KUNDURACI

Somuncu Baba

Yardımcı almaya karar verdiğim o gün¸ hayatımın değişeceğini bilemezdim. Babamın¸ Fatih'te Fevzipaşa Caddesinde büyük bir "Kunduracı" dükkânı vardı. Dükkânda ayakkabı ve mest satardı. Asım adında bir de çırağı vardı. Asım kırkın üzerinde saçı ve bıyığı siyaha boyalı¸ kısa tıknaz bir adamdı. Annem "Dükkândan kazandığın üç kuruşu¸ hep bu adama yediriyorsun." diye kızar¸ babam da "Hanım ne istersin elin garibanından. Dükkândan nasipleniyor işte." derdi. Bir yıl geçmeden¸ Asım'ın gerçekten dükkândan nasiplendiğini anlamıştı

Yardımcı almaya karar verdiğim o gün¸ hayatımın değişeceğini bilemezdim. Babamın¸ Fatih'te Fevzipaşa Caddesinde büyük bir "Kunduracı" dükkânı vardı.  Dükkânda ayakkabı ve mest satardı. Asım adında bir de çırağı vardı. Asım kırkın üzerinde saçı ve bıyığı siyaha boyalı¸ kısa tıknaz bir adamdı. Annem "Dükkândan kazandığın üç kuruşu¸ hep bu adama yediriyorsun." diye kızar¸ babam da "Hanım ne istersin elin garibanından. Dükkândan nasipleniyor işte." derdi. Bir yıl geçmeden¸ Asım'ın gerçekten dükkândan nasiplendiğini anlamıştık ama babamın verdiği haftalıklarla değil tabii. Acı gerçek¸ polisler bir gece sabaha karşı kapımıza dayandığında ortaya çıktı. Babam sorgu sual için iki gün nezarette kaldı ve çıkarıldığı mahkeme sonunda¸ Asım bulunup bütün suçunu itiraf edene kadar altı ay hapis yattı. Dükkânın altında¸ varlığını belki babamın bile unuttuğu büyük bir yer vardı. Babam önceleri burada mest imalatı yaparmış. Sonra hazır alıp satmaya başlayınca¸ orası eski eşyaların konduğu depo gibi bir yer olarak kalmış. Sonradan öğrendiğimize göre Asım buradaki eski eşyaların tümünü atmış ve geceleri boyayıp biraz adam etmiş. Gece 11'den sonra burada kumar oynatıp¸ uyuşturucu satıyormuş. Bu şekilde bir sene yakalanmadan devam ederek¸ epey yükünü tutmuş. Sonra bir gün uyuşturucuya alışan gençlerden birinin ailesinin takibi üzerine mekân bulunur.  Asım bu arada sırra kadem bastığı için kabak babamın başına patlar.


Babam hapisten sonra "Daha ben el içine çıkamam!" diyerek hayata küstü ve çok geçmeden de vefat etti. O sıralar ben lisede olduğum için dükkâna bakamıyordum ama annem bir daha çırak almamak için¸ kendi işletmeye başladı. O zamana kadar ticaretin t'sini bilmeyen kadın¸ ilk günlerde biraz zorlansa da¸ kısa sürede babamdan daha çok iş yapmaya başladı. Evde sık sık eşyaların yerini değiştirip¸ vaktinin çoğunu temizlik yaparak geçirdiği için dükkânda da evi gibi değişiklikler yaptı ve çok daha sıklıkla temizlikçi tutup derleyip toparladı. Bu arada Asım'ın kulağını da epeyce çınlattı.


Tatillerde ve okul çıkışı hemen dükkâna gidiyor¸ derslerimi bile dükkânda yapıp¸ akşam birlikte eve dönüyorduk. Bu arada ben de işi öğreniyordum. Üniversiteyi okumaya niyetim yoktu. Bir an önce annemin omzundan bu yükü almak istiyordum ama öylesine girdiğim sınavda İşletme Mühendisliği'ni kazanınca annemin ısrarıyla¸ üniversiteyi de okudum ve oldukça yüksek bir derece ile tamamladım. Bu arada annemin çırak almamaktaki ısrarcılığı devam ediyor¸ bayram¸ yılbaşı gibi yoğun günlerde¸ biz işe yetişemediğimiz için kuzenler yardıma geliyordu. Yüksek lisansımı yaparken dükkâna¸ daha çok vakit ayırabiliyordum. Bu arada dükkânımızın müşterileri çok artmış¸ uzaktan gelenler şube açmamız için ısrar etmeye başlanışlardı. Bir kişinin çalışmasıyla bu mümkün değildi tabii. Annem "Bu kadarı bize yeter." diyordu hep. Bu kadar dediği de¸ bayağı hatırı sayılır bir para ile gidemesek de yazlık bir ev ve Çatalca taraflarında bir çiftliğimiz olmuştu.  Yani kısacası Allah bize "Yürü ya kulum" demiş olmalıydı.


