KALBÎ HASTALIKLARA KARŞI MANEVÎ REHABİLİTASYON

Somuncu Baba

"Kalbî hastalıklar¸ bazen geçici kabz (kalbî daralma) girdaplarının gelip pusuya yatmasından¸ bazen cismanî ve şehvanî neşe ve arzuların egemen olmasından¸ bazen güzel ahlâk ve edebe uymayan hataları işlemekten¸ bazen de iyiliklerle ve sevaplarla gururlanıp küstahlaşmalardan dolayı ortaya çıkabilmektedir. "


Kalbî hastalıklar (Maraz-ı Kalbî)¸ nefsaniyete düşkünlükten ve buna binaen sürekli olarak günah işlemekten dolayı kişinin düşünce¸ tutum ve davranışlarında meydana gelen fıtrî ve ahlâkî bozulmalardır. Kalbî hastalıklar¸ zamanında tevbe ve istiğfar etmemenin bir neticesi olarak¸ işlenen günahların insan ruhunu manen lekelemesi ve kişiyi nihayetinde küfre (isyana¸ inkâra) kadar sürükleyen bir süreçtir. Kalbî hastalıklar¸ dünya ve ahiret hayatımızı tehdit eden ruhî rahatsızlıklar¸ iman nurunu alan¸ küfre ve(ya) şirke yol açabilen ve ibadet gibi salih ameller ifa etmeyi engelleyen fıtrî yaralardır. Kalbî hastalıklar¸ nefis mekanizmasını kontrol altında tutamama sonucunda kalbe giren yanlış itikatlar (inançlar) ile ortaya çıkmakta ve insanın hakikati¸ doğruyu ve gerçeği görmesine engel olmaktadır.


Kur'an-ı Kerim¸ bedenî hastalıklardan daha ziyade kalplerdeki manevî ve itikadî hastalıkları ve sapmaları önemli bir hastalık olarak görmektedir. Özellikle¸ gerçekten inanmadıkları hâlde sahte imanlarıyla ısrarla inananları aldatan veya onları aldattıklarını zanneden münafıkların tutum ve davranışları¸ ilgili âyette şiddetli bir şekilde yadırganmaktadır: “Münafıkların kalplerinde hastalık (iman¸ nifak ve haset hastalığı) vardır. Allah da onların bu hastalığını çoğaltmıştır.”1


Kalbî hastalıklar¸ bazen geçici kabz (kalbî daralma) girdaplarının gelip pusuya yatmasından¸ bazen cismanî ve şehvanî neşe ve arzuların egemen olmasından¸ bazen güzel ahlâk ve edebe uymayan hataları işlemekten¸ bazen de iyiliklerle ve sevaplarla gururlanıp küstahlaşmalardan dolayı ortaya çıkabilmektedir. Bunun yanında küfür (inançsızlık) içinde yaşamak veya başka bir ifadeyle marifetten yoksun yaşamak¸ yani Allah'ı gereği gibi tanımamak¸ Allah'a şirk (ortak) koşmak¸ zulmetmek ve haksızlık yapmak¸ bilerek ve sürekli olarak günah işlemek¸ nefsi ilahlaştırararak kibirlenmek ve büyüklük taslamak¸ azgınlık içinde bulunmak gibi unsurlar da kalbî hastalıkların kaynağı olabilmektedir.


Kalbî hastalıklara ve(ya) sapmalara yol açan bir unsur da gaflettir (manevî körlük). Dinî ve tasavvufî boyutuyla gaflet¸ kişinin nefsinin ve şeytanın arzularına teslim olmasını¸ işlediği günahları ve ahirette vereceği hesabı düşünmemesini¸ günahlara tevbe etmeyi terk etmesini¸ kalbin kasvet içinde oluşunu¸ kulluk görevini ve sorumluluğunu unutmasını ve zamanını faydasız ve boş şeylerle geçirmesini ifade etmektedir.2


İç âleme yönelik gaflet¸ kalbin imanî esaslardan ve ibadetlerden uzak olması¸ meta fizik âlemlere (gaybe) karşı bütünüyle kapalı olması ve hakikati görememesidir. Nefsanî ve şeytanî dürtülerin etkisiyle sadece cisimler âlemine bakmanın sonucunda halifelik (nuranî-ruhanî) vasfını yitiren olan bir kişinin¸ gafletin pençesinden kurtulması fevkalade zordur.


