KATILIM BANKALARI VE YAPTIKLARI İŞLEMLER

Somuncu Baba

Varlıklı Müslüman¸ kardeşinin muhtaç oluşunu bir fırsat bilerek onu sömürmeyi değil¸ mâkûl ölçüde ona yardım etmeyi hedefler. Bu noktada dinimiz¸ borçlandırıcı hukûkî ve iktisâdî düzenlemelerden önce Allah için tasadduk¸ zekât ve infâk gibi kurumlarını devreye koyar. Bunlarla problem aşılmazsa¸ hukûkî yönü bulunan Allah için karşılıksız borç verme¸ yani karz-ı hasen kurumunu çalıştırır. Sadaka ve karz-ı hasenin ortak noktası¸ ihtiyâcı olan Müslümana yardımcı olmaktır. Ancak sadaka alan bunu geri ödemezken¸ karz yoluyla alan bunu aynıyla veya misl

Mal biriktirmek insanın tabiatında var olan bir duygudur. İslâm mal kazanmayı câiz görmekle birlikte¸ biriktirmeyi bir tutku ve hedef haline getirmeyi hoş karşılamamaktadır. Fakat yaşadığı sürece kimseye muhtaç olmadan¸ elinin emeği ile geçinmeyi ve kazancı helâl yoldan sağlamayı da emretmektedir. Esas olan her insanın kendisine yetecek kadar kazancı bizzat temîn etmesi ve nafakasını kendisinin karşılamasıdır. Bunun için de dinimiz haram kazanç yollarını gösterip yasaklamış¸ helâl kazanç yollarını açıklayarak bunları da teşvîk etmiştir.   


İnsanlar geçimlerini temîn edebilmek için güçleri nispetinde çalışırlar. Fakat bazen insanın çalışması ev¸ işyeri¸ gerekli âlet¸ edevât gibi zarûrî ve temel ihtiyaçlarını temîn etmeye yetmeyebilir. İhtiyaç çok geniş ve herkese göre değişken bir kavramdır. Bunun için ortalama bir insanın normal şekilde hayatını devam ettirebilmesi için gerekli olan şeylere "temel ihtiyaç maddeleri" denir. Bunun dışında kalanlar¸ kişinin hayat standardına¸ kazancına ve sosyal statüsüne göre değerlendirilir. Bazı şeyler dar gelirliler için lüks sayılırken¸ varlıklılar için normal karşılanır. Kazandığı¸ temel ihtiyaçlarını karşılamaya yetmeyen bir insan¸ ihtiyacını meşru yoldan karşılamak için başkasına mürâcaat eder; ya ondan iş talep eder veya belli bir süreye kadar kullanması için borç para alır. Burada bir insan ihtiyacı söz konusudur. Bir taraf muhtaçtır¸ diğer taraf varlıklıdır. Bu iki kişi arasında ihtiyâca dayalı varlık ve imkân aktarımı çok önemlidir. Çünkü ihtiyâcı olan insan zayıf durumdadır ve sömürülmeye müsâittir. Hele muhtaç olduğu şey¸ günlük yaşamını temîne yönelik olacak kadar zarûrî ise durum daha da nâzik bir noktadadır. İşte insanın bu zaaf noktasını değerlendirmek için din ile din dışı sistemler farklı yaklaşım sergilerler. Kaynağını dinden alan iktisat sistemleri bu noktada ihtiyaç sahibinin talebini onu sömürmeden ve kendisi de zarara girmeden temîn etme yoluna gider. Kapitalist zihniyete sahip iktisat ve banka sistemleri ise bu durumu fırsat bilerek ranta çevirmenin yollarını ararlar. Katılım bankalarıyla fâizli bankaların ayrıldığı en temel nokta burasıdır.


