HULÛSİ EFENDİ DÎVÂN’INDA MÜRİD KAVRAMI

Somuncu Baba

"Es-Seyid Osman Hulûsi Efendi (k.s.)'nin Dîvân'ı ve diğer
eserleri okundukça¸ temelini attığı¸ şimdi bir vakıf medeniyeti
olarak inşâ edilen eserleri temâşa edildikçe¸ onun ismi
çağlardan çağlara aktarılacaktır. Örnek ve önder bir insan
olarak her zaman gönüllerde yaşayacaktır."


Varoluşçular “İnsan dünyaya fırlatılıp atılmıştır.” diye başlar felsefelerini açıklamaya. İnsanın kendi hayatıyla ilgili yegâne karar organının kendisi olduğunu da bu düşünceyle temellendirirler. Bu ağır sorumluluğun yükünden olsa gerek varoluşçu filozoflar daima mutsuzdur. Bu mutsuzluğun temelinde¸ yaradılışlarında olan bir şeyi¸ Mutlak Zatı¸ Yaratıcıyı¸ Allah'ı göz ardı etmelerinin yattığı ise açıkça ortada.


İnsan¸ dünyaya Allah'ı aramak¸ bulmak ve tanımak üzere görevlendirilerek gönderilmiştir. Allah “gizli hazinesinin” bilinmesini istemiş ve yaratıkların en şereflisi olan insanı bu işe memur kılmıştır. “İnsan ki aciz ve cahildir” bu görevi kabul ederek dünyaya gelmiştir. Bu yüzden de¸ insan bu mayaya ters hareket ettiğinde mutsuz ve huzursuz olmaya mahkûmdur.


Asıl meselemiz ise şudur; bu mutlak mutluluk ve huzurun anahtarına nasıl ulaşılır? Herkesçe malumdur ki Allah'a giden yollar asfaltla döşeli değildir. Aksine bu yol engebeli¸ çetin¸ sancılı bir süreçtir. Zira Hz. Peygamber (s.a.v.)'in belirttiği gibi “bu dünya mü'minin cehennemidir.” Mü'min kişi bu dünyada eza ve cefaya katlanır ki manevî mertebelerini yükseltsin ve her iki dünyada da müjdelenen kişilerden olsun.


Bu yolda tarikat yönünden yürümekse¸ yola ayakkabılarını çıkartıp eteklerini sıyırarak devam etmek demektir. Yolcu artık bir mürşid-i kâmile bağlanarak onun izinden Allah'a ulaşmayı ve bu uğurda daha çok çile çekmeyi göze almış demektir.


Hulûsi Efendi de¸ hem bir mürşid-i kâmil hem de bir şair olarak bu temaya şiirlerinde çokça yer vermiş; kâmil mürşidin nasıl olduğunu ve gerçek müridin nasıl olması gerektiğini anlatmıştır. Hulûsi Efendi'nin şiirlerinde tasvir ettiği mürid¸ mürşidine bağlı¸ onun sözünden çıkmayan¸ onun manevî üstünlüğünü sorgulamadan kabul eden¸ mürşidinin eliyle Hz. Peygamber Efendimize ve Allah'a ulaşmayı hedefleyen bir seyr-i ü sülûk yolcusudur. Bir şiirinde bunu şöyle anlatır;


Ana mecnun denir ki ezber etmiş


Dilinde her nefes evrad-ı Leyla


Değişmez iki dünyaya muhakkak


O kim Kays ola ede yâd-ı Leyla


Olursa her demi yârin gamıyla


Eder bir gün visali şadı Leyla


Bu şiirin ilk beytinde Leyla ile Mecnun hikâyesine telmihte bulunularak¸ Mecnun'un her an dilinde Leyla yani “yar” virdi olduğundan bahsedilmiştir. Burada yar diye anılan Hulûsi Efendi için kâh mürşidi İhramcızade Hazretleri¸ kâh Hz. Peygamber Efendimiz¸ kâh Cenab-ı Allah olmuştur. İhramcızade Hazretleri de bu durumdan şöyle bahseder; “Hulûsi evladımızın şiirlerinin asıl merkezi Allah ve Peygamber Efendimizdir. Ancak yol bizden geçtiği için bize hitap eder gibi görünür.”


