OSMANLI'DAN İNSAN MANZARALARI

Somuncu Baba

Sultan I. Ahmed¸ Aziz Mahmud Hüdai Hazretlerini çok sever¸ saygı duyup değer verirdi. Bir gün şeyhi Aziz Mahmud Hüdai Hazretlerine bir hediye sunmak istedi. Ona layık olacak uygun gördüğü bir hediyeyi Mahmud Hüdai Hazretleri'ne gönderdi. Bu hediyeyi kabul ederse çok mutlu olacağını bildirdi. Fakat Hüdai Hazretleri hediyeyi kabul etmedi¸ geri gönderdi. Tabii bu davranışı¸ Sultan Ahmed'e karşı bir tavır alma anlamı taşımıyordu. Çünkü gerçek din büyüklerinin çoğu¸ halktan gelen hediyeleri kabul etmezdi. Manevî önderlerin bu davranışının altında yatan düşünce

Osmanlı insanını seçkin kılan vasıfların başında dürüstlük¸ merhamet¸ hoşgörü¸ dostluk¸ yiğitlik¸ namus¸ vakar¸ haysiyet¸ nezaket¸ gayret ve fedakârlık gibi hasletler geliyordu. Ecdadımızın geçmişte yaşadıkları¸ acı-tatlı anları¸ güzel söz ve davranışları bizim için paha biçilmezdir. Kaynağını İslamî ahlak ve meziyetlerden alan örnek insanî hallerini özümsemek¸ kişilik¸ kimlik ve hayatımızın bir parçası haline getirerek yaşamak/yaşatmak¸ üzerimize düşen aslî vazifelerdendir. Örnek bir hayat yaşadıkları ve hayatımızı örnek bir hayata dönüştürecek haller ve suretler bize armağan ettikleri için onlara ne kadar teşekkür etsek azdır.


 


Padişahlık mı Babasızlık mı?


Yavuz Sultan vefat ettiğinde vezirler¸ Silahtar Kâhyası Süleyman Ağa'yı çağırtıp¸ şu emri verdiler: "Şu mektubu al¸ Manisa Valisi Şehzade Süleyman Efendimize ver. Atına atlayıp hemen İstanbul'a gelsin. Taht fazla boş bırakmaya gelmez." Mektubu alan Şehzade Süleyman¸ gözyaşlarını tutamadı¸ hıçkırıklara boğuldu. Babası¸ Hakk'ın rahmetine kavuşmuştu. Bir devir daha kapanmıştı. Çorlu'dan getirilen babasının cenazesini İstanbul dışında karşıladı. Çok üzgündü. Atından indi¸ cenazenin arkasından saatlerce saygıyla yürüdü. Sık sık babasına bakıp¸ saygı ve sevgisini şöyle kelimelere döküyordu: "Babasız kaldıktan sonra¸ padişahlık ne ki!"


 


Kişinin Yardımcısı Allah Olursa Dünyaya Şah Olur!


Osmanlı¸ İstanbul'un fethinden sonra Akdeniz'i bir Osmanlı-İslâm gölü haline getirmek amacındaydı. Asıl adı Hızır olan¸ "Denizlerin Efendisi" olarak anılan Barbaros Hayreddin Paşa¸ 1533'te Kanunî'nin daveti üzerine İstanbul'a geldi ve Osmanlı'nın hizmetine girdi. Hayatını din yolunda denizlerde kazandığı nice zaferlerle süsleyen Deryaların Kaptanı¸ düşmanlarına karşı korkusuzluğunu¸ sonsuz azim ve inancını şöyle ortaya koyuyordu: "Bir kişinin yardımcısı Allah olunca¸ dünyaya şah olur! İmanı tam olan kâfirden korkmaz!" Elde ettiği başarılardan dolayı da çok defa yüzünü yerlere sürüp şu şekilde dua ediyordu: "Ya Rabbi! Bunlar senin lütfü kereminden. Ben bir aciz kulum¸ edip eyleyen Sensin. İslâm'a zafer ver. Ben kulunu kâfirlerin yanında aşağı düşürme. İslâm'ı şereflendir. Kâfirlerin kuvveti dünyalıklarına dayanırsa¸ ben kulun da bütün kâinatı yoktan var eden¸ Sana dayanırım."