Alternatif Ortaklık Sistemi


Varlıklı Müslüman¸ kardeşinin muhtaç oluşunu bir fırsat bilerek onu sömürmeyi değil¸ mâkûl ölçüde ona yardım etmeyi hedefler. Bu noktada dinimiz¸ borçlandırıcı hukûkî ve iktisâdî düzenlemelerden önce Allah için tasadduk¸ zekât ve infâk gibi kurumlarını devreye koyar. Bunlarla problem aşılmazsa¸ hukûkî yönü bulunan Allah için karşılıksız borç verme¸ yani karz-ı hasen kurumunu çalıştırır. Sadaka ve karz-ı hasenin ortak noktası¸ ihtiyâcı olan Müslümana yardımcı olmaktır. Ancak sadaka alan bunu geri ödemezken¸ karz yoluyla alan bunu aynıyla veya misliyle ödemek durumundadır. Bunun bir ileri boyutu kredi vermektir. İslâm kredi vermenin de karşı tarafı sömürmeye sebep olacağını düşünerek bu konuda önemli düzenlemeler getirmiştir. Bunun için esasen zayıf tarafın sömürülmesi anlamına gelen fâizi kesin olarak yasaklamıştır. Problem fâizin yasaklanmasıyla tam olarak çözülemeyeceği için buna alternatif olarak ortaklık sistemini getirmiştir. İşte katılım bankalarının veya fâizsiz finans kurumlarının dayandığı nokta da burasıdır.


İlgili kanunun değişmesinden önce ismi fâizsiz finans kurumu olan bankalar¸ kanun değişikliğinden sonra "katılım bankası" ismini almıştır. Bankalar¸ para ve kredi ile ilgili her türlü işlemi yapan mâlî aracı kurumlardır. Normal bankalar bu işlemleri mutlaka fâizli olarak yaparlar. Onların fâizsiz kredi vermesi mümkün değildir. Bu durum özellikle sermâyeye ihtiyaç duyan Müslümanlar için ciddî problemdir. Çünkü inancımıza göre fâiz almak ve vermek kesin olarak haramdır. İşte fâizsiz kredi ihtiyâcını karşılamak için katılım bankaları veya özel finans kurumları oluşturulmuştur. Katılım bankaları temelde kâr ve zararda ortaklık esasına dayanarak bankaların yaptığı birçok işlemi yapmaktadırlar. Bu bankaların sermâye toplama ve bu sermâyeyi işletme yöntemleri kısaca şöyledir:


Katılım bankaları sermâyeyi temelde iki yolla oluştururlar. Bunlardan biri bankaların kurucuları tarafından kuruluş aşamasında ortaya koydukları öz sermâyedir. İkincisi ise¸ banka müşterilerinin yatırdıkları paralardır ki bunlara da mevdûât denir. Mevdûât yatıranlar istedikleri zaman paralarını alabilme hakkına sahipse buna vâdesiz mevdûât denir. Şayet vâdeli yatırır da vâdesinden önce çekemez veya çektiklerinde beklenen kâr payını alamazlar ise bunlara da vâdeli mevdûât denir. Bankalar sermâyelerinin büyük bir kısmını bu vâdeli veya vâdesiz mevdûâtlar yoluyla oluştururlar.


