MÜ'MİNİN MÜ'MİNLE SINANMASI

Somuncu Baba

“Tanıdıklarımızın önüne boş bir kâğıt konulsa ve bizi nasıl
gördüklerini yazmaları istense¸ ortaya çıkacak olan tablo ortalama
olarak bizi tanıtmaya yeterlidir.”

Bir şeyin sadece sözünü etmek hayatta en kolay olan şeylerdendir. Bazıları¸ ne kadar dürüst olduğunu¸ ne kadar hakka hukuka riayet ettiğini söyler durur. Hele birilerinin haksız bir şey yaptığını öğrendiğinde¸ dürüstlük abidesi kesilerek ölümüne eleştirir. Onu yakından tanımayan biri¸ karşıdan seyrettiği zaman¸ “Ne kadar mükemmel ve dürüst bir insan.” gibi bir düşünceye kapılır. Oysa berikinin¸ üzerine riyakârlık boca edilmiş kuru sözlerinin ve eleştirilerinin gerçek hayatta fazla bir karşılığı yoktur. Çünkü bu şekilde çok konuşarak hem kendilerini yüceltmeye hem de başkalarının yanlışları üzerinden konumlarını güçlendirmeye çalışırlar. Bunu fark ettiğimizden dolayı da samimiyetlerinden her zaman şüphe ederiz. Ayrıca biz şunu biliriz: Gerçek anlamda muttaki¸ başkalarından ziyade kendi kusur ve günahlarıyla meşgul olur¸ ne çok eleştirir ne de kendisini över. Zaten Allahu Teâlâ şöyle buyurmaktadır: “Ey iman edenler! Zannın çoğundan kaçının. Çünkü zannın bir kısmı günahtır. Birbirinizin kusurunu araştırmayın. Biriniz diğerinizi arkasından çekiştirmesin. Biriniz ölmüş kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı? İşte bundan tiksindiniz. O halde Allah'tan korkun. Şüphesiz Allah tevbeyi çok kabul edendir çok esirgeyicidir.”[1]


Esasında insanın nasıl bir mü'min olduğu¸ anlatıp durduğu veya eleştirdiği hususlardan biriyle kendisi sınandığında net olarak ortaya çıkar. Bireysel menfaati veya zararı söz konusu olduğunda herkesi eleştiren veya doğruyu gösteren insan gider de yerine¸ elde etmek istediğini kazanmak için her yolu mubah gören bir insan gelir. Sürekli eleştiren ve hep başkalarının kusurlarını diline dolayarak adaletten¸ haktan-hukuktan bahseden böylesi bir insanın sergilediği ikircikli görüntü karşısında görenler şok olur. Çünkü dindarlık kisvesi vücuttan tamamen sıyrılmıştır. Haktan-hakikatten bahsedip duran kişinin yerine¸ maddeyi tam anlamıyla putlaştırmış bir dünya azmanı gelmiştir. Tam da Rabbimizin buyurduğu gibi: “Siz insanlara iyiliği emredip de kendinizi unutuyor musunuz yoksa? Hâlbuki siz kitabı okuyup duruyorsunuz. Siz hiç aklınızı kullanmıyor musunuz?”[2]


İşte Allah zaman zaman Müslümanları bu şekilde diğer mü'minlerle sınava tabi tutar. Bazen sınanma dünyanın çok uzak bölgelerindeki Müslümanlarla olur. Yeryüzünde yaşayan inananlar¸ dünyanın diğer coğrafyalarında zulüm altında inleyen ve hakları gasp edilen diğer kardeşlerine ne kadar sahip çıktıklarıyla sınanırlar. Bazen de kendi yaşadığı ülkedeki veya muhitteki mü'minlerle sınanırlar. Yaşamımızın en zor sınavları esasında kullarla olan imtihanlarımızdır. Çünkü Hz. Peygamber (s.a.v.) mü'minleri birbirlerini destekleyen bir yapının taşlarına benzetmişti. Keza o¸ vücutta bir uzuv rahatsızlandığından diğer azalar nasıl uykusuz kalıyorsa¸ mü'minlerin de birbirlerine karşı böyle olmalarını istemişti.


