FAYDA VE ZARAR VERİCİ ŞEYLERİ YARATAN: ED-DÂR VE EN-NÂFİ'

Somuncu Baba

“İnsanın başına gelen sıkıntılar¸ Allah'ın yasasının bir gereğidir. İnsan¸ Allah'ın yasasına aykırı hareket ettiği zaman¸ sıkıntıya düşer ve zarar görür. Hayır ve fayda da böyledir. Bu hususta yapılması gereken şey¸ ilâhî yasalara uygun hareket etmektir.”

Arapça'da  “ed-dâr” “zarar vermek” anlamındaki dar kökünden türemiş bir sıfat olup¸ zarar ve elem verici şeyleri; “en-nâfi'” ise¸ “fayda vermek” anlamındaki nef' kökünden türemiş olup “fayda veren şeyleri yaratan” anlamına gelir. Cenâb-ı Hakk'ın övgü sıfatlarından olan her iki isim¸ Esmâ-i Hüsnâ içinde birbirini dengeleyecek şekilde kullanılmıştır.[1]


Kur'ân-ı Kerim ve Hz. Peygamber (s.a.v.)'in sünnetinde ed-Dâr ve en-Nâfi isimleri bu kalıpta; ne isim¸ ne sıfat ve ne de fiil olarak geçmektedir. Ancak dolaylı olarak kök itibariyle Allah'a izafe edilmiştir. “De ki; ‘Allah'ın dilemesi dışında ben kendime bir fayda ve zarar verecek durumda değilim. Görülmeyeni bileydim¸ daha çok iyilik yapardım ve bana kötülük de gelmezdi. Ben sadece¸ inanan bir milleti uyaran ve müjdeleyen bir peygamberim.”[2]


Görüldüğü gibi bu âyette mânâ olarak peygamberin dilinden gerçek anlamda fayda ve zarar verenin Allah olduğu ifade edilmektedir. Bir başka âyette de fayda ve zarar vermenin putlara değil¸ Allah'a ait olduğu vurgulanır: “İbrahim; ‘Çağırdığınız zaman sizi duyarlar veya size bir fayda ve zarar verirler mi?' demişti.”[3] Tevhîd mücâdelesinin önderi Hz. İbrahim (a.s.) putperestler tarafından kendilerine ilâhî nitelikler atfedilen putlara tapmanın anlamsızlığını vurgulamak ve bu konuda akıllarını kullanmalarına yardımcı olmak adına¸ “Fayda ve zarar vermekten bile âciz olan varlıklara ne diye tapıyorsunuz?” demek istemişti.


Tevhîd İslâm'ın Temelidir


İslâm'ın temelini¸  tevhîd inancı oluşturur. Tevhîd¸ kavramıyla ilgili çeşitli tanımlar yapılmıştır. Bunlardan birkaçı şu şekildedir:


Tevhîd; yaratanla yaratılan arasındaki sınırı idrak etmektir.


Tevhîd; Allah'ın sonradan yaratılan varlıklardan mâhiyet olarak ayrı olmasıdır.


Tevhîd; Allah'ın zâtını¸ düşünce ve anlayışta tasavvur edilebilen¸ vehim ve zihinlerde tahayyül edilebilen her şeyden soyutlamaktır.


Tevhîd; Allah'ın yaratan¸ eğiten¸ sahip olan¸ öldüren¸ dirilten¸ yaşatan¸ rızık veren¸ duâları kabul eden¸ helâl ve haram koyan¸ evreni sevk ve idare eden¸ fayda ve zarar verme gücüne sahip olan yegâne varlık olduğuna inanmaktır. İslâm inancında buna “rubûbiyette tevhîd” denilir.


Tevhîd; biricik ve yegâne ilâh olarak Allah'ı birlemektir.


