ALLAH'A GÜVEN DUYGUSUNUN ZİRVESİ: TEVEKKÜL MAKÂMI

Somuncu Baba

Gerçek tevekkül¸ Allah'ın bizler hakkındaki takdîrine rızâ göstermektir. Buna göre tevekkülün başlangıcı¸ her mü'minin sıfatı; ortası teslîm¸ sonu ise tefvîz/işi Allah'a bırakmadır.

İslâm düşüncesinde üzerinde çokça tartışılan ve kimi zaman yanlış anlaşılan konulardan biri de tevekküldür. Tevekkül¸ sözlükte; "güvenmek¸ vekil tayin etmek; bel bağlamak¸ havale etmek¸ terk etmek¸ bırakmak¸ teslîm etmek¸ bir işte acizliğin ve yetersizliğin ortaya çıkması sebebiyle başka birine güvenerek işi ona teslîm etmek¸ itimat etmek" gibi anlamlara gelmektedir.[1]


Dinî ıstılâh olarak ise tevekkül; her türlü tedbîri alıp gerekli bütün çabayı gösterdikten sonra işi Allah'ın takdirine bırakmaktır. Allah'ın katında olana güvenip insanların elinde olana ümit bağlamamaktır.[2]


Tevekkül mü'minin sıfatı ve imanın meyvesidir. Bu meyveden mahrûm olan insanın kuvvetli bir imana sahip olması düşünülemez. Dolayısıyla tevekkül imanın başlıca gereklerindendir. Tevekkülün aslı; "Kendisine tevekkül edene Allah yeter."[3]¸ "Eğer mü'min iseniz Allah'a tevekkül edin."[4] ve Ey Rabbimiz! Ancak Sana tevekkül ettik¸ Sana ibadete koyulduk ve dönüş yalnız Sanadır.”[5] âyetleridir. Peygamber Efendimiz de biz Müslümanları¸ her hâlimizde tevekküle dâvet etmiştir. Özellikle¸ evimizden çıkarken; “Besmele” çekip; “Ben Allah'a tevekkül ettim.” dediğimizde¸ bizlere; “Hidâyete yöneltildin¸ ihtiyâcın giderildi¸ sakındırıldın ve şeytandan uzaklaştırıldın." diye müjde verileceğini belirtir.


Esbâba Tevessül ve Tevekkül


Tevekkül¸ esbâba sarıldıktan sonra başlar. Zîrâ tevekkül¸ kalbin Allah'a olan güvenidir. Allah'ın bizlere bahşettiği ihsanlarla tatmîn olmayan kalplerimizin huzur içinde bulunması mümkün değildir. Tevekkülün mahalli kalp olduğu için¸ zâhirî ameller tevekküle mâni değildir. Her şey kader ve kaza ile sınırlıdır. Kulun esbâba tevessülden sonra vazîfesi¸ tevekküldür. Zira Hak Teâlâ her şeyin Hâlıkıdır.[6]


Sehl b. Abdullah'a (ö. 283/896) göre; tevekkülün ilk makâmı¸ ölünün yıkayıcı eline teslîm oluşu gibi¸ kulun da Allah'a teslîmiyetidir.[7] Tedbîr ise beşerî bir zarûret olup aynı zamanda sorumluluk vazîfesinin bir netîcesidir. Asıl teslîmiyet¸ esbâba tevessülden sonraki teslîmiyettir.


