SOSYAL BAKIM HİZMETLERİNDE HOŞGÖRÜ

Somuncu Baba

“Ortaçağda özellikle kimsesiz bakıma muhtaç hasta¸ yaşlı ve engelliler İslâm coğrafyasında bimaristanlarda sosyal koruma altında her türlü tıbbî tedavi ve manevî terapi hizmetleri görmekteydi. Bu sağlık kurumlarında ağır derecede hastaların bakım hizmetlerini mürşitlerin rehberliğinde bizzat müritler üstlenmişlerdir.”

Ortaçağın Avrupa toplumlarında yaşayan özellikle kimsesiz bakıma muhtaç hasta¸ yaşlı ve engelliler ölüme terk edilirken¸ İslâm coğrafyasında aynı kesim bimaristanlarda sosyal koruma altında her türlü tıbbî tedavi ve manevî terapi hizmetleri görmekteydi. Bu sağlık kurumlarında ağır derecede hastaların bakım hizmetlerini mürşitlerin rehberliğinde bizzat müritler üstlenmişlerdir. Bu hizmetlerin bizzat sûfîler tarafından yapılmış olması¸ tasavvufun pratikte tıbbî sosyal hizmetlerle ile yakından ilgili olduğunun bir ispatıdır. Sûfîler¸ sadece sosyal ve manevî bakım ile yetinmemiş öz bakım hizmetleriyle de yatalak kişilerin kişisel işlerini de üstlenmişlerdir. Aşağıdaki örnekler¸ sûfîlerin bakım hizmetlerinde gösterdikleri fedakârlıkları yansıtmaktadır.


Muhammed Bin Hafif'ten Örnek Bir Olay


Bir hükümdarın oğlu olduğu halde tasavvufa gönül vermiş olan Ebu Abdullah Muhammed Bin Hafif Hazretleri¸ tevazu¸ sabır ve hizmet alanında öncü şeyhlerdendi. Bir gün hasta ve yaşlı bir kişi¸ şeyhe tekkede misafir olmuştu. O gece şeyh¸ hasta adamın istediklerini sürekli olarak bizzat kendisi getirmiş olduğundan dolayı uykusuz kalmıştı. Şeyh¸ sabaha karşı bir ara gözlerini kapatmıştı. Ama hırçın misafir¸ “Neredesin be adam?” diye çağırmasıyla şeyh¸ derhal yerinden sıçramış ve yeni istediği şeyleri götürmüştü. Sabah olunca müritleri¸ “Bu ne biçim misafirmiş ki¸ şöyle şöyle sözler söyledi¸ bizim tahammülümüz ve takatimiz kalmadı¸ sen ise hala bu derece sabır gösteriyorsun.” dediler. Şeyh dedi ki: “Ben onun sözünü¸ ‘Allah'ın rahmeti üzerine olsun' der gibi işittim!”[1] Şeyh İbn Hafif¸ misafirin hasta psikolojisini dikkate alarak¸ yaşlı hastası hakkında hüsnü zan beslemiş ve ona hizmette kusur etmemiştir.


Ma'ruf-i Kerhi'den Örnek Bir Olay


Bir gün Ma'ruf-i Kerhi Hazretleri¸ ölümcül bir hastalığa yakalanmış birini evine kabul etti. Şeyh¸ “Ey benim için devlet olan¸ şuraya uzan da biraz istirahat et¸ tatlı bir nefes al” diyerek ona bir yatak hazırladı. Hasta adam yatağına yattı. Fakat ileriki saatlerde sancıları o kadar artmış olacak ki inlemeye ve bağırmaya başladı. Çığlıklarından dolayı gece yarısı kendisi uyumadığı gibi ev halkını da uyutmadı. Üstelik bu durum günlerce devam etti. Hane halkı rahatsız olmaya başlayınca bazıları evi terk etmeye başladı. Şeyh¸ hastası ile baş başa kaldı ve gözünü yummadan ona gece gündüz ihtimamla baktı. Bir gece nasıl oldu ise Ma'ruf-i Kerhi Hazretleri uyuyakaldı. Huysuz hasta ağzını açıp gözünü yumdu ve aklına ne geldiyse bir bir döktü.


“Bu sözde sûfî olacak¸ yanımda durmadan uyuyor… Sanki ömründe hiç uyumamış da bu geceyi bulmuş… Uyuyan kimse¸ biçare hastanın hâlinden ne anlar…”


Şeyh¸ bütün bu ipe sapa gelmeyen sözleri sinesine çekti¸ ağır söz ve hakaretler nefse güç gelen şeyler olduğu halde hastasına hak verdi. Hastasına yine de yumuşak bir tavır sergilemeye devam etti. Ne de olsa derviş adam uyumamalı¸ sabır içinde hastasını hep kollamalıydı. Şeyh¸ yüzünü ekşitmeden hizmetine devam etmek istedi. Ancak bu durumdan fevkalade üzülen evin hanımı müdahale etti ve Ma'ruf-i Kerhi'ye gizlice şunları söyledi:


“Ey pîr¸ hasta adam sana neler söyledi böyle¸ duymadın mı? Artık onu evde tutmak olmaz… Ölecek ise başka yerde ölsün… İyilik¸ biline yapılır¸ alçak bir kimsenin başının altına yastık konmaz… Bu adam durmadan senin kalbini incitiyor¸ ben artık buna tahammül edemiyorum¸ yeter artık…”