Gerçek anlamda ilâh; gönüllerin sevgi¸ ümit¸ korku¸ güven¸ tevekkül¸ yardım¸ du⸠kurban¸ adak vb. inanç ve ibadet türlerinde bağlandığı ve yöneldiği¸ kendisine karşı derin saygı beslenen¸ her şeyden daha çok sevilen ve kulluğun sadece kendisine özgü kılındığı bir varlıktır. Bütün bu özellikleri taşıyan sadece ve sadece tek olan Allah'tır. Buna “ulûhiyette tevhîd” denilir.


İslâm'da tevhîd inancına göre Allah'tan başka bütün ilâhlar izâfîdir. Bu konuda bütün insanlar uyarılır. Nitekim bir âyette Cenâb-ı Hak şöyle buyurur: “Allah'ı bırakıp da sana ne fayda ve ne zarar verebilecek olan şeylere yalvarma. Eğer böyle yaparsan¸ şüphesiz ki sen zâlimlerden olursun.”[4] Çünkü Mekke döneminde müşrikler¸ kendi elleriyle yaptıkları putlara ulûhiyet atfederek¸ Allah'tan korkar gibi korkarlar¸ Allah'tan ister gibi onlardan isterlerdi. Bu konuda bir Müslüman'ın akîdesi¸ inancı şöyle olmalıdır:


“Eğer Allah sana herhangi bir zarar verecek olursa¸ bil ki onu¸ O'ndan başka giderebilecek yoktur. Eğer sana bir hayır dilerse¸ O'nun lutfunu engelleyebilecek de yoktur. O bunu kullarından dilediğine eriştirir. O¸ çok bağışlayıcıdır¸ çok merhamet edicidir.”[5]


Şikâyet Etmeden Yaradana Sığınmak


İnsanın başına gelen sıkıntılar¸ Allah'ın yasasının bir gereğidir. İnsan¸ Allah'ın yasasına aykırı hareket ettiği zaman¸ sıkıntıya düşer ve zarar görür. Hayır ve fayda da böyledir. Bu hususta yapılması gereken şey¸ ilâhî yasalara uygun hareket etmektir. Ama buna rağmen¸ bizi aşacak derecede başımıza değişik sıkıntılar geliyorsa¸ bunun bir imtihan olduğunu bilmek ve bu hususta Yüce Allah'tan yardım dilemek inancımızın bir gereğidir. Her kötülüğün zımnında bir iyilik vardır. Bizden kaynaklanmayan kötülükler¸ bizim acılarla sınanıp Allah'a daha çok yaklaşmamız içindir.  Sızlanmadan¸ şekvâ ehli olmadan¸ sabır ve güvenle Yüce Yaradan'a sığınmak gerekir. Elbette Cenâb-ı Hak¸ iyi kullarına zarar vermek istemez. O'ndan hayır ve iyilikler zuhûr eder. Başımıza gelen kötülükler bizden¸ iyilikler ise O'ndandır. Fakat mâhiyetini bilemediğimiz imtihanlar yaşayabiliriz. Bunlar bizim aleyhimize gibi görünse de¸ aslında bizim iyiliğimizedir. Bu bağlamda her Müslüman¸ peygamberlerin yaptığı gibi¸ iyiliği emretmek ve kötülükten sakındırmak yolunda kararlı bir şekilde mücâdele etmelidir. Unutulmamalıdır ki¸ bu yolda başımıza gelebilecek olan zararları O'ndan başka giderecek bir güç yoktur. Eğer O¸ bize bir fayda vermeyi murâd etmişse de bütün bir insanlık bir araya gelse¸ bunu engellemeye güçleri yetmeyecektir. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.v.)'den gelen bazı rivâyetler de bu inancı desteklemektedir: 


Sahâbeden Abdullah bin Abbâs (r.a.) anlatıyor:  Bir gün Peygamber (s.a.v.)'in terkisinde bulunuyordum. O zaman henüz on yaşındaydım. Bana şunları söyledi:


