HİZMETTE ŞEFKAT VE MERHAMET İLKESİ

Somuncu Baba

“Hayır sözünü
ettiğim birinizin
arkadaşına
merhamet
etmesi değildir.
Genel olarak
bütün insanlara
merhametli
olmaktır.”

Allah¸ Kur'ân-ı Kerîm'de insanlara birçok nimet verdiğini ve kullarına karşı çok şefkatli ve merhametli davrandığını hatırlatarak¸[1] özellikle mânevî sosyal hizmetler alanında çalışan elemanlara şefkatli ve merhametli olmalarını tavsiye etmektedir. Şefkat¸ yardıma ve desteğe muhtaç olan birisini tanımada¸ anlamada ve onu sevmede bize yardımcı olan bir içsel duygudur. Yüksek derecede bir şefkatin tezâhürü olan merhamet ise başkasının güçsüzlük¸ sıkıntı ve derdine ilgi duyma¸ onun durumuna acıma¸ ona gönülden yardımcı ve destekçi olma duygusudur.


Sosyal tasavvufun özündeki şefkat ve merhamet anlayışı¸ tamamen Kur'ân-ı Kerîm'in ve Hz. Peygamber (s.a.v.)'in öğütlerine dayanmaktadır. Bir keresinde sahâbîlerine şöyle bir öğüt vermiştir Hz. Muhammed (s.a.v.): “Birbirinize merhamet etmedikçe gerçekten iman etmiş olamazsınız. İman etmedikçe de Cennet'e giremezsiniz.” Bunun üzerine sahâbîler¸ birbirlerine bakarak¸ gönül huzûruyla şöyle dediler: “Çok şükür¸ her birimiz diğerimize merhametlidir.” Hz. Peygamber (s.a.v.)¸ bu cevabı yeterli görmedi ve merhamet duygusuna şu sözleriyle daha geniş bir açılım getirdi: “Hayır sözünü ettiğim birinizin arkadaşına merhamet etmesi değildir. Genel olarak bütün insanlara merhametli olmaktır.[2]


Böylece Hz. Muhammed (s.a.v.)¸ dinî kardeşlik ekseninde sadece aynı inanca sahip olan insanlara yönelik merhamet duygusunu yeterli görmeyerek¸ dünyevî kardeşlik duygusunu da geliştirmek maksadıyla merhameti dalga dalga bütün insanları içine alacak bir şekilde yaygınlaştırmıştır. İslâm Peygamberi (s.a.v.)¸ ümmetinin her ferdinden sadece insanlara değil her canlıya karşı şefkat ve merhamet beslemesini isteyerek şöyle buyurmuştur: “Siz yeryüzündekilerine merhamet edin ki¸ göktekiler (melekler) de size merhamet etsin.”[3]


Bu doğrultuda hareket eden sûfîler¸ şefkat ve merhamet duygularını en üst seviyeye çıkarmışlardır. Nasıl ki İslâm Peygamberi (s.a.v.)¸ kendine iman etmiş olan dostlarının sıkıntıya düşmeleri karşısında üzülmüş ve bu durum ona çok ağır gelmiş ise[4] mürşidler de tıpkı örnek aldıkları Hz. Peygamber (s.a.v.) gibi müridlerine ve diğer insanlara gönülden yaklaşmışlardır.


Sûfîler¸ Hz. Mevlânâ'nın sözünden yola çıkarak¸ “şefkat ve merhamette güneş gibi olmak” benzetmesini bir sosyal hizmet ilkesi olarak benimsemişlerdir. Sûfîler¸ aldıkları terbiye eğitimi sonucunda sorunlu kişilerin sadece düşünce dünyalarını değil¸ ruh halleri ile ilgili hislerini¸ kaygılarını ve beklentilerini de iyi anlayan mânevî rehberlerdir. Mânevî danışmanlık ve telkin hizmetlerinde öncü olan sûfîler¸ sosyal hizmetlere ihtiyaç duyan kişilere empati ile yaklaşıp onlara en güzel davranış kalıplarını geliştirmişlerdir.


İbn Fâriz¸ sûfîleri tarif ederken bir beytinde şunları dile getirir: “Bizde sevgi yolundaki nesep ve yakınlık¸ ana ve babadan gelen nesepten daha fazladır.” Dolayısıyla sûfîlerin ruhlarındaki sevgi boyutu¸ hem evrensel¸ hem de akrabâlık ilişkilerinin ötesinde daha yoğun ve derindir. Bu sevgi¸ aslında ilahî aşka dayanan şefkat ve merhametin ta kendisidir.


Mânevî zenginlikle hissedilen ve yaşatılabilen bu sevgi sayesinde sûfîler¸ sorunlu ve kırılgan olarak ifade ettiğimiz toplumun değişik kesimlerine karşı daha etkili olabilmişlerdir. Toplumsal sevgi halkası¸ aslında “muhabetullah” denilen Allah sevgisiyle ortaya çıkmaktadır. Sûfîler¸ Allah sevgisi ve korkusu ile her şeye ve her mahlûkata muhabbet ve şefkat gözüyle bakmışlardır. Onun için müttakî vasfını taşıyan¸ yani Allah'tan sakınan her insan¸ Allah tarafından da sevilir. Çünkü “Allah¸ müttakî kullarını sever.”[5]


Sûfîler¸ takvâ derecelerine göre¸ gerektiğinde Allah rızasını kazanmak maksadıyla başkaları için mallarını ve canlarını feda edebilirler. Nitekim Hz. Muhammed (s.a.v.) şöyle buyurmaktadır: “Allah¸ irşâd buyurmuşlardır ki: Benim muhabbet (sevgi) gösterdiğim zümre¸ başkalarına da muhabbet gösterir. Benim muhabbetim için başkalarına yardım ederler. Benim muhabbetim yolunda başkaları için kendi can ve mallarını vakfederler.”[6]


