ES-SEYYİD OSMAN HULÛSİ EFENDİ (K.S.)’NİN DÎVÂN-I HULÛSÎ-İ DÂRENDEVÎ ADLI ESERİNDE SUFİLİK KAVRAMI

Somuncu Baba

“Osman Hulûsi Efendi (k.s.)¸ 1990 senesinde vefat ettiğinde Osmanlı sonrası Türkiye’sinin en büyük rehberlerinden biri olarak tanınıyordu. 400’den fazla kaside¸ rubailer¸ beyitlerden oluşan; hakîkî Sevgili’ye olan hasret¸ seyr ü sülûk yolundaki engeller¸ kalbin tabiatı ve yüksek mânevî hallere erişmek için öğütlerden oluşan Dîvân’ı modern çağ Türkiye’sinde yazılmıştır. ”

Anahtar Kelimeler: Teosofi1¸ tasavvuf¸ Dîvân-ı Hulûsî-i Dârendevî¸ Somuncu Baba¸ Seyyid Osman Hulûsi (k.s.)¸epistemik¸ manevî tipoloji¸ ahlâkî gerçekçilik¸ kalp¸ nefs¸ hizmet¸ Osmanlı¸ Şeyhü’l İslâm.

 

Her zamân bir yâr-ı vefâ-dâr ele girmez

Bülbül güle zâr olur gül-zâr ele girmez

Derdini çekdim deyü dil-dâra minnet etme kim

Çekmeden derd ü gamın dil-dâr ele girmez2

 

20. yy Türkiye’sinde Manevî Yenilenme

Osmanlı sonrası dönemin değişen dinsellik tipolojisi bu alandaki akademisyenlerden yoğun ilgi gören bir konudur. Dinî silsilenin sosyo-politik yansıması zengin bir toplumsal ve bireysel fedakârlık ortamında en sakin dindarlıkla kendini göstermektedir. Modern Türkiye’nin kuruluşundan bu yana dinî manzaranın değişimi hem iç hem dış faktörlerden etkilenmiştir. Türkiye’nin jeopolitik konumu ülkeyi Birinci Dünya Savaşı’ndan etkilenmeye mecbur etmiştir¸ bunun ardından hem kamuda hem özel çevrelerdeki iç değerlendirme sonunda toplumun her kesimi için geçerli olan sürekli bir değişim yaşanacağı sonucuna varılmıştır.

Bu değişim ortamında¸ İslâm geleneğinin mânevî emanetçileri/tasavvuf¸ mânevî kardeşlik anlayışını daha geniş kitleler arasından yaşanmasını temin etmiş¸ mânevî geleneğin devamını sağlama gibi zorlu bir görevi üstlenmiştir.3 Bu bağlamda¸ edebiyat ve sosyal hizmetin rolünün modern Türkiye’de mânevî geleneğin kalıcı bir şekilde yerleşmesinde etkili olduğunu göstermiştir.

Seyyid Osman Hulûsi Efendi (k.s.) modern Türkiye’de dinselliğin yenilenmesi bağlamında kendini göstermektedir. Arkasında hem edebî anlamda hem hayır işleri anlamında muazzam bir miras bırakmıştır. En önemlisi de hemşerilerinin mânevî ve sürekli ihtiyaçlarına çare olmayı başarmıştır.

Seyyid Osman Hulûsi Efendi (k.s.)’nin Mânevî Mirası

“Gönüller Sultanı” olarak bilinen Seyyid Osman Hulûsi Efendi (k.s.) yirminci yüzyıl Türkiye’sinin karmaşasında öne çıkan en sağlam mânevî kişilerden biridir. Mânevî hâlini ve zekâsını insanlardan saklamış ve fırıncı olarak çalışmış olan “Somuncu Baba” (bu lakap ona şehrin fakirlerine yiyecek ve ekmek dağıttığı için Bursa halkı tarafından takılmıştır.) olarak bilinen 14. yy’ın büyük piri Şeyh Hamideddin Efendi (k.s.)’nin torunudur.

Tarihî kaynaklara göre Sultan Bayezid 1400 yılında Bursa’da Ulu Cami’yi yaptırmış¸ ilmi ve takvâsı sebebi ilk Cuma namazını kıldırmak üzere Şeyh Hamidedin (k.s.)’i seçmiştir. Talebeleri arasında Şeyhü’l-İslâm Molla Fenârî (k.s.) ve birlikte Şam’a gittiği Şeyh Bayram Velî (k.s.) de yer almaktadır.

Pek çok yer dolaştıktan sonra¸ Somuncu Baba hacca gitmiş¸ ardından Darende’ye dönmüş ve vefatına kadar da uzlet hayatı yaşamıştır¸ 1412’de aynı yere defnedilmiştir.4

 

Mîrâsı ise mânevî ilerlemenin bir yolu olarak benliğinden geçip diğer insanlara hizmet prensibini bırakmasıdır. Bu prensip onun yolunun esası olmuştur¸ halefi Seyyid Osman Hulûsi Efendi (k.s.) tarafından yaşatılmıştır. Bu yazının sonunda yer alan şiirinde kendini bilme temasının güzel ahlâk ve hizmet yolu izlenerek gerçekleştirildiğini çok açık olarak görebiliriz.

