Allah sevgisinin¸ Dîvân'ında da kendini belli eden muazzam mânevî vukûfiyetinin en kuvvetli şâhidi olmaktadır. Yukarıda bahsettiğimiz ağaç-bahçe mecazını kullanarak diyebiliriz ki¸ Şeyh Hulûsi Efendi¸ Kur'an-ı Kerim'de zikri geçen “şecere-i tayyibe / güzel bir ağaç”ın mücessem bir örneğini bizlere sunmuştur. Zira bu “güzel ağacın” kökü yerde sâbittir¸ dalları ise göğe uzanmaktadır ve Rabbi'nin izniyle her zaman yemişini vermektedir. Bu Rabbânî ağacın kökleri muhkem bir şekilde iman toprağında sâbittir ve dalları da arş-ı a'lâya¸ Allah katına ulaşarak meyvelerini vermektedir. Bu meyveler hikmet¸ hidâyet ve güzel amellerdir ki¸ bunlar da Rabbi'nin izniyle ortaya çıkmaktadırlar.


Bu durumda söz konusu olan diğer bir belirgin özellik de Şeyh'in hayatı ve üslubunun çeşitli veçhelerindeki mânevî¸ ameli ve hayırseverlik uygulamaları arasında var olan dengedir.


Başvurmuş olduğum kaynaklar onun dindeki bu dengeli yaklaşımının altını çizerek özellikle de onun dinin zâhir ve bâtın boyutlardan müteşekkil olduğu şeklindeki kesin vurgusuna işaret etmektedirler. İslâm eşzamanlı olarak hem şerîat hem de hakikattir ve bu iki boyut karşılıklı olarak birbirini destekler biçimde birlikte var olmak durumundadır. Bu yaklaşım Hz. Peygamber (s.a.v.)'in üslûbunun ta kendisidir¸ dolayısıyla da değişmez ve ebedî olarak geçerli olacak olan İslâmî modeldir ki¸ günümüzle özellikle alakalıdır. Zira çağdaş İslâm ümmeti içerisinde dinî anlamda ifrât ve tefrîti yaşayan pek çok akım vardır. Bir taraftan bazı Müslüman gruplar kuru bir zâhirciliğe kapılarak Hz. Peygamber (s.a.v.)'in karakterinde ve hayat tecrübesinde baştan sona çok belirgin bir şekilde belli olan duyarlılık¸ heyecan¸ haşyet¸ sevgi¸ hilm ve nezâket gibi insânî hasletleri ihmal etmektedirler. Öbür taraftan ise¸ Amerika'nın bazı yerlerinde görüldüğü üzere¸ İslâmiyet'in yalnız şerîat boyutunu değil akîde boyutunu da göz ardı eden ve fakat kendilerini sûfî diye tanımlayan bazı uyduruk-tasavvufî gruplar vardır. Bunlar kendilerini Müslüman olarak tanımlamaya gerek bile duymadan sûfî nisbesi alabileceklerini zannetmektedirler.


Kendisinden evvelki nesiller arasında yaşamış olan dinî ilimlerde ehliyet sahibi ve mütebahhir bütün muteber âlimler örneğinde olduğu gibi¸ Şeyh Hulûsi Efendi'nin hayat şekli de onun bu tipte tehlikeli bir biçimde budanmış bir İslâm anlayışını asla benimsemediğini bize göstermektedir. Aksine¸ Şeyh hem sözlü hem de fiilî bir örnek olarak¸ bu konuda Hz. Peygamber (s.a.v.)'in ortaya koyduğu modeli takip ettiğini beyan etmektedir. Zira nebevî olan model¸ bedenî¸ zihnî¸ rûhî ve nefsî bütün gerekli unsurları ihtivâ eden sağlıklı bir bütündür. Bir Müslümanın bedenî¸ zihnî ve kalbî bütün varlığını harekete geçirdiği namaz örneğinde görüleceği gibi¸ İslâm dini de meşhur Cibril hadisinin açık bir şekilde ifade ettiği üzere İslâm¸ iman ve ihsân boyutlarından müteşekkildir. Bu demektir ki¸ bir Müslüman fiilî davranış olarak kendini Allah'a teslim etmeli¸ zihnî olarak O'nun hakkında sahîh bir imana sahip olmalı ve kalben ve mânen daima O'nun şuurunda olan bir hal üzere olmalıdır. Allahu Teâlâ insanı birbirinden ayrışmaz bir bütünlük arz eden beden¸ zihin ve ruh bileşimlerinden yarattığı gibi¸ ona bu üç boyutun gerekleriyle mütenâsip üç boyutlu bir hitap kullanan bir din göndermiştir.