Hz. İbrahim (a.s.) ateşe atılırken Cebrâil (a.s.) gelip¸ "Bir ihtiyacın var mı?" diye sorunca o; "Senden gelecekse hayır." der. Bu ifadesi ile Hz. İbrahim (a.s.) tedbîrlerden soyutlanmayı değil¸ ister doğrudan isterse dolaylı yoldan gelsin bütün yardım ve desteğin ancak Allah'ın irâdesi ile gerçekleştiğini¸ yegậne kurtarıcının Allah olduğunu¸ her türlü çareyi Allah'tan beklemek gereğini vurgulamak istemiştir. Bu durum¸ Hamdûn el-Kassâr'ın (ö. 271/884)¸ "Allah'a sımsıkı yapışmak ve O'na itimat etmektir." sözü ile Cüneyd-i Bağdâdî'nin (ö.297/909)¸ "Allah'a karşı kulun var olmadan önceki gibi olması¸ her işi Allah'a havâle etmesi ve Allah için olması." şeklindeki değerlendirmesinde en güzel ifadesini bulmaktadır. Dolayısıyla söz konusu tevekkülün¸ Kur'ận bütünlüğü¸ imanın duygusal çerçevesi ve imtihan bilinci ile anlaşılması zorunludur. Yoksa insan üzerindeki gerekli tesirlerden soyutlanır ve zararlı bir savunma mekanizması haline gelir. Zünnûn-ı Mısrî'nin (ö. 245/859)  ifadesi ile tevekkül; "Nefsi Rab olma durumundan çıkarıp kulluk yapma vaziyetine getirmektir."


Sûfîlerin Meslek Sahibi Olma Gayretleri


Şu bir gerçek ki¸ İslậm mutasavvıfları çalışıp kazanarak hayatlarını devam ettirmeye¸ başkalarına yük olmamaya âzamî gayret göstermişlerdir. Hatta bu hususta onlar meslekleriyle¸ yaptıkları işlerle ilgili sıfatları kendilerine vermekten geri durmamışlardır. Tasavvuf tarihinde Debbâs/şerbetçi¸ Harrâz/boncukçu¸ ayakkabıcı¸ Na'âl/pabuççu¸ nalbant¸ Hallaç/pamuk¸ yün eğirip çırpan¸ Nessâc/dokumacı)¸ Kasâr(çamaşırcı¸ Kassâb/kamış satan¸ Dekkâk/un tüccarı¸ değirmenci¸ Haddâd/demirci gibi sıfatlarla mevsûf isimlere sıkça rastlamak mümkündür. Cüneyd-i Bağdậdî¸ müridlerine çalışıp kazanma konusuna nasıl yaklaşmaları gerektiğini öğretirken¸ "Allah (c.c.)'a insanı yaklaştıran amel ve ibadetler hangi anlayışla yapılıyorsa¸ çalışma hayatı¸ ticaret¸ meslekî faâliyetler ve mal kazanma işi de o anlayışla yapılmalıdır¸ İnsan¸ kazanma işi ile tıpkı yapılması teşvik edilen nâfile ibadetler gibi meşgul olmalıdır; rızk temin etmek ve menfaat sağlamak için değil." tesbitinde bulunur.[8]


Tevekkül Makâmı


Çalışma hayatı ile teslîmiyet şuurunu birlikte sürdüren dervişin seyr ü sülûkunun başlangıcında tevekkül¸ "Allah'a güvenme hâli"dir. Tevekkül hâl olduğu için geçicidir ve devamlı değildir. Fakat sûfî iradesine dayanarak çalışır ve çabalarsa tevekkülü sürekli ve kalıcı bir vaziyete getirebilir. O zaman tevekkül hâl olmaktan çıkar¸ makâm vaziyetine girer. Tasavvufî eğitimde dervişin mârifetullah bilincine ermesinde en önemli yollardan birisi ve belki de en önemlisi tevekkül duygusudur. Zira tasavvuf¸ kulun yaratılış gayesine en uygun hayatı seçmesini ve ona ulaşma yollarını aramasını arzular. Dolayısıyla tevekkül sadece dil ile ifadeden ibaret değildir. Gerçek tevekkül¸ Allah'ın bizler hakkındaki takdîrine rızâ göstermektir. Buna göre tevekkülün başlangıcı¸ her mü'minin sıfatı; ortası teslîm¸ sonu ise tefvîz/işi Allah'a bırakmadır. Tevekkül insan hayatında meydana gelecek hâdiselerin rûhî karışıklıklara yol açmasını önler. Tevekkül Müslümanın kalkanı olup gönüllere itmi'nân bahşeden bir duygudur. Bu minvâlde Hz. Lokman'ın oğluna yaptığı şu nasîhate kulak vermek gerekmektedir:


“Ey oğulcuğum! Dünya derin bir denize benzer. O denizde boğulan insanlar çoktur. Bu denizde senin gemin takv⸠rotan ise Allah 'a tevekkül olsun. İşte bu suretle kurtuluşa erebilirsin."