Kâra ve Zarara Katılma Ortaklığı


Fâizsiz bankalar mevdûâtları cârî hesap veya katılım hesabı yoluyla toplarlar. Cârî hesap¸ yatırılan mevdûâtın istenildiği zaman çekilebildiği ve kâr payı ödenmeyen hesaptır. Bu tür hesaplar banka ile müşteri arasında "borç" ilişkisi doğurur. Parayı yatıran bankaya karşılıksız borç (karz) vermiş gibi olur. İstediği zaman da parasını geri alabilir. Bu esnâda banka aldığı bu paradan dolayı zarar etse mevdûât sahibi bundan etkilenmez. Çünkü kâra ve zarara ortaklık anlaşması yapılmamıştır. Bu durumda parasını katılım bankasına yatıran kimsenin amacı parasının hırsıza karşı emniyette olmasıdır. Aynı zamanda da bu arada bankacılık işlemlerinden yararlanmaktır. Katılım hesabı ise¸ kâra ve zarara katılma esasına göre oluşturulur. Katılım bankalarının tabi olduğu kanuna göre¸ bu şekilde katılım hesabı açtıranların ne kadar kâr alacağı önceden belirlenemez. Yani banka ona¸ "Kâr da etsem zarar da etsem sana yüzde şu kadar kâr vereceğim." diyemez. Vâde sonunda paranın kazancı ne ise onun belli yüzdesini verir. Fâizli bankalarla katılım bankalarının ayrıldığı en temel noktalardan biri budur. Fâizli bankaya para yatıran ayda ne kadar alacağını önceden bilir. Katılım bankasında ise bu¸ aydan aya az çok değişir; bazen zarar da eder. Yani katılım bankaları daha çok ortaklık anlayışı ve tüccar mantığı ile çalışır. Burada banka ile mevdûât sahibi arasındaki ilişki İslâm hukukuna göre "mudârebe"¸ yani kâra ve zarara katılma ortaklığıdır. Mudârabe işlemi Hz. Peygamber (s.a.v.) döneminde de uygulanmış bir işlemdir. Bu işlemde bir taraf emeğini¸ diğer taraf ise sermâyesini ortaya koyarak bir ortaklık yapmaktadırlar. İşlemin meşrû ve helâl kazanca vesîle olabilmesi için yapılacak işin dine uygun olması gerekir. Ayrıca tarafların kazançtan ne oranda pay alacakları da kararlaştırılır. Oranın belirlenmesi ise maktû (kesin) kârı birbirine karıştırmamak gerekir. Şâyet mudârabe esasına göre yapılan ortaklıkta zarar edilmişse bu zarar sermâyeden gider. Ancak işletmecinin de emeği boşa gitmiş olur. O zaman her iki taraf da zarar etmiş sayılır.


Katılım bankalarının sermâyeyi işletme yöntemleri de kısaca şöyledir:


Murâbaha: Katılım bankası peşin para ile satın aldığı bir malı üzerine kâr koyarak başkasına satar. Mesela peşin parası olmadığı halde 10 ton demir almak isteyen birisi katılım bankasına müracaat eder¸ banka kendi sermâyesiyle peşin olarak 100 TL'ye aldığı demiri 110 TL'ye vâdeli olarak müşterisine satar. Aradaki kârı da masraflarını çıktıktan sonra kendisine bu ortaklık için para yatıran mevdûât sahibi diğer müşterine katılımları oranında paylaştırır.


Ortaklık: Bu ortaklık ya sermâyeye ortaklık şeklinden olur ki¸ buna "müşâreke" denir. Banka ve müşteri bir iş için ortak sermâye koyar ve kârı paylaşırlar. Ya da biraz önce açıkladığımız kâra ve zarar ortaklık esasına dayanan ve emek-sermâye yani mudârabe ortaklığı şeklinde olur.


Kiralama: Kiralama da ya kasa kiralama veya finansal kiralama şeklinde olur. Kasayı kiralayan müşteri¸ bankanın parasını koruması karşılığında ona belli ücret verir. Finansal kiralamada ise müşterinin ihtiyâcı olan mal banka tarafından alınıp müşteriye kiralanmaktadır. Sonunda da bu mal müşteriye devredilmektedir. Aslında bu taksitli satış gibidir. 


Katılım bankalarının yaptığı bu işlemlerin her birinin İslâm hukukundan bir temeli mutlaka vardır. Ancak uygulamada zaman zaman bazı aksaklıklar ve müşteriyi mağdur eden durumlar da olmaktadır. Bu da bazı müşterilerin katılım bankalarıyla fâizli bankalar arasında ne fark bulunup bulunmadığını sorgulamalarına yol açmaktadır. Dinî hassâsiyet gösteren halk bu bankaları diğerlerinden farklı görüp yollarını buralara çevirmekle fâize düşmeme hassasiyetlerini korudukları için dinen kazançlıdırlar. Ancak aynı zamanda katılım bankasını işletenleri de ağır bir sorumluluk altına sokmuş olmaktadırlar. Çünkü müşteriler bankaya aynen şöyle demektedirler: "Biz¸ fâiz olmadığı için paramızı size güvenerek yatırıyoruz. Şâyet siz dine aykırı bir işlem yaparsanız vebâli sizin boynunuza olsun!"


Sonuç olarak¸ bu kurumlar bazı işlemleri hala tartışılsa da¸ fâiz hassasiyetinin yıkılmamasının ve kırılmamasının önünde önemli engel durumundadırlar.

Sayfayı Paylaş