DİLEDİĞİ KİMSEYİ HOR VE HAKİR DURUMA DÜŞÜRÜP BÜTÜN ÜSTÜNLÜK NİTELİKLERİNİ ONDAN KALDIRAN: EL-MÜZİL

Somuncu Baba

"Yüce Allah'ın en güzel isimleri arasında yer alan el-müzil
sözlükte "hor ve hakir düşürmek" anlamına gelir. Allahu Teâlâ
mü'minleri yüceltip aziz kıldığı gibi¸ O'nun âyetlerini inkâr eden ve
peygamberleri öldürenleri ¸ Allah dışında birtakım âciz varlıkları tanrı
edinenleri hor ve hakir bir konuma düşeceklerdir."

Arapçada müzil;  "zelil olmak¸ hor görülmek" anlamına gelen züll kökünden bir sıfat olup "dilediği kimseyi hor ve hakir duruma düşürüp bütün üstünlük niteliklerini ondan kaldıran" demektir.  Yüce Allah'ın en güzel isimleri arasında yer alan el-müzil sözlükte olarak¸ "hor ve hakir düşürmek" anlamına gelir. Kur'an-ı Kerim'de Cenab-ı Hakk'ın "el-Müzil" ismi¸ şu âyette fiil biçiminde Allah'a izafe edilmiştir:


"Ey Muhammed¸ de ki: ‘Mülkün sahibi olan Allah'ım! Mülkü dilediğine verirsin¸ dilediğinden çekip alırsın; dilediğini aziz kılar¸ dilediğini alçaltırsın (tüzill); iyilik elindedir. Doğrusu sen¸ her şeye kadirsin!."[1]


Mutlak Takdir Yetkisi Allah'a Aittir


Yüce Allah¸ tabiatı değişim yasaları üzerine kurmuştur. Tabiat yasaları¸  insanın irâdesinin dışında cereyan etmektedir. İnsanın irâde ve ihtiyarının dışında kalan hâdiselerle ilgili kadere¸  kader-i mübrem denilir: "Yeryüzünde vuku bulan ve sizin başınıza gelen herhangi bir musibet yoktur ki¸ Biz onu yaratmadan önce¸ bir kitapta yazılmış olmasın. Şüphesiz bu¸ Allah'a göre kolaydır."[2] âyetinde olduğu gibi. Bu âyetteki Kitap¸ "yasalar" anlamına gelir. Tabiat olayları dediğimiz depremler¸ fırtına¸ selin yol açtığı âfetler¸ güneş ve ay tutulmaları¸ mevsimlerin oluşumu¸ kıyâmetin kopması¸ bir insanın anne ve babasını¸ dilini ve ırkını¸ cinsiyet ve akrabasını¸ doğum ve ölümünü¸ içinde bulunduğu coğrafyasını¸ akıl ve fizikî yapısını seçememesi gibi durumlar ızdırârî irâde kapsamına girer. Bütün bunlar külli irâde alanında cereyân eder. İnsan bu alanlarda sadece tedbir alır¸ mutlak takdir yetkisi Allah'a aittir. Kaldı ki¸  doğadaki yaratıkların davranışları değişebilir¸ ama doğaya hâkim olan kurallar sistemi değişmez.[3]


 Bir de Cenâb-ı Hakk'ın sosyal yasaları vardır. Buna "sünnetullah" denilir. Nitekim bir âyette şöyle buyrulur: "Allah'ın geçmişlere uyguladığı yasa budur. Allah'ın yasasında bir değişme olmaz."[4]  Bu alan insanın sorumlu tutulduğu ve özgür irâdesini kullandığı bir alandır.  Çünkü insan¸ sorumlu tutulduğu alanda irâde özgürlüğüne sahiptir. Tevhîd ve adaletle ilgili konular¸  toplumun refahını artırmak için şartların iyileştirilmesi¸ değiştirilmesi vb. gibi sosyal meseleler bu alana örnektirler. İşte bu alanlarla ilgili olan konuları İslâm kelamcıları¸ kader-i muallak olarak isimlendirmişlerdir.  Dolayısıyla aklı sağlam¸ aklını kullanabilme yeteneğine sahip her insan¸ kendi özgür irâdesiyle yaptığı ihtiyârî fiillerinden sorumlu tutulacaktır. İnsanın iman ve küfrü¸ hidâyet ve dalâleti seçmede özgür olduğunu bildiren pek çok âyet vardır. Bunlardan bazıları şunlardır:


 "Kim doğru yolu bulmuşsa¸ ancak kendisi için bulmuştur; kim de sapıtmışsa kendi aleyhine sapıtmıştır. Hiçbir günahkâr¸ başka bir günahkârın günah yükünü yüklenmez. Biz¸ bir peygamber göndermedikçe azap edici değiliz."[5]


"Her nefis kazandığına karşılık bir rehindir."[6]


"İnsan için ancak çalıştığı vardır."[7]


"Allah her şahsı¸ ancak gücünün yettiği ölçüde mükellef kılar. Herkesin kazandığı (hayır) kendine¸ yapacağı (şer) de kendinedir."[8] 


 "Bu¸ dünyada iken kendi ellerinizle yapmış olduğunuzun karşılığıdır. Yoksa Allah kullarına zulmetmez."[9]