“Delikanlı¸ gel sana bazı güzel sözler öğreteyim. ‘Allah'ın emirlerini gözet ki¸ Allah da seni gözetip korusun. Allah'ı hatırından çıkarma ki¸ O'nu her muhtaç olduğunda karşında göresin. Bir şey isteyeceksen¸ sadece Allah'tan iste. Yardım dileyeceksen¸ yalnızca Allah'tan dile. Şunu iyi bil ki¸ bütün insanlar sana faydalı olmak için bir araya gelseler¸ sana Allah'ın takdir ettiğinden başka bir fayda veremezler. Yine bütün insanlar sana zarar vermek için toplansalar¸ sana Allah'ın takdir ettiğinden başka zarar veremezler. Çünkü kaderi yazan kalemler kaldırılmış¸ sahîfelerin mürekkebi kurumuştur. Yani varlık kanunlarını belirleyen ilâhî kurallar ezelden belirlenmiş ve değişmeyecek şekilde kesinleşmiştir.”[6]


Bir başka rivâyette de fayda ve zarar verme gücüne sahip olanın sadece Yüce Allah (c.c.) olduğu beyân edilmektedir:


“Allah'ın emirlerini gözet ki¸ O'nu her muhtaç olduğunda karşında göresin. Sen bolluk içindeyken emirlerine bağlı kalarak Allah'ı tanı ki¸ O da dara düştüğün zaman yardımını göndererek seni tanısın. İyi bil ki¸ sana takdîr edilmeyen hiçbir şey¸ başına gelecek değildir. Sana takdîr edilen de¸ seni atlayıp gidecek değildir. Şunu da iyi bil ki¸ zafer sabırla¸ sevinç de üzüntüyle birliktedir ve her zorlukla birlikte¸ muhakkak bir kolaylık vardır.  Zafer sabrederek¸ mutluluk da sıkıntı çekerek elde edilir. Her tasanın sonunda ferahlık¸ her güçlüğün ardından kolaylık vardır.”[7]


Bütün bu âyet ve hadislerden çıkaracağımız sonuç şu olmalıdır:


Hayır ve şer Allah'tandır. Çünkü insanı ve amellerini yaratan Allah'tır.[8] İnsan kâsib¸ yani cüz'î iradesiyle kazanan; Allah ise¸ hâlık¸ yani yaratandır. İman ve inkâr¸ hidâyet ve dalâlet¸ hayır ve şer konularında insan neyi dilerse Yüce Allah (c.c.)¸ onu insanda yaratır. Yoksa Cenâb-ı Hak¸ kullarına zarar vermek istemez. O'nun zararı¸ ma'siyet işleyenlere¸ fayda vermesi ise¸ itâat ehlinedir. Bir Müslüman¸ elinden geldiği kadar¸ Allah'ın sosyal ve tabîî yasalarına uygun hareket eder. İnanç konularında da tevhîd çizgisini ihlal etmez. Hayatı boyunca¸ iyiliğin yayıcısı¸ kötülüklerin de engelleyicisi olmaya çaba gösterir. Bu yolda¸ ona zarar vermek için bütün insanlar toplansa¸ Allah (c.c.) dilemedikçe zarar veremezler¸ yine bütün insanlar bir araya gelse¸ O dilemedikçe bir fayda veremezler. Böyle bir inanç¸ bizim bütün benliğimizle Yüce Allah'a teslim olmamızı gerektirir. Zaten İslâmiyet de¸ teslîmiyetin adıdır.


 






[1] Bkz.Tirmizî¸ “Daavât” 82; İbn Mâce “Du┸ 10.



[2] 7/A'râf¸ 188.



[3] 26/Şuar⸠72-73.



[4] 10/Yûnuş 106.



[5] 10/Yûnuş 107.



[6] Tirmizî “Kıyâmet” 59.



[7] Ahmed b. Haünbel¸ Müsned¸ I¸ 307.



[8] Bkz. 37/Sâffât¸ 96.

Sayfayı Paylaş