MİNEL AŞK İLE GÜL DİYARI

Somuncu Baba

Ne olduysa birden¸ duyduğu sevinç yerini hüzne bıraktı. Ne çok şey değişmişti o zamandan bu yana. Hatta şu son bir ay içinde. Eşinden ayrılmış tek çocuğunu hâkim annesine vermişti. O da çocuğu alıp ailesinin yanına Samsun'a gitmişti. Derviş o sıkıntıyla işinden de ayrıldı. Çok kazanıyordu. Belki herkesin gıpta ile baktığı bir işi vardı ama bir sabah kalktığında çalışmak istemediğini farketti. Onu uzun bir süre idare edecek kadar birikmişi de vardı. Şimdi anne ve babasının yanındaki huzur ve sükûnete sığınmaya gidiyordu.

Son bir viraj kaldı eve varmaya. Yakın bir tarihe kadar¸ sadece yazları gelinen bu ev¸ geçen senelerde anne ve babasının kışlık evi boşaltmasıyla tamamen yerleştikleri hem kışlık hem yazlık olmuştu. Son fakat en keskin virajı dönerken¸ bir anda önüne çıkan maviliğin ışıltısından gözlerini alamadı. Babasının külüstür arabasıyla ağır ağır ve bir o kadar da sarsılarak geçtikleri bu yolda¸ o zamanlar da aynı yerde aynı heyecanı duyardı Derviş.


Kasabaya girmeden önce arabayı deniz kenarına çekti. Avucuna kıyıdaki çakıl taşlarının yassı olanlarından alıp¸ irice bir taşın üzerine oturdu. Taşların birini işaret parmağı ile başparmağı arasına sıkıştırıp¸ bileğini doksan derece kıvırarak denize fırlattı. Taş denizin üzerinde zıplayan bir kuş gibi tam beş kez sekti ve “Comb!” diye bir ses çıkararak suya battı. Derviş taşın sekmesini keyifle izledi. Sanki çocukluğuna dönmüştü ve arkadaşlarına nispet yapıyor gibiydi. Ardından bir tane daha attı ve sonra bir tane daha.


Ne olduysa birden¸ duyduğu sevinç yerini hüzne bıraktı. Ne çok şey değişmişti o zamandan bu yana. Hatta şu son bir ay içinde. Eşinden ayrılmış tek çocuğunu hâkim annesine vermişti. O da çocuğu alıp ailesinin yanına Samsun'a gitmişti. Derviş o sıkıntıyla işinden de ayrıldı. Çok kazanıyordu. Belki herkesin gıpta ile baktığı bir işi vardı ama bir sabah kalktığında çalışmak istemediğini farketti. Onu uzun bir süre idare edecek kadar birikmişi de vardı. Şimdi anne ve babasının yanındaki huzur ve sükûnete sığınmaya gidiyordu.


Ağır ağır kalktı. Sanki yanında biri varmış gibi "Hayatları belki¸ eskisinden daha sıradan ve sıkıcıdır. Ne de olsa giderek yaşlanıyorlar ama yaşlarının verdiği dinginlik ve huzura ihtiyacım var. Biraz da çocukluğumdaki gibi ilgi görmek istiyorum galiba." diye düşündü.


Arabayı tekrar çalıştırıp yola çıktığında¸ çocukluğunda annesinin kurduğu sofralar geldi gözünün önüne. Ne güzel bazlamalar¸ ıspanaklı börekler¸ mantılar yapardı. Hepsi de çok vakit alan işlerdi ama nasıl olsa annesinin hep çok vakti olurdu. Yine yapardı. Çok sevdikleri oğulları gelmişti de yapmaz mıydı hiç? Yemekleri düşününce¸ birden çok acıktığını hissetti. Arabayı daha hızlı sürmeye başladı. Bir an önce varmak istiyordu.


Uzaktan ev görününce kalbi hızla çarpmaya başladı. Çocuksu bir heyecanla¸ bu sakin yerde yeni bir hayata başlamanın garip çekiciliğine sürüyor gibiydi. Annesi onu görünce “Kurban olduğum! Nereden çıktın sen?” diyerek hasretle sarılacak¸ sonra da kurduğu sofrada çeşit çeşit yemeklerden yemesi için ısrar edecekti. O sahneyi yaşıyormuş gibi gülümsedi kendi kendine.