Esasında insan diğer mü'minlerle olan ilişkilerine bakarak ne kadar iyi bir mü'min olup olmadığını çok rahat bir şekilde anlayabilir. Bunun en basit ölçüsü şudur: Tanıdıklarımızın önüne boş bir kâğıt konulsa ve bizi nasıl gördüklerini yazmaları istense¸ ortaya çıkacak olan tablo ortalama olarak bizi tanıtmaya yeterlidir. Biz kendimizi ne kadar savunmaya çalışırsak çalışalım¸ ne kadar iyi bir insan olduğumuzu ifade edersek edelim¸ önemli olan dışımızdakilerin bizi nasıl gördüğüdür. Eğer tablo olumsuz ise¸ mü'minlerle sınanmamızda başarı değiliz demektir.


Söz konusu sınanma sadece insanî ilişkilerde değildir. Bazen bu sınav iki komşunun arazilerinin birleştiği sınırlarda olur. Nitekim köy yerlerinde bitmez tükenmez arazi kavgalarının bir nedeni budur. Birileri haksız olduklarını bilmelerine rağmen¸ göz göre göre komşularının arazisinden bir karışlık kısma tamah edebilmekte ve böylece etrafındakilerle ilişkilerini mahvetmek yanında ahiretlerini de harap etmektedirler. İnsanların bu şekildeki sınanmaları o kadar çoktur ki! Bazen bu sınav¸ alınan borcun zamanında ödenmemesiyle yaşanır.  Kul hakkı sınırları içindeki her bir şey mü'minin kullarla sınandığı imtihanlardır. Kullandığı elektrik veya su parasını ödemeyip bunu diğer insanların üzerine yıkanlar gibi. Oysa Allah Rasûlü kul hakkını yiyen bu kimseleri müflise benzetmiş ve gasp ettikleri hakları kendi sevaplarından ödeyeceklerini belirtmiş¸ sevapları bittiğinde de zulmettikleri kişilerin günahlarını yükleneceklerini ifade etmiştir.


Mü'minin kullarla sınanması bazen tam da dinin içinde olur. Kâbe etrafında veya kutsal diğer mekânlardaki izdihamlara baktığınızda¸ bu insanlar ibadet etmeye mi¸ başkalarına zulmetmeye mi gelmişler¸ dersiniz. Guruplar oluşturarak önlerine çıkan herkesi acımasızca iterler veya çiğnerler. Mü'minlerin kırılan kalplerinin onlar için bir değeri yoktur. Önemli olan şeklî olarak ibadeti yerine getirmeleridir. Biz nice hacılar görmüşüzdür¸ yola çıkarken muhabbet eden¸ dönüşte birbirleriyle küs olan. Sanki savaştan dönüyor?!!


Allah işte mü'mini diğer mü'minlerle böyle sınar. Tasavvufta muhteşem bir anlayış vardır. Buna “isar” denir. Mü'min kardeşi her hâlükârda kendi nefsine tercih etmektir.  Ortada herkese yetmeyecek bir nimet mi var¸ önce kardeşim bundan yararlansın demektir. Balkanlarda İslâm'ın çok hızlı bir şekilde yayılmasında ve gönüllere yerleşmesinde tasavvufun bu bakış açısının büyük etkisi olmuştur. Çünkü İslâm'ı yaşamak ve yaşatmak için oralara giden sufiler¸ bu bakış açısına sahip mükemmel yaşantılarıyla gayr-i müslimleri etkilemişlerdir. Hayatlarını enaniyet ve bencillik üzere kurmuş olan insanlar¸ karşılarındakilerin tamamen farklı bir hayat anlayışına sahip olduğunu görünce “Bu din ne kadar güzel bir dinmiş.” demişlerdir.