Hakiki Bir İmanla Hakiki Saadete


Alıntılanan ikinci beyitte¸ Mecnun olanın Leyla'yı hatırladıktan sonra bu hatırayı iki dünyaya¸ yani ne bu dünyaya ne de ahirete değişeceği anlatılmaktadır. Mecnun Arapçada “kendinden geçmiş¸ deli” manalarına gelmektedir. Mecnun ismiyle bahsedilen asıl kişi Kays'tır¸ Mecnun onun lakabı olmuş ve o isimle anılmıştır. Bu beyitte yine mürşidini yar edinen müridin¸ onun hatırasını ne dünyadaki ne de ahiretteki saadetlere değişmeyeceği vurgulanmıştır. Tasavvufta bu konu birçok mutasavvıf şair tarafından işlenmiştir. Yunus Emre Hazretleri¸


Cennet dedikleri


Birkaç köşkle birkaç huri


İsteyene ver onları


Bana seni gerek seni


diyerek¸ yine Hulûsi Efendi bir başka şiirinde


Maksad o yardır yârin unutma


Gayri zünnardır yârin unutma


diyerek asıl ulaşılmak istenen şeyin cennet olmadığı¸ hakiki bir imana sahip olan kişinin dünyadaki ve ahiretteki saadetlere sırtını dönüp yüzünü “yârine” çevirmesi gerektiğini vurgulamışlardır.


Alıntılan üçüncü beyitte de yukarıda bahsettiğimiz müridin asıl emelleriyle ilgili müjde verilmiş ve eğer mürid her anını yârin huzurundaymış gibi¸ onu anarak¸ onu zikrederek onun derdiyle dertlenerek geçirirse emellerine vasıl olacağı¸ yârine manevî anlamda kavuşacağı müjdelenmiştir.


Yine bir başka bir şiirinde Hulûsi Efendi¸ müridin mürşidine karşı duyması gereken muhabbetin sınırlarının olmadığını şu şekilde dile getirmiştir;


Men o dostun badesiyle gönlümü mest eyledim


Gayrı bir cam ile bu mest gönlü hüşyar eylemem


Bu beyitte Hulûsi Efendi¸ “dost” diye bahsettiği mürşidine bağlanmayı onun verdiği içkiyle sarhoş olmak olarak sembolize etmiş ve artık başka bir içkiyle gönlünü eğlendirmeyeceğini vurgulamıştır. Çünkü o¸ o içkiden aldığı tadı bir daha başka hiç bir yerde bulamayacak ve o içkiden sonra başka hiçbir içki de susuzluğunu gidermeyecektir. Yani onun mürşidinin sayesinde tattığı manevî mertebeler gönlünü öyle bir ele geçirmiştir ki artık başka hiçbir hoca¸ mürşit¸ üstad vs. onun gönlünü manevî anlamda daha fazla mutmain edemez. Kâmil mürşid bir tek değildir¸ Allah kullarını çok sevdiği için onların kendisine daha kolay ulaşması için birçok kâmil imanlı mürşid yaratmıştır. Her müridin de beslenmesi gereken memba farklıdır. Bu yüzden zahirde mürid mürşidini seçer gibi görünse de¸ asıl müridi seçen mürşiddir. Bu konuda bir Pirimiz “Bu yola girmeden evvel biz mürşidimizi seçtik zannederdir¸ ancak mürşid olunca anladık ki¸ asıl müridi seçen mürşidmiş.” Kamil mürşid¸ müridinin manevi mertebelerde yükselmesini sağlar. Müridin bu mertebelerden geçerken aldığı zevk öyle yoğundur ki¸ başka bir mürşide meyl etme gereği duymaz.


Men firakın narına yakdım vücudum terkibin


Başka bir ateş urup bu cismimi nar eylemem


Bu beyitte de Hulûsi Efendi¸ ayrılığın ateşiyle bütün vücudunu yaktığını söyler ve kendini başka bir ateş ile yakmayacağını vurgular. Bu beyit bize bir önceki beyitte bahsedildiği gibi müridin mürşidine bağlılığını ifade etmekle beraber¸ bir veciz anlam daha içermektedir. Hulûsi Efendi¸ kendisini yakan ateşten bahseder ve bu ateşin ızdırabından memnuniyetini dile getirmek için ateşi yani eziyeti olmayan bir şeye sığınmak yerine başka bir ateşe sığınmayacağını söyler. En başta belirttiğimiz gibi¸ Allah'a giden yol zaten çetin bir yoldur. Sonunda güller olan dikenli bir yoldur. Hulûsi Efendi de bu beyitte üstü kapalı bir şekilde bundan bahsetmiş ve müridin kendi mürşidinden yüz dönüp hangi kapıya gitse orada da eza¸ cefa ve sıkıntılarla karşılaşacağını belirtmiştir. Mürid olmanın gereği o sıkıntılara katlanmaktır.


