SOSYAL HİZMETTE AYRIMCILIK YAPMAMA İLKESİ

Somuncu Baba

“Görev ve hizmetlerinde bu mânevî bakışı yansıtamayanlar¸ hakîkate aykırı hareket etmiş ve Allah'ın rızâsına uygun hareket etmemiş olurlar.”

İslâm¸ insanlar arasında ırk¸ renk¸ memleket ve dil farklılıklarını üstünlük aracı olmaktan çıkarmakta ve bütün insanlara seslenmektedir. Kur'ân-ı Kerim¸ bütün insanlığın tek bir nefesten veya nefes alan candan yaratıldığının altını çizerek¸[1] bütün insanların aynı köke mensup olduğunu ve ırkçılık yapmanın bu anlamda hem fıtrata (yaratılış maksadına)¸ hem de kökensel bağlılığa ters olduğunu vurgulamaktadır.


Vedâ Hutbesinde Hz. Peygamber (s.a.v.)¸ bütün insanların aynı atadan geldiğini ve bundan dolayı da dünyevî kriterler açısından eşit olduklarına vurgu yaparak¸ evrensel sosyal mesajını şu şekilde vermektedir: “Ey insanlar! Şuna dikkat ediniz ki¸ sizin Rabbiniz birdir; babanız (atanız) birdir. Arabın Arap olmayana¸ Arap olmayanın Araba; beyazın siyaha¸ siyahın beyaza Allah korkusu dışında hiç bir üstünlüğü yoktur.”[2]


Hangi dinden¸ ırktan ve milletten olursa olsun Allah tarafından yaratıldıkları için¸ bütün insanlara değer veren sûfîlerin başında Anadolu velîlerinden Hz. Mevlânâ ve Yûnus Emre gelmektedir. Gönlü okyanus kadar engin olan Hz. Mevlânâ'nın “Bir ayağım İslâm dininde sâbit¸ 72 milleti dolaşırım.” sözü¸ sosyal tasavvufta evrensel insânî değerlerin ne kadar önemli olduğunun bir göstergesidir.


Allah için ayrımcılık yapmama ilkesi¸ Yûnus Emre'nin ifadesiyle “cümle yaratılmışa bir göz ile bakmak” anlamına gelmektedir. Görev ve hizmetlerinde bu mânevî bakışı yansıtamayanlar¸ hakîkate aykırı hareket etmiş ve Allah'ın rızâsına uygun hareket etmemiş olurlar. İnsan sevgisini kalbinde en derin duygularla yaşayan Yûnus Emre¸ ilâhî aşka sâdık kalmak isteyen sûfîlere şu tavsiyede bulunmaktadır:


Yetmiş iki millete kurban ol âşık isen;


Tâ âşıklar safında imâm olasın sâdık.[3]


Şeyh Ebû Bekir eş-Şibli¸ sûfî olmanın bir gereğinin de herkesi kendi ailesinin bir ferdi olarak görmek olduğunu şu sözleriyle ifade etmiştir: “Cümle halkı kendi ailesi olarak görmedikçe (ve yetmiş iki millete bir gözle bakmadıkça) bir sûfî¸ (hakîkî) sûfî olamaz.”[4]


Aynı atadan gelmenin tam bilincinde olan sûfîlere¸ bazen kendilerinden farklı bir dine¸ mezhebe¸ tarîkata¸ dünya görüşüne¸ inanç ve değerlere sahip olmuş insanlar da mürâcaat etmiştir. Bu gibi durumlarda sûfîler¸ hiçbir ayırım yapmaksızın herkese hoşgörü içinde aynı yakınlıkla hizmette bulunmuşlardır. Tarihte sûfîler¸ hiç kimseye karşı ırk¸ renk¸ yaş¸ din¸ sınıf ve cinsiyete dayanan bir ayrımcılık yapmamıştır. Herkese eşitlik ve adalet ilkeleri doğrultusunda yakın ilgi göstermişlerdir. Allah¸ âdil bir şekilde bütün mahlûkâtına güneşi¸ yağmuru ve sevgiyi bahşettiğinden dolayı sûfîler de bu minvâl üzere bütün insanları sevmek ve onlara gönülden hizmet etmek gayretinde olmuşlardır.[5]


Ayrımcılık Yapmama İlkesinin Kaynağı


Sûfîler¸ inanç farkı gözetmeksizin bütün insanlara hizmet etmenin önemini¸ büyük Peygamber Hz. İbrahim (a.s.)'in başından geçen ilginç bir olayda görürler ve buna bağlı olarak da onu örnek alırlar. Kur'ân-ı Kerim'de Hz. İbrâhim'in misâfirperverliği şu şekilde zikredilmektedir: “(Ey Muhammed); İbrahim'in ikrâmına mazhar olan misâfirlerin haberi sana gelmedi mi?[6]


Buna göre Hz. İbrahim¸ aç insanları doyurmayı çok sevdiği için¸ hemen her gün misâfir ağırlardı. Rivâyet edildiğine göre bir seferinde ancak üç gün sonra bir insan kapısını çaldı ve ona misâfir olmak istediğini bildirdi. Hz. İbrâhim¸ kim olduğunu sorunca¸ kapıda bekleyen kişi¸ Mecûsîlik dinine mensup bir yolcu olduğunu söyledi. Hz. İbrâhim¸ Mecûsîye¸ Müslüman olması durumunda kendisini misâfir olarak ağırlayabileceğini söyledi. Bu şartı ağır bulan Mecûsî¸ aç olarak Hz. İbrâhim'in evinden ayrıldı.