Ma'ruf-i Kerhi¸ tatlı bir üslup ile hanımına şöyle cevap verdi:


“Ey hatun¸ sen bunları önemseme¸ onun söylediği sözler seni incitmesin. Bağırmış ise bana bağırmıştır. Bana¸ onun sözleri hoş gelir. İyilerle geçinmek kolaydır. Onu çobanlar da becerir. Asıl hüner¸ böyle huysuz kimselerin cefasına katlanmaktır.”[2]


Ma'ruf-i Kerhi Hazretleri¸ hastasına yönelik gayretli hizmetini sırf Allah rızası için yaptığından dolayı sabır içinde durumu çok kolay idare edebildi. Hakaretlerin karşısında tahammül gösterebilmek¸ zulmün karşısında sabredebilmek ve kendilerine kötülük yapanları affedebilmek¸ sûfîlerin ahlâkından olduğu için¸ en zor hastaların bakımında bile şefkat ve merhamet gösterebilmişlerdir.


Bişr-i Hafi'den Örnek Bir Olay


Ebu Abdullah Kâdî¸ Bişr-i Hafi'nin kerametvâri sosyal bakım hizmeti ile ilgili bir olayı¸ şahidi olan babasının ağzından bizlere şöyle nakletmektedir: “Bağdat'ta bir tüccar arkadaşım vardı. Çok zengin idi. Bir gün baktım bütün malını mülkünü fakirlere dağıtmış¸ iyi bir Müslüman olmuştu. Bunun sebebini sorduğumda¸ bana şöyle anlattı: “Bir gün Bağdat'ın bir camisinde Cuma namazı kılmaya gittim. Namazı kıldıktan sonra gördüm ki¸ Bişr-i Hâfî camiden çıktı. Acele acele bir yere gidiyordu. Ben kendi kendime¸ zühd ve takva sahibi¸ dünyaya düşkün olmayan¸ haramlardan sakınan bir zât nereye acele acele böyle gidiyor diye merak ederek onu takip ettim. Gördüm ki¸ önce bir fırına gidip ekmek aldı¸ sonra kebap yapan bir yere gidip kebap aldı. Daha sonra helvacıdan helva aldı. Ben kendi kendime böyle bir zâtın bunları alıp yiyeceğine kızdım. Fakat nasıl yiyeceğini merak ederek takibe devam ettim. Bir süre sonra bir köye vardı. Köyün camisine girdi. Baktım ki camide yatalak bir hasta vardı. Bişr-i Hâfi aldıklarını lokma lokma bu zâta yedirdi. Ben¸ bu arada köyü merak edip neresidir diye biraz dolaştım. Sonra hastanın yanına gittim. Bişr-i Hâfi'yi sorunca¸ Bağdat'a gitti dedi. Burası Bağdat'a ne kadar uzaklıktadır diye sordum. Bana 40 fersahdır¸ (240 km) dedi. Ben bunu duyunca¸ benim bu yolu gidecek param yok. Burada kimseyi tanımam ve bu yolu yürüyemem dedim. Hasta şahış bekle Bişr-i Hâfî¸ haftaya gene gelir dedi. Bekledim. Cuma günü tekrar geldi. Hastayı aynı şekilde tekrar doyurdu. Giderken¸ o şahıs Bişr-i Hâfi'ye ‘Bu adam Bağdat'tan senin arkadaşın¸ geçen hafta seninle beraber gelmiş. Bir hafta burada kaldı. Onu tekrar yerine götür.' dedi. Bana; ‘Sen benimle niye buraya geldin?' dedi. Ben özür dileyerek¸ hatamı söyledim ve af diledim. ‘Haydi¸ kalk ve yürü.' dedi. Akşama kadar yürüdük. Akşam olmak üzere iken bana; ‘Sen Bağdat'ın hangi mahallesinde oturursun.' dedi. Ben falan mahallede otururum deyince¸ o¸ ‘Mahallenin yolu burasıdır. Git ve arkana bakma.' dedi. Ben ondan sonra tevbe ettim ve bir daha böyle işlere karışmadım.”[3]


Yukarıdaki güzel örnekler¸ kimsesiz bakıma muhtaç kişilerin sosyal bakım ihtiyacının insanlık adına ve Allah rızası için birileri tarafından mutlak anlamda yerine getirilmesi gerektiğini göstermektedir. İslâm tarihinde sûfîler¸ sağına soluna bakmadan bu hizmetleri meşakkatli de olsa gönüllü olarak üstlenmişler ve bugünün hemşirelerine¸ hasta bakıcılarına ve sosyal hizmet uzmanlarına âdeta bakım hizmetlerindeki ahlâk ilkelerini göstermişlerdir.


 


 






[1] Attâr¸ Feridüddîn; Evliya Tezkireleri; (Terc.: Süleyman Uludağ); Kabalcı Yayınevi; İstanbul; 2007; s. 520.



[2] Bursalı¸ Mustafa Necati; Kâdiriyye Yolunun Başbuğ Velileri-İstanbul ve Anadolu Erenleri; Çelik Yayınevi; İstanbul; t.y; ss. 160-161.



[3] Attar; 2007; ss. 66-68.

Sayfayı Paylaş