Osman Hulûsi Efendi (k.s.)¸ 1990 senesinde vefat ettiğinde Osmanlı sonrası Türkiye’sinin en büyük rehberlerinden biri olarak tanınıyordu. 400’den fazla kaside¸ rubailer¸ beyitlerden oluşan; hakîkî Sevgili’ye olan hasret¸ seyr ü sülûk yolundaki engeller¸ kalbin tabiatı ve yüksek mânevî hallere erişmek için öğütlerden oluşan Dîvân’ı modern çağ Türkiye’sinde yazılmış¸ Yûnus Emre (1240-1321) ve Şeyh Gâlip (1757-1799) gibi Osmanlı klasik tasavvuf şairlerini hatırlatan en zengin tasavvuf şiiri kabul edilmektedir.

Maneviyatın Gayesi

Hulûsi Efendi (k.s.)’nin çoğu şiirleri teosofinin kalıcı meseleleri ve seyr ü sülûkun gayesini anlamanın gerekli olduğu Allah’la doğrudan bağ kurmayı isteyen mânevî ilerlemeyi işlerdi. Faslı mürşit İbn Ajiba’ya göre taraflı bir alan olarak seyr ü sülûk şu ikisi ile alakalıdır: İlim ve Ledun İlmi. Bu ikisinin yanı sıra insan fıtratını anlama da vardır. Önceleri¸ özellikle gaybî bilgilerin öğrenilmesi ile ilişkilendirilmekteydi¸ ancak daha sonra kendini bilme ve insan ruhunun özü ile ilişkilendirilmiştir. Kendini bilme Rabbini bilme ile alakalı olduğundan dolayı tüm bu ifadeler çelişkili sayılmaz.

“Bu bilim ya açık kanıtlar yoluyla ya da şahit olma ve doğrudan anlama yollarıyla bireyin Allah’ı tanıma yeteneğini ele aldığından konusu doğrudan Allah’ın kendisidir. Açık kanıtlar hâlâ O’nu arayanlar¸ şahit olma ve doğrudan anlama ise O’nu bulanlar içindir. Bu bilimin konusunun nefs¸ kalp ve ruh olduğu da söylenir¸ çünkü bu bilim nefs¸ kalp ve ruhu arındırmak ve temizlemekle ilgilenir. Bu da başta dediğimiz¸ “kendini bilen nefsini bilir” tanımı ile yakından alakalıdır.”5

 

Tasavvuf ve Kendini Bilme

Seyyid Osman Hulûsi Efendi¸ Nakşibendî dervişleri silsilesinden gelen kökleri ile güçlü bir mânevî geleneğe sahiptir ve bundan dolayı da şiirleri daima mânevî mânâ arama temasını işlemektedir. Şiirinde de bu temayı işlediğini görüyoruz¸ bu sayede onun seyr ü sülûku kavramsallaştırması hakkında fikir sahibi oluyoruz.

İslâmî teosofideki en kalıcı olgusal meselelerden birisi¸ yani insan idrâkinin yapısını inceleme konusunu ele alış biçiminde de bu görülmektedir. Gayb âlemi ile bağımız olduğunu nasıl anlıyoruz ve aklımız bize bu konuda nasıl yardım ediyor ya da bu sorunun cevabı mânevî bir şuurun varlığı mı?

Arapçada insanı insan yapan itici sebeplerin arkasında bir dizi koşullar vardır ve bunlar Osman Hulûsi Efendi (k.s.)’nin Dîvân’ında¸ şahsının İslâmî akıl geleneğindeki uzmanlığını gösterecek şekilde kapsamlı olarak kullanılmaktadır.

Her bir koşulun özel bir mânâsı ve çağrışımı vardır¸ bundan dolayı da her biri özgündür. Bunlar kalp¸ akıl¸ ruh ve nefstir.

Mürşidlerin seyr ü sülûku¸ bu dördünü hem birlikte hem de ayrı ayrı bilmektir; bu¸ Sevgili’ye giden yolda nefis terbiyesi için lüzumludur.

Nefs terbiye edilip ne olduğunu anladığı vakit hakîkî muhabbet çiçeği gönüllerde açar.

Bu halden hale geçişlere Hulûsi Efendi (k.s.) tarafından Dîvân’ında değinilmiştir:

 

Aldı aklımı hoş hevâ-yı yâr

Oldu cân u dil mübtelâ-yı yâr

Varımı kıldım hep fedâ-yı yâr

Kûyunda oldum bir gedâ-yı yâr6

 

Hulûsi Efendi (k.s.)¸ kendinden önceki büyük tasavvuf şairleri gibi¸ gaybî sırları anlayabilsin diye dinleyicisini faydasızca mantık arama derdinden uzaklaşmaya yöneltir. Sadece kalp ve nefis kalbin aklî melekesinin inkâr ettiği mânevî sezgileri kavrayabilir.