Men gülistan-ı bekanın gülleri hayranıyım


Şol bekasız güllere yüz döndürüp zar eylemem


Gerçek Allah Dostları


Bu beyitte Hulûsi Efendi¸ baki kalacak olan bir gül bahçesinin güllerine gönül verdiğini¸ diğer ölümlü güllere iltifat edip onlar için ağlamayacağını söyler. Gül¸ öncelikle Peygamber Efendimizin sembolüdür. Burada “gülistan-ı beka” ifadesinden öncelikle anlayacağımız şey Peygamber Efendimizin soylu nesebidir. Onun her bir torunu¸ bu sonsuz gül bahçesinin solmayacak bir gülüdür. Bir diğer anlamı ise¸ Allah'ın Kur'an-ı Kerim'de müjdelediği Peygamber Efendimizden sonra gelecek ve insanlığı doğru yola iletme çabalarına devam edecek olan Allah dostlarıdır. Onlar da kıyamete kadar gönderilmeye devam edeceği için bu gülistan-ı bekanın bir ferdi hükmündedirler. Bekasız güller ise¸ dünyalık sevgiler¸ ahirette kendi dâhil kimseye faydası olmayacak bağlılıklardır. Bu kategoriye¸ mürşid-i kâmillik iddiasında bulunup insanları peşinden sürükleyen ancak ne böyle ağır bir görevi kaldıracak kâmil imanları¸ ne de Allah tarafından kendilerine müjdelenen böyle bir görevleri bulunmayan insanları da kast etmiş olabilir. Hulûsi Efendi'nin bir mürid olarak asıl hedefi seyr-i süluk olduğu için¸ bu seferde kendisine faydası dokunmayacak ve ancak yük olacak sevgilere sırtını çevirmiştir.


Men cemal-i Leyli'nin müştakıyım¸ mecnunuyum


Pes bana Leyli meğer gayrıları yar yâr eylemem


Bu beyitte Hulûsi Efendi¸ Leyla'nın yüzüne vurulmuş olduğunu ve Leyla'nın kendisine yeteceğini¸ ondan başkasını kendisine yar edinmeyeceğini söyler. Burada yine yukarıdaki beyitteki anlamlar karşımıza çıkmaktadır. “Pes bana Leyli” ifadesi “Allah bes¸ baki heves” vecizesini hatırlatmaktadır. Bir başka Allah aşığı da Allah'ın insana yeterli olduğunu vurgulamak için “O'nu bulan neyi kaybeder¸ O'nu kaybeden neyi bulur.” demiştir. İnsanın yaradılışı Allah'a ulaşmak üzerine olduğu için¸ O'nu bulmak başka hiçbir şeye meyil vermemeyi¸ O'ndan uzak olmak ise hiçbir şey ile tatmin olmamayı beraberinde getirir.


Men o dostun küfr-ü i zülfün tutmuşum iman deyu


Andan ayrı din ile imanı ikrar eylemem


Bu beyit¸ Hulûsi Efendi'nin müridin mürşidine bağlılığının ne raddede olabileceğini ortaya koymaktadır. Mürid¸ mürşidine öyle bir aşkla bağlıdır ki onun zahirde küfür¸ Allah'ı inkâr gibi görünen davranışlarını bile imanın bir parçası olarak kabul eder. Mürşidini bağlılığı¸ Allah'a bağlılığın bir parçası olarak kabul eder ve ondan ayrı bir din ile imanı tahayyül edemez. Müridliğe adım attığı andan itibaren zihnindeki din olgusunu ve kalbindeki imanı mürşidinin pusulasına göre ayarlar. Zira mürşidinin pusulası her daim Allah'ı gösterir.


Men Hulûsi bağ-ı behcet bülbül-ü hem gülüyüm


Gül nedir bülbül nedir esrarın izhar eylemem


Bu beyitte Hulûsi Efendi¸ mutluluk bağının hem bülbülü hem de gülü olduğunu söylüyor ve bu gül ile bülbülün batındaki anlamlarının sırrını veremeyeceğini söylüyor. Gül ile bülbül sembolleri dîvân edebiyatında sıkça kullanılan sembollerdir. Bülbül güle âşıktır ve gün boyunca onun için ağıtlar yakar¸ gözyaşı döker. Gül burada sevgiliyi bülbül ise aşığı temsil etmektedir. Hulûsi Efendi bu beyitte bu mutluluk kervanında hem sevdiğinin peşinden giden¸ onun için ağlayan bir mürid hem de kendisine aynı bağlılıkta müridleri olan bir mürşid olduğunu veciz ifadelerle anlatmış ve bu sözlerin derinliğini kendisine saklamıştır.


Allahu âlem…

Sayfayı Paylaş