Nitekim Allah'ın Rasûlü Hz. Muhammed (s.a.v.) bir hadisi şeriflerinde şöyle buyurmaktadır: “Gerçek âmâ (kör)¸ gözü görmeyen değil¸ asıl âmâ kalp gözü görmeyendir.”3


Dolayısıyla gaflet tuzağına düşmüş herhangi bir kişi¸ gözünün yanında aklını¸ dilini ve kulağını manevî gerçekleri görmede¸ duymada¸ bilmede¸ anlamada ve tanımada yetersiz hâle gelmektedir. Nereden bakarsak bakalım maneviyat âleminde körlük¸ nefs-i emmarenin varlığı ve süflî tekinleri ile yakından ilgilidir. Zaten nefsin mahiyetinde bizatihi bir körlük vardır. O körlük¸ kişinin bedeninde zerre miktarınca bile kaldıkça marifetin ve hakikat güneşin görünmesine engel olacaktır.4


Manevî yönden kendilerini tehlikelere atıp Yaratan'ın rahmetinden uzaklaşan insanlar¸ kendi elleriyle gönüllerindeki sevgi¸ şefkat ve merhamet duygularını öldürürler¸ taş kalpli olmaları hasebiyle sosyal sorumluluk şuurunu tamamen yitirirler ve topluma faydalı olamazlar.


Kalbî Hastalıklara Karşı Manevî Tedbirler


Sûfîler de tam bu noktada çare olarak nefse istiğfar¸ tevbe¸ nefse muhalefet etmek¸ onu kontrol altında tutarak terbiye etmek ve (sosyal) ibadetlerde bulunmak gibi kişinin manevî rehabilitasyonu ve gelişimine yönelik tavsiyelerde bulunmaktadırlar. Sûfîler¸ manevî sapmalar içinde olanlara tatlı dilleriyle müdahale etme gereği duyarlar ve kendilerine tevbe etmelerini tavsiye ederler. Manevî desteğe ihtiyaç duyan bu kişiler¸ tavsiyeleri dikkate alır ve ciddî bir manevî rehabilitasyon (arınma) gayreti gösterirlerse¸ Allah¸ onların bu kalbî hastalıklarını ve sapmalarını hayra (iyiliğe) tebdil eder (dönüştürür) ve kötü eğilim ve kabiliyetlerini hayır istidatlarına çevirerek¸ onlara yeniden manevî dirilme ve huzurlu bir hayat yaşama fırsatı verir.


Bazen kişi¸ küfür ve inkâr içinde veya Müslüman olup günah işlediği halde Allah'ın inayeti ve lütfü ile yine de hidayete kavuşup¸ Allah'ın veli kullarından olabilir. Buna sebep¸ kişinin sahip olduğu herhangi bir fıtrî özellik¸ güzel bir ahlâk¸ makbul bir amel veya kendine seven birisinden aldığı dua olabilir. Nitekim tasavvuf tarihinde gençlik yıllarında eşkıya¸ hırsız veya alkolik olan birçok kişi¸ manevî alanda rehber konuma gelebilmiştir.