Yüksek lisansımın bitmesine bir ay vardı ve tez çalışmam da bayağı yoğundu.  Annem ciddi şekilde hastalandı. Erken teşhis edildiği için iyileşme ihtimali yüksekti ama ikimiz de dükkâna bakamayacaktık. Benim tezim bitene kadar¸ dükkânı boşlamak ciddi iş kaybına sebep olabilirdi. Annem yoğun tedavisine devam ederken ben de birlikte mezun olduğumuz arkadaşımı¸ çalıştığı işten bize transfer ettim. Annemin tedavisi çok yoğun olduğu için dükkânmış¸ işmiş pek umurunda değildi. Ben de annemi dinlememiş olma gibi bir vicdan azabı duymamak için "Emre çırak değil." diyordum kendi kendime. Gerçekten de o yardımcımdı. Onunla bir kaç gün birlikte durduk dükkânda. Emre öğrendi neyin ne olduğunu. Ben bir ay boyunca dükkâna fazla uğrayamaz oldum. Bu arada zar zor yüksek lisansı bitirdim. Annemin durumu kötüleşince¸ tedavi için acil İngiltere'ye gittik. Giderken Emre'ye vekâletname ile tam yetki verdim. İngiltere'de ameliyat ve sonrası iyileşme süreci derken aradan altı ay geçti. Hem üzüntüden hem koşturmaktan bitkin bir haldeydim. Bazı geceler Emre'ye verdiğim vekâletname geliyordu aklıma ve dehşetle "Bizi kuru keçe üzerinde koyarsa ya da daha kötüsü babam gibi…" Sonra daha fazla stres olmamak için hemen kafamdan kovuyordum bu düşünceleri.


Altı ayın sonunda annemde iyiye doğru düzelme başladı. Acılarının biraz azaldığını¸ gözlerinin eskisi gibi güldüğünü gördükçe dünyalar benim oluyordu.  Hastaneden çıkmamıza bir kaç gün kalmıştı. Türkiye'ye döneceğimiz gün ikimiz de çok sevinçliydik. Artık evde bakılacaktı. Teyzemler yalnız bırakmazdı nasıl olsa. Ben de tüm zamanımı dükkâna ayırabilirdim. Bu düşünceler içinde çıkış işlemlerini yaparken Emre aradı. "Patron kaçta burada olursunuz?"


"Oğlum patron deme demiyor muyum sana. İnişi öğleden sonra iki gösteriyor."


"Tamam¸ geleceğim havaalanına. Orada görüşürüz."


"Gelmene gerek yok Emre. Sen dükkânı bırakma."


"Geleceğim Ali ya. Hiç yok deme. Hem bugün yarım gün kapalı dükkânımız. Narin Teyze'nin iyileşmesi şerefine."


"Yok desem de dinlemeyeceksin nasıl olsa. Tamam bekliyoruz."


Emre'ye söylenerek çıkış işlemlerini yaptım. Neredeyse bir servet ödedim çıkarken ama neyse ki annem tamamıyla iyileşmişti. Uçakta hem annemin iyileşmesi¸ hem ülkemize dönmenin heyecanıyla zaman geçmek bilmedi. Bavulları alıp çıktığımızda¸ Emre ağzı kulaklarında karşıladı bizi. Üzerinde çok şık bir takım elbise vardı. Ben "Yoksa babamın akıbetine mi uğradım. Bu Emre bu kadar mutlu ve böyle zengin görünüyor. O vekâletname ile kim bilir belki tüm malı üzerine geçirdi şimdi de nispet yapıyor. Yok canım bu paranoyalardan kurtulmam lazım artık. Öyle olsa niye gelsin de karşılasın bizi¸ kaçar giderdi. Neyse dükkânda işler iyidir inşallah. İyiyse anneme Emre'yi söylemem de daha kolay olur." diye olumlu düşünmeye çalışarak¸ bir taraftan da bu kadar çok şeyi bir anda nasıl düşündüğüme şaşırarak kucakladım Emre'yi. Annem bu arada akrabalarımızın neden karşılamaya gelmediklerine biraz takıldı ama sonra pek üzerinde durmadı. Birlikte arabaya bindiğimizde neşesi daha da arttı Emre'nin. Konuşmasında ve hareketlerinde belirgin bir heyecan hissediliyordu. Bu sadece annemin iyileşmesi ve beni gördüğü için değildir diye düşünürken araba Aksaray yönüne değil de Taksim tarafına döndü. "Emre yanlış girdin. Ev Aksaray'da." demeye kalmadan o bayağı yol almıştı zaten. "Her halde bir yerde yemek ısmarlayacak bize." diye düşünürken Nişantaşı'na vardık. İşlek bir yerde çok tanıdık bir yazıyla karşılaşınca annem de ben de kelimenin tam anlamıyla "Şok!" olduk. Babamın Fatih'teki dükkânın ilk tabelası gibi "Kunduracı" yazıyordu ama dükkân Fatih'tekinden çok daha şık görünüyordu. Dükkânın önünde bütün akrabalarımız bizi bekliyordu. Annem arabadan inerken coşkuyla alkışladılar ve o ne olduğunu anlamaya çalışırken kurdeleyi kesmesi için makası uzattılar. Hoca kısa bir dua ettikten sonra annem gözyaşları içinde kurdeleyi kesti. Emre'deki heyecan son haddine varmıştı ve tepkimi ölçmek için arada tedirgin olarak bana bakıyordu. Ben ise annemin gözyaşlarını görünce¸ Emre'ye döndüm ve içtenlikle gülümsedim. Bütün sevenleri annemin etrafını alıp "Hayırlı olsun!" derken¸ ben Emre'ye eğilip " Bu kadar kısa sürede nasıl yaptın bunu." diye sordum.  O ise cebinden bir kaç fotoğraf çıkardı ve gülümseyerek "Sade bu değil ki¸ bir kaç aya diğer şubemizi de açacağız ama hiçbirine çırak almayacağız. Hepsi yardımcımız olacak."

Sayfayı Paylaş