Hz. Mevlânâ da şefkat ve merhametin özü olan muhabbet duygusunu aşk ile tarif etmiş ve aşkın sosyal sünnetin bir parçası olduğunu şu şekilde açıklamıştır: “Peygamberimizin yolu¸ izi aşktır. Biz aşk çocuklarıyız. Aşk¸ bizim anamızdır.[7]


Hz. Ebu Bekir Kettanî'nin Yaklaşımı


Herkesi eşit derecede sevebilmek ve gerektiği gibi şefkat besleyebilmek¸ bazı durumlarda sûfîlerin nefsine bile ağır gelmiştir. Bu duruma düşmüş bir sûfînin nefis terbiyesine yönelik sosyal ve mânevî boyutlu hamleler atması gerekmektedir. Velîlikte makam sahibi olmasına karşılık sohbetine katılan bir kişiye karşı içinde duyduğu soğukluğu hisseden ve bunu açıkça itiraf eden Ebu Bekir Kettanî¸ bakın bu rahatsızlıktan (sevgi yoksunluğundan) kurtulmak için hangi çârelere müracaat etmiştir: “Biri benim sohbetime geliyor¸ ama onun sohbetimde bulunması bana gayet ağır geliyordu. ‘Hediyeleşiniz¸ sevişirsiniz.' hadîs-i şerîfine uyarak ona hediye verdimse de bu ağırlık (sevgi eksikliği) yok olmadı. Nihayet bu zatı evime götürdüm ve ‘Ayağını yanağıma bas.' dedim¸ ama o basmadı¸ ısrar ederek ayağını bastırttım. O ağırlık yok olup gönlüme sevgi yerleşene kadar ayağını üzerimden kaldırtmadım.”[8]


Bir insanı dahi lâyıkıyla sevememeği önemli bir mânevî kusur olarak gören sûfîler¸ bu hâlden kurtulmanın her çeşit yolunu aramışlar ve gönül dünyalarında olması gereken küllî sevginin muhafazasına yönelik tedbirlere başvurmuşlardır. Bu örneklerden aşk derecesinde kapsamlı ve eksiksiz bir sevgi¸ şefkat ve merhamet anlayışı olmadan sosyal hizmetlerin de icra edilemeyeceğini anlamamız mümkündür.


Hz. Mevlânâ Nizameddin Hâmûs'un Yaklaşımı


Merhametlilerin en büyüğü olan Allah¸ kullarından da merhametli olmalarını ister. Allah'ın yarattıklarına merhamet etme konusunda sûfîler en örnek insanlardır. Velîlerin derin merhameti bazen öyle boyutlara ulaşır ki¸ o boyutlarda zulüm gören¸ derdi olan¸ çile çeken veya hasta olanların sıkıntılı ruh hallerini aynen veya daha fazlasıyla iç dünyalarında yaşayabilirler.


Buhârâ'da yetişen büyük velîlerden Hz. Mevlânâ Nizameddin Hâmûs da Allah'ın yarattığı bütün muhtaç ve âciz mahlûkata içten merhamet besleyen ve bunun ıstırabına yaşayan bir mânevî rehber idi. Bir gün Mevlânâ Nizameddin Hazretleri¸ Taşkent'te misafir iken sıtma titremesine benzer şiddetli bir hastalığa yakalandı. Onu ısıtmak maksadıyla kaldığı yerde ateş yakmışlardı. Bununla kalmayıp üzerine birkaç kaftan giydirmişlerdi. Buna rağmen şeyh efendi¸ o kadar şiddetli titriyordu ki¸ dişleri birbirine çarpıyordu. Müridleri¸ onu bu hâlde görünce çok üzüldüler ve endişeye kapıldılar. Bir müddet sonra Şeyh Mevlânâ Nizameddin ile sıkı irtibatı olan ve değirmene un öğütmeye giden bir müridi¸ sırılsıklam ıslanmış bir kaftan içinde titreyerek içeri girdi. Meğer o kişi¸ o soğuk günde değirmenin su kanalına düşmüş ve kendini çok üşütmüştü. Şeyh Mevlânâ Nizâmeddin¸ onu görür görmez feryat içinde¸ “Beni bırakın¸ çabuk onu ısıtın! Çünkü benim çektiğim elem onun acısıdır¸ bana sirâyet etmiştir.” diye emir verdi. Hemen müridin ıslak kaftanı çıkarılıp yenisi giydirildi. Mürid ısınınca Şeyh Mevlânâ Nizâmeddin'in de titremesi geçti. Ardından rahatladı ve sohbet etmeye başladı.[9]


 


 






[1] 22/Hac¸ 65.



[2] Nureddin Ali bin Ebu Bekir el Heysemi; Mecmau'z-Zevâid ve Menbau'l-Fevâid; Cilt: 1-10; Daru'l Kitap Yayınları; Beyrut; 1967; s. 186.



[3] Ebû Dâvûd; Edep: 58.



[4] 9/Tevbe¸ 128.



[5] 9/Tevbe¸ 44.



[6] Mişkat.



[7] Mevlânâ; Rubâiler; 49.



[8] Feridüddîn Attâr¸ Evliyâ Tezkireleri; (Terc.: Süleyman Uludağ); Kabalcı Yayınevi; İstanbul; 2007; s. 512.



[9] Fahreddin Ali bin Hüseyin Safi¸ Reşehât-ı Aynü'l-Hayât; Diyarbakır; t.y; s. 220.

Sayfayı Paylaş