Tasavvufun Hakikat Sınıflandırmasına Yeniden Değinme

İnsan hayatında¸ insanın ne olduğunu ve Yaratıcı ile olan bağını bilmekten daha mühim bir merak konusu yoktur. Tasavvuf olarak adlandırılan bu bilgi alanı insanın tabiatını ve mânevî şifâ ve hastalıklarını inceler¸ bu sayede kişi ihsan (Rabbine olan ibadet ve sadakatinde mükemmellik) makâmına erişebilir. Bu da Sevgili’ye duyulan hakîkî muhabbete bağlı olan şerîat kanunlarına itaatle mümkündür. Hakikat yolundaki bu düzenli ilerleme tasavvuf şairlerince “sevgiliyi arama” olarak adlandırılır¸ bu arayıştan arayan memnundur (safa içindedir). Hulûsi Efendi (k.s.) rubâilerinden birinde:

Gönül dostun bula dost hâil olmaz

Gönülsüz post dosta vâsıl olmaz

Murâd oldur ki Hakk için ola dost

Ki ansız cân safâya nâil olmaz 7

 

………

Hulûsi Efendi (k.s.)’nin müritlerine olan nasihatinin özünde mânevî ilerleme ve yükselmenin vesîlesi olarak hizmet yolunda olmak vardır. Efendimiz (s.a.v.)’in de dediği gibi¸ “Halka hizmet eden onun efendisi olur.” İnsanlığa sürekli hizmet etme gayreti Allah’a hizmet etme onuruna (ubûdiyet) eriştirir. Bu da kişinin önüne çıkan sınavlara direnmesi ve sabretmesini gerektirir.

Hulûsi Efendi (k.s.)’ye göre seyr ü sülûk kavramı budur. Eğer hizmette kusûr edilmez ise kişi dertlere sabır makamından şükür makamına yükselebilir. Şeyh Abdulkâdir-i Geylanî (k.s.)¸ “Dertlerden mânevî haz almak âriflerin halidir. Ama öncelikle O’nun rızasını isteyenler hâricindekilere bu nasip olmaz.” buyurmaktadır.8

 

Bu sürecin neticesi ile yaratılmışların hepsinin gözünde kıymetli olunur. Hulûsi Efendi (k.s.) şiirini tamamlarken¸ hizmet temasının kullanımına ve güzel ahlâkın ontolojik bağlamda varlığın ve yokluğun anlamını aramaktan öteye geçerek ahlâkî gerçeklik sorusuna ulaşır ve der ki:

 

Her zamân bir yâr-ı vefâ-dâr ele girmez

Bülbül güle zâr olur gül-zâr ele girmez

Derdini çekdim deyü dil-dâra minnet etme kim

Çekmeden derd ü gamın dil-dâr ele girmez 9

 

“Dîvân şiiri¸ müridi yüksek ahlâk ve mânevî hizmete yöneltmektedir. Hulûsi Efendi (k.s.)’ye göre hizmet ederek ya da insana sürekli hizmetle kişi mânevî derecelere yükselir¸ netice olarak hizmet seyr ü sülûkunun ayrılmaz bir parçası haline gelir. Dîvân’ında¸ Hulûsi Efendi (k.s.)’nin hizmeti nasıl teşvik ettiğini görüyoruz.

Hulûsi¸ Efendi (k.s.)’nin kendisi de hizmet ederdi¸ 1986’da okul¸ cami¸ hastane ve diğer hayır hasenat işleri için dinî bir bağış vakfı kurdu. Elinden geldiği kadar muhtaçlara yardım etti. Eserleri bize diğer bir ünlü tasavvuf şairini¸ Moğol çağında yaşamış olan¸ Punjabi (Persçe-Arapça karışımı) dilinde yazan Sultan Bahu (k.s.)’yu hatırlattı. O da¸ seyr ü sülûkta ilerlemenin yapılan kötülüklere sabretmekle mümkün olduğu temasını sık sık kullanmıştır:

“Eğer yaşarken ölüm sanatını öğrenmeyi istiyorsanız¸ tasavvufa gidin ve orada kalın.

Size bir kişi kir bulaştırırsa¸ ona kınamadan yaklaş.

Size karşı sert davranmasına izin verin ve alçak gönüllülükle kabul edin.

Allah aşkına şikâyetlere¸ eleştirilere¸ suçlamaya¸ katlanınız¸ iftiraya sabırla yaklaşınız. Bahu yaşam dizinlerimiz tüm bu imkânların elindedir; Hakk’ın isteklerine göre yaşamamıza izin ver.”10

 

Âlemi sen kendinin kölesi kulu sanma

Sen Hakk için âlemin kölesi ol kulu ol

Nefsin hevâsı için mağrûr olup aldanma

Yüzüne bassın kadem her ayağın yolu ol

Varlığından boşal kim yokluğa erişesin

Sözünü gerçek söyle Hulûsî’nin dili ol11

 

Sayfayı Paylaş