HATAY VELÎLERİ

Somuncu Baba

9000 yıllık geçmişiyle bir uygarlıklar ve medeniyetler şehri olan Hatay¸ nice kültür ve inançlara ev sahipliği yapmıştır. Sünnî Türklerden Alevî Araplara (Nusayrî)¸ Katolik ve Ortodoks Rumlardan Protestan Araplara¸ Marunî Araplardan Yahudi ve Gürcülere kadar farklı din ve dile sahip insanların barış ve huzur içinde kardeşçe yaşam sürdükleri şehir âdeta hoşgörü ve sevginin bayraklaştığı kutlu bir diyardır.

9000 yıllık geçmişiyle bir uygarlıklar ve medeniyetler şehri olan Hatay¸ nice kültür ve inançlara ev sahipliği yapmıştır. Sünnî Türklerden Alevî Araplara (Nusayrî)¸ Katolik ve Ortodoks Rumlardan Protestan Araplara¸ Marunî Araplardan Yahudi ve Gürcülere kadar farklı din ve dile sahip insanların barış ve huzur içinde kardeşçe yaşam sürdükleri şehir âdeta hoşgörü ve sevginin bayraklaştığı kutlu bir diyardır.


Hatay velîleri denince akla ilk gelenlerden biri de hiç şüphesiz Habib-i Neccar'dır. Hz. İsa (a.s.) zamanında yaşamış¸ onun gönderdiği elçilerine iman etmiş ve bu imanı dolayısıyla şehid edilmiş bir Allah dostudur Habib-i Neccar. Yasin Suresinin 20. ayeti kerimesinde geçen ve koşarak gelip kendisinin iman ettiği gibi kavminin de gönderilen o elçilere iman etmesini isteyen adam olduğu rivayet edilmektedir. Miladi 40'lı yıllarda yaşayan Habib-i Neccar'ın defnedildiği yere Hz. Ömer (r.a.) zamanında bir cami yaptırılmıştır. Anadolu'ya inşa edilen ilk cami olma özelliği bulanan Habib-i Neccar Camii'nin¸ şehrin el değiştirmesine yönelik olarak bazen kilise bazen cami olmasına karşılık bugün ilk yapıldığı misyon üzerine görevine devam etmektedir.


Ahmed b. Âsım Antakî


Adı Ahmet¸ künyesi Ebu Ali ve Ebu Abdullah¸ nisbesi Antakî'dir. Antakya'dan itibarlı bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Gençliğinde uzun yıllar ilim tahsili ile meşgul oldu. Tebe-i tabiîn nesline yetişti. Fudayl bin İyad ve Haris Muhasibî başta olmak üzere ilk sûfîlerin çoğu ile görüştü.


Bişr Hafî ve Serî Sakatî ile çağdaş olup Ebu Süleyman Dârâni'nin mürididir. Kaynaklarda adı hadis râvileri arasında da yer alır. Hamdûn el-Kassâr'dan önce nefsi kınama yani melâmet konusunda söz söyleyen ilk sûfîlerden sayılan Antakî'nin tasavvuf tarihindeki asıl değeri¸ nefis muhasebesi usulü ile ilgili görüşleridir.  Haris Muhasibî'nin ortaya koyduğu¸ iç tecrübe yoluyla nefis muhasebesi usulünü geliştiren Antakî'nin ilgi çekici bir yanı¸ marifet ve hayâ kavramları için yeni bir anlam arayışı içinde olmasıdır. 0¸ marifeti imana benzeterek tasdik¸ ikrar ve hayâ olmak üzere üç kısımda mütalaa eder. Allah'ı tasdik marifetiyle değil¸ hayâ marifetiyle tanımak lâzımdır. Allah'ı ikrar marifet değildir¸ gerçek marifet onu tanıdığın zaman hayâ etmektir. Bu duruma göre hayâyı ortaya koyan marifet¸ Allah'ın dil veya kalp ile tasdikine dayanan marifetten üstündür. Tasdik ve ikrar marifetleri muteber olmakla birlikte isyan ve günah ihtimali taşır; hayâ marifetinde ise isyan ihtimali ortadan kalkmıştır.


Antakî¸ ameli Allah'a yakınlık kavramı ile birlikte ele alır ve amelsizlik için isyan tabirini kullanır. İnsanın maddî yapısıyla ilgili olanlara zahirî isyan¸ ruhî ve manevî yapısındaki itaatsizliklere de batınî isyan adını verir ve Allah'a yakınlığın ilk şartının bâtınî isyanı terk etmek olduğunu söyler. O¸ insanî iradeyi hareket noktası olarak ele alıp kul Allah doğrultusunda sistemli bir fikrî faaliyeti savunan kelâmı tavra karşılık¸ ilâhî iradeyi esas alan Allah¸ kul istikametinde gerçekleşen ruhî ve manevî başarı üzerinde durmuştur.