 


Biz Şöhret Peşinde Değiliz!


Vezir Hüsrev Paşa¸ Tepedelen Kalesi'nin fetih müjdesini vermek üzere Sadrazam Lala Mehmed Paşa'nın huzuruna çıktı. Nefes nefeseydi:


– Kalenin anahtarlarını getirdim. Allah'a şükür fethettik! Yalnız…


– Yalnız ne?


– Yalnız¸ bu fethin şerefi küçük bir birlikle başındaki aksakallı veliye ait. Veli olduğundan eminim¸ gözlerimle gördüm. Ok yağmurunun içine dalıyor¸ yüzlerce düşmanın üzerine atılıyor¸ yaralanmadan çıkıyordu.


Hüsrev Paşa¸ sadrazamın elini öpmek için eğildiğinde¸ eteğindeki kan lekelerini gördü. Durakladı ve yavaş yavaş başını kaldırarak¸ sadrazamın aksakalını ve kavuğunu fark etti. Her şeyi anlamıştı; o ihtiyar savaşçı¸ Lala Mehmed Paşa'nın kendisiydi.


– Paşa baba¸ o sendin! Bizim yapamadığımızı küçük bir birlikle sen yaptın¸ o ihtiyar savaşçı sendin¸ diyerek sadrazamın ayaklarına kapandı¸ hıçkırarak ağladı.


Sadrazam¸ Vezir Hüsrev Paşa'yı omuzlarından tutup kaldırdı ve alnını öperek şöyle dedi:


– Bundan kimseye bahsetme! Biz şöhret için dövüşmedik. Allah'a ve padişahımıza karşı vazifemizi yaptık. Gün gayret günüdür. Göreyim seni¸ paşalığının hakkını ver!


Osmanlı Ordusu¸ 3 Ekim günü Estergon'a hücum etti. Askerler birbirleriyle helalleşiyor¸ gelecek Cuma namazını kalede kılmak için birbirlerine söz veriyorlardı. Lala Mustafa Paşa ihtiyarlığına aldırmaksızın ordunun ön saflarında kahramanca çarpıştı¸ askerleri yüreklendirdi. Avusturyalılar korkudan kaleye kapandılar. Akşamüstü Osmanlı Ordusu kaleye girdi. Lala Mehmed Paşa¸ komutanlar ve askerlerin Cuma namazını Estergon'da kılma duaları kabul oldu. Sadrazam¸ ordusunun başında 16 Mart'ta İstanbul'da Padişah III. Mehmed tarafından sevinç ve gururla karşılandı.


 


Geri Çevrilen Hediye


Sultan I. Ahmed¸ Aziz Mahmud Hüdai Hazretlerini çok sever¸ saygı duyup değer verirdi. Bir gün şeyhi Aziz Mahmud Hüdai Hazretlerine bir hediye sunmak istedi. Ona layık olacak uygun gördüğü bir hediyeyi Mahmud Hüdai Hazretleri'ne gönderdi. Bu hediyeyi kabul ederse çok mutlu olacağını bildirdi. Fakat Hüdai Hazretleri hediyeyi kabul etmedi¸ geri gönderdi. Tabii bu davranışı¸ Sultan Ahmed'e karşı bir tavır alma anlamı taşımıyordu. Çünkü gerçek din büyüklerinin çoğu¸ halktan gelen hediyeleri kabul etmezdi. Manevî önderlerin bu davranışının altında yatan düşünce şuydu: Dünya malını değer vermeyip iyi gözle bakmadıklarını¸ başkaları için kıymetli¸ ulaşılmaz ve paha biçilmez sayılan şeylerin¸ kendileri açısından hiçbir değer taşımadığını ifade etmek…