Bunun üzerine Hz. İbrâhim'e şöyle bir vahiy indi: “Ey İbrâhim! Küfrüne rağmen elli yıldır biz onu doyuruyoruz. Dinini değiştirmesini istemeden¸ bir lokma da sen yedirsen ne olurdu?” Allah'ın bu îkâzı üzerine Hz. İbrâhim¸ hemen Mecûsî'nin peşinden koştu¸ ondan özür dileyerek¸ onu evinde güzelce ağırladı. Mecûsî¸ Hz. İbrâhim'deki bu ânî değişikliğin sebebini sordu ve Hz. İbrâhim'in Allah'ın uyarısı karşısında böyle davranmak mecburiyetinde olduğunu öğrenince¸ şu sözleriyle Müslüman oldu: “O¸ ne iyi bir Rab ki¸ düşmanı için¸ dostunu azarlıyor.”[7]


Hz. Ebû Hüseyn Nûrî'nin Yaklaşımı


Tasavvufu gerçek özgürlük¸ civanmertlik ve cömertlik olarak gören sûfîlerden Ebû Hüseyn Nûrî¸ Allah'ın ahlâkıyla ahlâklanmış bir ruh haliyle hiçbir ayırım yapmaksızın her insana karşı son derece merhametli davranan bir şahsiyetti. Ebû Hüseyn Nûrî¸ hangi dinden olursa olsun bütün insanlara hizmet etmeyi mânevî bir görev olarak gördüğü için¸ tasavvufî sosyal hizmet alanında örnek bir şahsiyettir. Naklederler ki bir gün Bağdad'da bakırcılar çarşısında yangın çıkmış¸ birçok insan hayatını kaybetmişti. Bu sırada köle olan iki Rum çocuğu bir dükkânın üzerine çıkmış ve imdat diye bağırıyorlardı. Bunların efendisi¸ “Her kim bunları dışarı çıkarırsa ona bin mağrip altını vereceğim.” va'dinde bulundu. Ancak ateş¸ bu iki çocuğun etrafına sarınca kimse onların yanına yanaşmaya cesaret edemedi. O esnada birden Ebû Hüseyn Nûrî çıkageldi; kritik durumu görünce derhal besmele çekerek ayaklarını ateşe attı ve iki çocuğu da sağ salim kurtardı. Köle çocukların sahibi¸ bin mağrip altını getirip şeyhin önüne koyunca Nûrî dedi ki: “Bunları alıp götür ve Allah'a şükret. Zira bize verilen bu mertebe kimseden bir şey almadığımız için verilmiştir. Biz dünyayı verip karşılığında âhireti almışızdır.”[8]


Hz. Şeyh Yahya Efendi'nin Yaklaşımı


Kanunî Sultan Süleyman Han'ın “Ağabey” diye hitap ettiği sütkardeşi Beşiktaşlı Şeyh Yahya Efendi de diğer din mensuplarına karşı son derece şefkatli idi. Şeyh Yahya Efendi bir gece ansızın torunu Tâceddin Efendiyi uyandırır ve şöyle der: “Tâceddin! Çabuk dergâhta hizmet edenleri uykudan uyandır. Denizde bir işim var¸ kayığı denize indirsinler!” Şeyhin torunu¸ müritlere haber verir fakat henüz çocuk yaşlarda olduğu için¸ hiçbir mürit söylediklerini ciddiye almaz. Derler ki “Görmüyor musun¸ dışarıda fırtına var. Kayık bu havada denize hiç iner mi?” Şeyhin torunu¸ bunun üzerine dedesinin yanına gider ve yaşadıklarını anlatır. Şeyh Yahya Efendi ise hiç vakit kaybeden hemen dışarıya çıkar ve kayığı kendisi denize indidir. Biraz yol aldıktan sonra Şeyh Yahya Efendi¸ küçük bir kayık içinde iki papazın suya batmak üzere olduğunu görür. Onları batmaktan kurtarıp kendi kayığına alır. Daha sonra onları Yeniköy'e götürüp kıyıya bıraktıktan sonra yeniden Beşiktaş'taki dergâhına geri döner.[9]


İşte İslâm¸ evrensel bir din olarak nasıl ki bütün insanlığın kurtuluşu için inmiştir sûfîler de bütün insanlığın saadeti için gayret göstermişlerdir. Buna göre sûfîlerin insanlara hizmet noktasında Müslim ile gayrimüslim veya velî ile günahkâr arasında hiçbir fark yoktur.


 


 






[1] 4/Nis⸠1.



[2] Ahmed b. Hanbel. (1982). Müsned¸ V. İstanbul. Çağrı Yayınları; s. 411.



[3] Cemal Anadol¸ Gönüller Sultanı Yunus Emre; Kamer Yayınları; İstanbul; 1993; s. 103.



[4] Feridüddîn-i Attâr¸ Evliyâ Tezkireleri; (Terc.: Süleyman Uludağ); Kabalcı Yayınevi; İstanbul; 2007; s. 566.



[5] Muinüddin-i Çişti¸ Sûfî Tıbbı; (Terc. Hayrettin Tekümit); İnsan Yayınları; 5. Baskı; İstanbul; 2011; s. 20.



[6] 51/Zâriyât¸ 24.



[7] Hucvîrî; 457. Kuşeyrî; 374.



[8] Attâr; 2007: 432.



[9] Mehmed Emin Yılmaztürk¸ İstanbul ve Anadolu Evliyâları; İpek Yayın Dağıtım; İstanbul; 2001; ss. 335-336.

Sayfayı Paylaş