Keskin feraset sahibi olan Ahmed bin Âsım Hazretleri için şeyhi Ebu Süleyman Dârânî “kalplerin avcısı” buyurmuştur. Şeyhi bununla Antakî'nin¸ kalp hastalıkları ve tedavileri ile ilgili tesirli ve çok manalı sözlerinin olduğunu belirtmek istemiştir. Kendisi de şeyhinin bu sözünü tasdik eder gibi şöyle buyururdu: “Hak dostlarının yanında kalplerinize sahip olun. İçinizde sadece sadakat ve iyilik duygusu bulunsun. Çünkü onlar kalplerin casuslarıdır. Kalplerinize girip çıkarlar¸ gönül aynanıza bakarlar da hiç haberiniz bile olmaz.”  Antakî Hazretleri 853 yılında vefat etti.


Yusuf Bin Esbât


Tebe-i tabiinin büyüklerinden bir büyük velî. Kendisi hadiş fıkıh ve kıraat âlimidir. İsmi Yusuf bin Esbât bin Vâsıl eş-Şeybânî¸ künyesi Ebu Muhammed'dir. Doğum tarihi bilinmemektedir. Halep ile Antakya arasında bir köyde doğdu. Antakya'da yaşadı. 810 veya 811 yılında Antakya'da vefat etti.


Hadis ilminde sika¸ güvenilir bir zât olup¸ zamanının en üstünlerinden olan Yusuf Bin Esbât Âmir bin Şüreyh¸ Süfyân-ı Sevrî¸ Yasîn ez-Zeyyât gibi âlimlerden hadis rivayet etti. Kendisinden de Ebü'l-Ahvaş Mahmud bin Musa¸ Müseyyib bin Vâhid ve Abdullah bin Habib el-Antakî gibi âlimler hadis rivayetinde bulundular.


Yusuf bin Esbât kendi hâlinde yaşar¸ hâlini belli etmezdi. Kalbinde dünya sevgisine yer yoktu. Helâlden lokma bulabilirse yer¸ bulamazsa sabrederdi. “Allahu Teâlâ'nın rızasının onda dokuzu helâl rızıktadır.” buyururdu. Dünya malına ve lezzetlerine hiç iltifat etmezdi. Birini yıkayıp¸ diğerini giymek suretiyle kırk sene müddetle iki gömlekle idare etti. Ailesinden çok miktarda mal miras kalmasına rağmen o¸ hurma yaprağından ördüğü zembilleri satarak kendi elinin emeği ile geçinmeyi tercih etti.


Müslümanların ahirette kendilerine verilecek sonsuz nimetleri terk edip de¸ dünyanın geçici¸ yalancı ve aldatıcı zevklerine yönelmelerini zavallılık olarak görür onların gafletlerini ve yakalandıkları bu hastalığın tehlikesini görmeleri için¸ Hazret-i Ali'nin; “Dünya çöplük gibidir. Kim ona talip olursa sıkıntılarına katlanmaya hazır olsun.” sözünü sık sık tekrar ederdi.


Haram ve şüphelilerden çok sakınır¸ çok ibadet ederdi. Daima zühd halinde bulunur¸ nefsinin isteklerine hiç uymaz¸ her an Allahu Teâlâ'yı hatırlardı.


Kendisine sordular:


“Zühdün ölçüsü nedir?”


O şu cevabı verdi:


“Sana verilen hiçbir nimetle şımarmamak; nasip olmayan bir şeye de ‘Niye nasip olmadı?' diye üzülmemektir.


“Tevazuun ölçüsü nedir?” diye soruldu. Ona da şu karşılığı verdi:


“Evinden çıktığında¸ yolda karşılaştığın herkesi kendinden üstün bilmektir.”


Bir gün etrafındaki gençlere şu şekilde tavsiyede bulundu:


“Ey gençler! Fırsatı ganimet biliniz. Sizlere hastalık ve ihtiyarlık gelmeden önce sıhhatinizin kıymetini biliniz. Allahu Teâlâ'nın ihsanı olan bu zamanı¸ Allahu Teâlâ'ya ibadette kullanın. Ben şimdi yaşlandım. Sıhhatim gitti. Onun için namazımın rükû ve secdelerini adabına uygun yapamıyorum. Çünkü bunları tam yapabilmek için uygun olan gençlik ve sıhhat¸ artık benden uzaklaştı. Namazının rükû ve secdelerini tam yapıp bütün edeplerine riayet eden kimselere imreniyor¸ onlar gibi olmak istiyorum.”

Sayfayı Paylaş