Allah güzeldir ve güzelliği sever


Şeyh'in güzel ahlâka verdiği ehemmiyeti ve onun coşkun Allah sevgisini resmetme bağlamında Dîvân'ından aşağıdaki satırları zikretmek güzel bir örnek teşkil edecektir:


Sakın nefsine uyup bir cân incitmeyesin


Hüsn ü edebi koyup bir cân incitmeyesin



El ile döğseler de dil ile söğseler de


Bin kez incitseler de bir cân incitmeyesin



Hepsi kardeşlerindir yolda yoldaşlarındır


Hâlde hâldaşlarındır bir cân incitmeyesin



Beyhûde cânın sıkıp insanlığından çıkıp


Dil Kâ‘besini yıkıp bir cân incitmeyesin


* * *


Gönül cândan geçer yârdan geçilmez


Cihânı terk eder yârdan geçilmez


Bu satırları okuduktan sonra Şeyh Hulûsi Efendi'nin niçin Kalplerin Sultanı (Sultanu'l-Kulûb) olarak isimlendirildiği noktasında zihnimizde en ufak bir kapalılık kalır mı acaba?


Şeyh Hulûsi Efendi'nin sınır tanımaz Allah sevgisi ve onun Allah'ın mahlûkatının hakları hususundaki derin hassasiyeti¸ Şeyh'in güzel olan her şeye karşı derûnunda geliştirmiş olduğu latîf bir takdîr ve şükrânlık kâbiliyetiyle pekiştirilmiştir. Hz. Peygamber (s.a.v.)'in bize ifade ettiği gibi¸ “Allah güzeldir ve güzelliği sever.”


Okumuş olduğum kaynakların beyanına göre Şeyh'in neşv ü nemâ bulmuş olduğu toprakların güzelliğinin ve Darende'nin hârikulâde ve âsûde topraklarının¸ onun mânevî ve estetik boyutlarının gelişmesi üzerinde derin tesirleri olmuştur. Hakikatin hem zâhir hem de bâtın yönlerinin idrâki içerisinde¸ Şeyh Hulûsi Efendi her zerrede bu güzelliği arıyor gibi gözükmektedir. O dış dünya ki¸ Allah onu insanoğlunun istifâdesi için yaratmıştır ve onun içerisindeki Allah'ın varlığına işaret eden âyet ve hârikulâdelikler üzerinde insanoğlunun tefekküre dalmasını emretmiştir. O iç dünya ki¸ Allah onu insanoğlunun içsel ve mânevî özelliklerinin meşhedi olarak yaratmıştır ve her insan kendi kapasitesi nisbetince bu boyutta fazilet ve tekâmüle erişir. İnsanoğlunun bu tekâmülü meleklerin bile fevkinde olabilir; zira Allah meleklere Hz. Âdem'e secde etmelerini emretmişti. Buradan anlıyoruz ki¸ insanoğlu fazîlette meleklerden bile üstün duruma gelebilir.


Şeyh Hulûsi Efendi üzerine ilmî çalışmalar yapmış olan bütün yazarlar da onu İslâm dinine bütün boyutlarıyla sarsılmaz bir bağı olan¸ sağlam ve tavizsiz bir mü'min olarak tavsîf etmektedir. Hem dışa dönük şerîat¸ hem de içe dönük hakikat boyutları itibariyle Şeyh¸ asırlar boyu yaşanagelen geleneksel dinî modele bağlı kalarak¸ dinini yaşamış ve gelecek nesillere taşımıştır. İçinde yaşamış olduğu çetin zaman ve şartlar altında bile bu yolda bir taviz vermemiştir. Fakat o kendine bu hususta Hz. Peygamber (s.a.v.)'i ideal örnek olarak almış¸ samimi bir dindarlıkla sımsıkı bir şekilde Allah'ın ipine sarılmıştır. Sayısız zorluk ve engelleri aşarak doğru bildiği yoldan asla şaşmamış¸ dünyayı nur ve hayırla doldurmak için bitmek tükenmek bilmeyen bir enerjiyle çalışmalarını bu nebevî istikâmette sürdürmüştür. İşte Darende'nin bağrından çıkan bu mübârek zât¸ bereketli Türkiye topraklarının her köşesinde yaşamakta olan kalplerde müstesnâ ve azîz bir yer edinmiştir ve biz de bugün dünyanın dört bir yanından gelen on binlerce seveni olarak onu burada yâd etmekteyiz.

Sayfayı Paylaş