Bu bakış açısının günümüzde maalesef büyük oranda kaybolduğunu görmekteyiz. Kardeşlik hukuku örselenmekte¸ Müslümanlar diğer dindarlarla olan sınavlarında çoğunlukla başarısız olmaktadırlar. Allah'ın kendilerine biraz fazla nimetler ihsan ettiği bir kısım mü'minler¸ bunu hamde tahvil etmek yerine¸ diğer mü'minlere zulmetmenin aracı olarak kullanmaktadırlar. İşin kötüsü kendilerini İslâm'ın merkezine koyarak nefisleri için her bir şeyi mubah olarak değerlendirmektedirler. Bakış açısı bu olunca da haram-helal çizgisinin muhafazası diye bir şey kalmamaktadır. Yeter ki kendi istekleri olsun.  Böylesi bir yolu benimsediklerinde¸ diğer mü'minlerin haklarını-hukuklarını çiğnemeleri gözlerinde önemsizleşmekte¸ mazlumların ne düşündükleri umurlarında olmamaktadır. Çünkü bir kere kendilerini İslâm'ın yegâna temsilcisi ve önderi gibi görmeye başlamışlardır. İşin kötüsü¸ diğer mü'minlere zulmettiklerinde de İslâm'a hizmet ettiklerini düşünmektedirler. Eğer haksızlık yapmışlarsa¸ Allah'ın bunu zulme uğrayanlara mükâfat olarak yazacağını¸ kendileri çok önemli işler yaptıklarından ötürü de bağışlanacaklarını sanmaktadırlar. Yani her yaptıklarına bir kılıf ve mazeret bulmaktadırlar. Oysa incinen yüreklerin telafisi söz konusu olmaz. Hele de kaybedilen güven duygusunun geri gelmesi asla söz konusu olamaz. Çünkü Hz. Peygamber (s.a.v.) “Bir mü'min aynı delikten iki kez sokulmaz.” buyurmuşlardır.[3]  Bu hadise göre¸ bir mü'mine karşı tezgâhlar kuran¸ onun ayağını kaydırmaya çalışanın Müslüman olup olmamasının önemi yoktur. Yani şöyle düşünemeyiz: “Bizi sokan ve zarar veren din kardeşimizdir¸ yaptığı hatayı anlar¸ bir daha yapmaz.” Hayır efendim¸ akıllı mü'mine düşen¸ bir kere sokanın bunu alışkanlık haline getirebileceğini¸ tekrar sokmaya yeltenebileceğini düşünerek tedbir almasıdır. Bu yüzden önlem almak ve bir daha sokamayacak ölçüde etkisizleştirmek gerekir.


Yanlışı yapana gelince¸ ona düşen bir görev bulunmaktadır: Onun vazifesi¸ “zorluk ordusu” diye adlandırılan ve yazın en şiddetli zamanında gerçekleştirilen Tebük Gazvesi'ne katılmayan Kab b. Malik gibi olmasıdır. Dünya malına ve rehavete kapılarak orduya iştirak etmemiş¸ Medine'de geride kalmıştı. Oysa Hz. Peygamber (s.a.v.) bu gazvede her zamankinden fazla insana ve kahramana ihtiyaç duymuştu. Allah Rasûlü döndükten sonra onu elli gün yanında uzaklaştırmıştı. Bu arada o ve onun gibi olan Murare b. Rebia el-Amiri ile Hilal b. Umeyye el-Vafıki öyle bir tevbe etmişlerdi ki¸ aflarının kabulünü müjdeleyen vahiy nazil olmuştu. Bundan sonraki hayatları da Allah'ın ve kutlu elçisinin istediği gibi olmuştu. Bu yüzden Müslümanlarla olan sınavlarını kaybedip başarısız olanların tevbe ederek hatalarından dönmeleri beklenir. Karşılarında yer alanlar¸ tevbe öncesi neler yaptıklarını asla unutmayacaklardır ve her zaman teyakkuzda olacaklardır elbette¸ lakin ilişkilerin devam etmesi ve hayatın normal rayına girmesi için bir yerlerden başlamak gerekmektedir. Sonuçta iki taraf birbirinin kardeşidir.


Mü'minlerin kalbini kırmayan¸ arkalarından konuşmayan¸ her zaman güleç yüzlü olan¸ sır tutan¸ güvenilir olan¸ “beraber yola çıkılır” denilen ve hoşnut olunan mü'min ne kadar güzel bir insandır. Rabbimizden dileğimiz¸ böylesi insanlardan olabilmektedir. Bunun yolu ise¸ yaratıcımızdan inayet ve tevfik isteyerek bu uğurda çabalamak ve mü'minlerle kardeşlik hukukumuzu her zaman korumaktır.


 


 


 


 


 






[1] 49/Hucurat¸12



[2] 2/Bakara¸ 44.



[3] Buhari¸ 5782

Sayfayı Paylaş