Bahçeye girerken “Arabanın sesini duymuş olmalılar. Neden merak edip de çıkmadılar acaba?” diye söylenerek kapının ipini çekti. Kapı her zamanki gibi kolayca açılıverdi. Derviş içeri girerken¸ evin o kendine has yemek kokusuna karışmış gardenya kokusunu duydu. Annesinin renk renk gardenyaları olurdu hep ve çok güzel kokarlardı. Birden burnunun direği sızladı. Bu kokuyla sanki çocukluğuna adım atıyor gibiydi. “Anneeee!” diye seslenerek içeri girdiğinde ise kimse yoktu. Sırayla odalara baktı. Sofa ile mutfak aynı duruyordu ama kiler olarak kullanılan ve yaramazlık yaptığında kaçıp küplerin arkasına saklandığı oda çok değişmişti. En azından artık bir kiler değildi ve daha çok halı atölyesine benziyordu. Sıra sıra büyüklü küçüklü halı tezgâhları ve renk renk ipler vardı. Tezgâhların önüne¸ üzeri yumuşak minderlerle kaplı tahta sıralar dizilmişti. Tezgâhlarda kimi yarıya kadar dokunmuş¸ kimi henüz başlamış¸ kimi ise bitmeye yakın ipek halılar vardı. Hepsinin de deseni birbirinden çok farklıydı ve Derviş'in şimdiye kadar gördüğü halılara hiç benzemiyordu.


Derviş gördüklerine bir anlam vermeye çalışırken dış kapının açıldığını duydu. Annesinin sesi geliyordu.


– Nazife biletler ayrılıverdi di mi? Şunun şurasında Türk gününe bir hafta kaldı.


– Sen heç meraklanma Hacer Teyzem. Sana¸ Haççe Bacıya ve bir de Gülsüm Geline alındı bilet. Sizi Amerika'da muhtarın yeğeni karşılayıvercek.


– Nazife gel bi daha bakıver şu halıya. Minel Aşk ile Gül Diyarı bitiverir di mi o zamana kadar.


– Biter ablam sen hiç meraklanma. Minel Aşk ile Gül Diyarı halının hası oldu yani.  Tam Türk sergisine layık.


– Onların hikâyesi de yazıldı dosyalandı di mi? Aman gözünü seviyim bir eksik olmasın. Nerdeyse bütün dünyanın huzuruna çıkcez.


– Hazır ablam hepsi hazır. CD'leri de yarın hazır olcek.


Derviş şaşkınlık içinde dinliyordu anasıyla diğer kadının konuşmalarını. Annesi hangi ara bu kadar sosyal bir kadın olmuştu. Yoksa görmeyeli çok uzun zaman olmuş da farkında mı değildi kendi yoğunluğundan. Annesinin¸ eskiden halı dokumayı bildiğini duymuştu ama hocalık yapacak kadar¸ hatta dünyaca ünlü bir sergiye konacak kadar özgün eserler ortaya çıkarabileceğini hiç tahmin etmiyordu. Üstelik yoğun bir şekilde bilgisayar kullanıp¸ dünyanın başka yerlerindeki bu tür kadın dernekleriyle de görüşüyordu. Hani yol boyunca düşündüğü yemekler¸ çocuk gibi nazlanacağı ana kucağı. Babası nerdeydi acaba? Belki hayal ettiği ilgiyi ondan görebilirdi.


Annesinin “Oğlum! Kurban olduğum. Nereden çıkıverdin sen?” diye sevinçle bağırmasıyla daldığı düşüncelerinden ayrıldı. Hasretle kucaklaşırlarken annesi bir yandan da soru yağmuruna tutuyordu. Lakin telefonu hiç susmadığı için¸ Derviş doğru düzgün anlatamadı hiç bir şeyi. Şaşkınlık içindeydi. Bir fırsatını bulup


– Babam nerde¸ diye sorabildi.


– Ankara'da oğlum. Amerika'daki Türk gününe katılıverecez ya dernek olarak¸ bazı bürokratik işler için Meclis'e gidiverdi görüşmeye. Bir kaç vekilde mi geliverecekmiş ne bizimle. Neyse işte. Eee de bakalım. Hangi rüzgâr attı seni buraya. Epeydir unutuverdin hayırsız bizi. Biz de dokunmayalım işi çok yoğun diyoruz ama…


Derviş sözünün bölüneceğinden korkarak bir çırpıda anlattı olanları ve uzun bir süre onlarla kalıp başını dinleyeceğini söyledi.


Son cümleyi söylediğinde¸ annesinin gayrı ihtiyari bir bakışı vardı ki yüzüne¸ sanki “Başını dinlemek mi? Burada mı?” demek istiyordu. Nitekim sonraki günlerde daha iyi anladı bu bakışın nedenini. Sabah saat dokuzda¸ köyün cıvıl cıvıl kadınları kızları eve geliyor¸ annesinin öğretmenliğinde¸ tezgâhların başına geçiyordu. Öğlende yemek arası verilene kadar bir yandan neşe içinde konuşup sohbet ediyor bir yandan çok hızlı bir şekilde çalışıyorlardı. Hepsi de orada olmaktan çok mutlu görünüyordu. Annesi onlarla ilgilendiği için¸ Derviş kahvaltısını kendi hazırlıyor ve o çok yoğun olduğundan bazen de akşam yemeklerini yapıyordu.


Bugün de annesiyle diğer iki kadını Amerika'ya uğurlarken kendini¸ onların döneceği gün nasıl bir hazırlık yapacağını düşünürken buldu. Kendi kendine kocaman gülümserken “Garip Derviş! Ne umdun ne buldun?” diye söylendi.

Sayfayı Paylaş