Bunlardan birisi de Horasan bölgesinde Merv şehrinde Türk asıllı dindar bir köleden 736 yılında dünyaya gelen Hz. Abdullah bin Mübarek'tir. Cömertliği ile tanınan Abdullah¸ gençliğinde her nedense içkiye müptela idi. Rivayet olunur ki¸ bir seferinde arkadaşlarıyla birlikte bir elma bahçesine girerek¸ yiyip içip eğlenmişler. İyice sarhoş olup aklı başından gittikten sonra seherde ayılmış. Çalgı çalmaya teşebbüs etmiş ama çalgı aletinden bir ses çıkmamış. Aleti incelerken gaipten şiddetli bir ses duymuş: “İman edenlerin¸ Allah'ı zikretmekten ve inen Hak'tan dolayı kalplerini saygı ile ürpermesinin zamanı gelmedi mi? Daha evvel kendilerine kitap verilip de¸ üzerlerinden uzun zaman geçen¸ böylece kalpleri kararanlar (katılaşanlar) gibi olmasınlar. Onlardan birçoğu (dinlerinden çıkmış) fâsık kimselerdir.”5


Âyet olduğu anlaşılan bu sözlerden irkilen Hz. Abdullah¸ tevbe ederek¸ derhal sazı yere vurup kırmış¸ içkiyi dökmüş¸ kendisini tamamen ilim yoluna vermiş ve tasavvufun öncülerinden olmuştur.6


Kişi¸ manevî yönden kendini düzeltme fırsatı bulamadığı sürece belki de günah işlemelerini artırarak devam edecektir. Bir başka ifadeyle kişide sosyal sapmalara yol açan birçok kalbî hastalık bulunduğu sürece¸ kişinin rehabilitasyonu da o nispette zor olacaktır. Onun için erken safhada manevî rehabilitasyon hizmetlerinin sunulmasında fayda vardır.


Bir müdahale biçimi olan manevî rehabilitasyon (nefis tezkiyesi)¸ ileri derecede manevî boşluk¸ sapma ve(ya) sapkınlık içinde veya kalbî hastalıklara yakalanmış olan kişilerin kendi inanç ve ruh dünyalarıyla yeniden barışık olmalarını sağlayan manevî destek ve tedavi hizmetleridir. Her insanın başlı başına manevî bir âlem olduğu ve dolayısıyla her ferdin kalbî hastalıklarının tedavisinin de buna göre farklı yöntemlerle sağlanabileceği düşünülmelidir. Buradan yola çıkarak her sorunlu insan¸ özel manevî durumuna ve derecesine göre değerlendirilmelidir. Bu çerçevede sûfîler¸ kalbî hastalıklara yakalanmış olanlara genel bir yaklaşımla bir manevî müdahele yöntemi olarak nefis muhasebesini önerirler ve manevî rehabilitasyonlarının başarılı olması için kendilerine ayrıca duada bulunurlar.


Sûfîler¸ kişilerin ne türlü bir yol ve yöntemle manevî arınmadan geçmeleri gerektiği noktasında somut ve soyut (ilhamî) bilgi ve tecrübelere sahiptirler. Sûfîler¸ muhtaç kişilerin tabiatlarına ve karakterlerine göre özel bir manevî rehabilitasyon programı uygulamaya koyarlar. Bu çerçevede desteğe muhtaç kişilere belli sorumluluklar ve görevler de verebilirler. Bunların başında günah ve suç işlemeye sebebiyet veren kötü kişi ve ortamlardan uzak durma¸ ibadetlere yönelme¸ oruç tutma¸ değişik problemlerin karşısında sabır ve teslimiyet gösterme¸ manevî ve sosyal meşguliyetler içinde bulunma¸ cemaatlere ve salih amel işlemeye müsait hayırlı faaliyetlere katılma gelmektedir.


 


Dipnot



1 2/Bakara¸ 10


2 Karagöz¸ İsmail; Dinî Kavramlar Sözlüğü; Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları; Ankara; 2005; s. 193-194.


3 Câmiü-s-Sağir; Yeni Asya Neşriyatı; Cilt 3-4; İstanbul; 2002; No: 3297.


4 Bediüzzaman Said Nursi; Mesnevî-i Nuriye; 2001: 71.


5 57/Hadid¸ 16.


6 Abdülaziz b. Şah Veliyyullah Dehlevî¸ Büstanu'l-Muhaddisîn¸ (Terc. Ali Osman Koçkuzu). DİB Yayınları¸ Ankara; 1986¸ s. 113.

Sayfayı Paylaş