Bu âyetlerde de görüldüğü gibi akıl ve hür irâde yetisine sahip olan insana sorumluluk yüklenmiştir.  Zihinsel yetenekleri yerinde olan (akıl-bilgi)¸ düşünsel yetenekleri sağlam (irâde)¸ fiziksel yetenekleri sağlıklı olan bir kimse eylemlerini özgür bir şekilde gerçekleştirebilir. Nasıl ki toprağa atılan bir tohum¸ oluşum şartlarına (ısı¸ ışık¸ hava¸ hastalıklara karşı tedbir ilaçlama¸ gübreleme vb.) sahip olduğu zaman filiz verirse¸ insan da yukarıdaki özelliklere sahip olduğu zaman özgür kararlar verebilir. İnsan değiştirilmesi imkân dışı (külli irâde alanıyla sınırlı) kaderin dışında¸ değiştirilmesi imkân dâhilinde olan (külli irâde alanında) konularda self-determinizme sahiptir. Eğer böyle olmasaydı¸ teklifte bulunmanın¸  günah ve sevabın¸ ceza ve ödülün¸ cennet ve cehennemin bir anlamı kalmazdı. Bütün bunlar insanın sorumluluk alanında kendi kaderini kendisinin tayin etme hakkına sahip olduğunu gösterir.


Diğer taraftan¸ sosyal hayatla ilgili konular da sünnetullah kavramı içerisinde değerlendirilir. Yüce Allah'ın mülkle ilgili olarak dilediğini yüceltip dilediğini alçaltması birey ve toplumun ahlâkî ödevlerine karşı gelip-gelmemesiyle alakalıdır. Buna ahlakî şer denilir. Bir âyette ahlakî şerrin oluşumunun öznesi insan olarak gösterilir: "İnsanların elleriyle işledikleri yüzünden karada ve denizde fesat çıkar; Allah da belki dönerler diye yaptıklarının bir kısmını böylece kendilerine tattırır."[10] Hâlbuki Yüce Allah¸ yeryüzüne salih kullarının mirasçı olmasını istemektedir: "Andolsun ki¸ Tevrat'tan sonra Zebur'da da ‘yeryüzüne ancak iyi kullarım varis olacaktır' diye yazmıştık."[11] Bu âyetten anladığımız kadarı ile yeryüzünü maddî ve mânevî alanda ıslah ve imar edecek olan kimseler olabildiğince kusurları asgarî düzeye indirilmiş olan iyi kimselerdir. Bunun aksi olduğu zaman¸ bütün bir Allah'ın mülkü¸ bozguncuların elinde ifsat edilir. Çünkü onların değerler dünyasında mânevî imar ve hakkaniyet ölçülerine göre toplumu yönetme liyâkati yoktur. Ünlü Osmanlı tarihçisi Koçi Bey'in Risâlesi'nde vurguladığı gibi¸ "Toplumlar küfür üzere ayakta durabilir¸ ancak zulüm üzere duramazlar."


Allah Kimleri Hor ve Hakir Kılar?


Ahlakî değerler alanında meydana gelecek olan çöküntü¸ bir milletin ya fiziksel olarak tarih sahnesinden silinmesini ya da fiziksel varlığını korumasına rağmen güç ve iktidarını kaybetmesini beraberinde getirebilir.[12] İbn Haldun'un dediği gibi; fetih¸  ganimet getirir; ganimet konfor ve lükse dayalı bir hayatı; böyle bir hayat da rehâveti getirir¸ arkasından da böyle gevşek bir hayat¸ yıkılışı getirir. Ancak¸ ahlakî değerleri yaşam tarzı haline getiren milletler¸ tarihsel yürüyüşlerini devam ettirebilirler.[13] Her türlü zulüm¸ haksızlık ve adaletsizliğin koyulaştığı¸ emânetlerin ehline verilmediği bir toplum¸ kendi kıyâmetini zorlar. Böyle bir toplumun birlik bağları çözüleceği ve güç kaybı yaşamaya başlayacağı için çöküş süreci hızlanacaktır.[14]


  Netice¸ Allahu Teâlâ mü'minleri yüceltip aziz kıldığı gibi¸ O'nun âyetlerini inkâr eden ve peygamberleri öldürenleri[15]¸ Allah dışında birtakım âciz varlıkları tanrı edinenleri.[16]  Allah'a ve peygamberine düşman olup başkaldıranları[17]  kendilerini zengin ve güçlü sanan ve çevrelerinde de öyle zannedilen¸ bu sebeple Allah'a secde etmekten geri duranları[18] ve kötülük yapanları[19]  hor ve hakir bir hâle düşürecektir. Bu noktada mü'minler izzeti; Allah¸ Rasûlü ve muvahhit mü'minlerde aramalıdırlar. Başka yerlerde aramaya kalktıkları takdirde hor ve hakir bir konuma düşeceklerdir.


 






[1] 3/Âl-i İmrân¸ 26.



[2]  57/Hadîd¸ 22.



[3] Bkz. 13/Ra'd¸ 11.



[4] 33/Ahzâb¸ 62.



[5] 17/İsr⸠15.



[6] 74/Müddessir¸ 38.



[7] 53/Necm¸ 39.



[8]  2/Bakara¸ 182.



[9] 3/Âl-i İmrân¸ 182.



[10] 30/Rûm¸ 41.



[11] 21/Enbiy⸠105.



[12] Bkz. 17/İsr⸠16.



[13] Bkz. 24/Nûr¸ 55.



[14] 18/Kehf¸ 59.



[15] 2/Bakara¸ 61.



[16] 7/A'râf¸ 152.



[17] 58/Mücâdele¸ 20.



[18] 68/Kalem¸ 43.



[19] 10/Yûnus¸ 27.


Sayfayı Paylaş