Sultan Ahmed¸ Mahmud Hüdai'nin kabul etmediği hediyeyi¸ devrin bir başka manevî büyüklerinden Abdülmecid Sivasî Hazretlerine gönderdi. Sivasî Hazretleri ise Hüdai Hazretlerinin aksine hediyeyi kabul etti. Kendisine¸ padişahın aynı hediyeyi Aziz Mahmud Hüdai'ye sunduğu ama kabul etmediği hatırlatılınca¸ Sivasî Hazretleri şöyle diyerek¸ gerçek din büyüklerine yakışır bir tutum ortaya koydu: "Hüdai Hazretleri bir karga değildir ki leşi kabul etsin!" Aziz Mahmud Hüdai'ye de aynı durum soruldu: "Sizin kabul etmediğiniz hediyeyi Şeyh Sivasî kabul etti." Onun verdiği cevap da en az Sivasî Hazretlerinin kadar muhteşemdi: "Onun için hiçbir sakıncası yoktur. Çünkü o öyle büyük bir ummandır ki¸ bir parçacık çamurun kendini bulandırmayacağını bilir!"


 


Kaleyi Vermek İçin Vezir Yapılmadım!


Napolyon¸ 1799'da Akka Kalesi'ni kuşattı. Bir-iki gün içinde düşüreceğini hayal ediyordu. Kale komutanı Cezzar Ahmed Paşa'ya şu mektubu yazdı: "Bir ihtiyarın geride kalmış birkaç günlük ömrünü almak bana bir şey kazandırmaz. Seninle savaşmak istemiyorum. Benimle dost ol ve kaleyi güzellikle teslim et!" Cezzar Ahmed Paşa'nın mektuba verdiği yürekli cevap tokat gibiydi: "Allah'a hamdolsun gücümüz yetiyor¸ elimiz silah tutuyor. Geri kalmış birkaç günlük ömrümüzü de cenklerde geçiririz!" Napolyon¸ cevabı okuyunca çok sinirlendi.


Napolyon'un¸ Akka kuşatması tam 64 gün devam etti. Fransız birliklerinin her hücumu püskürtüldü. Ağır kayıplar vererek geri çekilmek zorunda kaldılar. Yenilmez unvanı taşıyan Napolyon¸ kaledekilerin inanılmaz kahramanlığı karşısında şaşırıp kaldı. Yaşlı diye küçümsediği Cezzar Ahmed Paşa beklenmedik bir direniş göstermişti. Çaresiz duruma düşen Napolyon¸ yüksek rütbeli bir subayını kaleye gönderdi. Direnmenin netice vermeyeceğini¸ şehir teslim edilirse Cezzar Ahmed Paşa'nın ordusu ve ağırlıklarıyla beraber istediği yere gitmesine izin verileceğini bildirdi. Paşadan aldığı cevap tarihe geçecek nitelikteydi: "Devlet bizi bu kaleyi teslim etmek için vezir yapmadı. Şehitlik mertebesine ulaşmadan bir karış toprak vermem!"


Paşanın cevabı¸ Napolyon'u çileden çıkardı. Yeni plânlar yaptı. Topçularına gece gündüz kaleyi dövdürdü. Ne var ki¸ açılan gediklerden şehre girebilenler¸ Osmanlı süngüsü ile yok edildiler. Napolyon¸ ordusunun yarısını kaybetti. Ağır hezimete uğradı. Nihayet 21 Mayıs'ta geri çekilmeye mecbur kaldı. Ordusundaki bütün ağırlıkları kumlara gömdü ve Kahire'ye döndü. Yenilmezlik unvanını Akka Kalesi ve ondan daha sağlam olan Cezzar Ahmed Paşa ve kahraman askerleri önünde kaybeden Napolyon¸ Akka'dan ayrılırken avazı çıktığı kadar bağırıyordu: "Kader beni bir ihtiyarın oyuncağı yaptı! Akka'da durdurulmasaydım¸ bütün Doğu'yu ele geçirecektim!"


25 Temmuz 1799'da iki gemiyle gizlice Mısır'dan kaçan ve ordusunu Mısır'da bırakan Başkomutan Napolyon¸ hayatının en büyük dersini Osmanlı'dan almıştı. Akka yenilgisini ve Cezzar Ahmed Paşa ismini de hayatının sonuna kadar unutmadı.

Sayfayı Paylaş