Tevekkülün Üç Aşaması


Tevekkül üç aşamada incelenebilir:


1. Avâm Mü'minlerin Tevekkülü: Bu durumda olan kişi kendisinde¸ kudret ve varlık görmez¸ ilâhî va'de güvenir ve tam bir teslîmiyet gösterir. Bu konuda Seriyyü's-Sakatî (ö.257/870)¸ "Tevekkül¸ günah­tan dönmek ve tâata yönelmek¸ zararı defetmek ve fayda sağlamak; kulun değil¸ sadece Allah'ın kuvvetiyle olduğunu bilerek kuvvet ve güçten sıyrılıp çıkmaktır." der. Böylesi bir tevekkülle kişi¸ kader ve kazâya teslîm olur¸ ne kısmetin elinden kaçmasına¸ ne de ona isâbet etmesine aldırır. Dolayısıyla tevekkül¸ Allah'a hüsn-i zan¸ rızâ ve yakînin netîcesidir. Mü'min kulun tevekkülü¸ tecellî eden kaderin hükmüne teslîm olmak ve Allah'ın huzûrundaki kayıtsız şartsız teslîmiyet hâlidir.


2. Havậssın/Seçkinlerin Tevekkülü: Tevekkülün ikinci aşaması; Allah'tan başka her şeyden yüz çevirip yalnız O'na yönelmek konusundaki tevekküldür. Ebû Abdullah-ı Kureşî tevekkülün bu aşamasını¸ "Tevekkül¸ Allah'tan başka bir şeye sığınmamak ve başvurmamaktır." diye tanımlar. Böylesi bir kul için yegậne gerçek¸ Allah'ın kendisine kậfî geleceğidir.  "Malâya'nîyi terketmek¸ kişinin Müslümanlığının güzelliğindendir."[9] hadîsine göre kul başına ne gelirse gelsin¸ Allah'a tevekkül eder¸ O'na teslîm olur. O'ndan başka her şeyi terk eder. Her durumda O'na dayanır¸ yaptığı her işte O'na tevekkül eder. Yalnız O'ndan korkar. Kul Rabbinden başkasını görmez. Onun için dünyada O'ndan başkası yoktur. Mülk yalnız O'nundur.


3. Havậssü'l-Havậssın/Seçkinlerin Seçkini Olanların Tevekkülü: Tevekkülün bu üçüncü aşaması ise kişinin hiçlik halindeki tevekkülüdür. Bu aşamada kişi tevekkülden de kaçmalıdır. Çünkü tevekkül makâmında bulunmaya da güvenmemek gerekir. Kul tevekkül ettiği zaman¸ tevekkülüne bakıp onun kendisi için yeterli¸ kendisini âfiyette kılıcı veya koruyucu olarak düşünmemelidir.


İmam Gazalî (ö. 505/1111) ise aşkın Nebevî rûha ulaşmada katedilen tevekkül evrelerini şu şekilde sıralamaktadır:


1. Tevekkülün en alt aşaması¸ kendi kendine yeter bir kişilik yanılgısıdır: Kişi¸ Allah'ı¸ güvenilir¸ nâzik ve sözünde duran bir avukat gibi görür; işlerini ona havale eder.


2. Tevekkülün bir sonraki aşamasını tanımlamak için Gazali¸ psikolojik köklerini de açıklamak amacıyla çocuğun annesiyle ilişkisi analojisini kullanır: Kişi sadece annesini tanıyan ve ne zaman bir tehlikeyle karşılaşsa ondan destek alan küçük bir çocuk gibidir.


3. Tevekkülün son ve en yüksek mertebesi insânî gelişim çemberinin iki ucunu temsil eden bebek ve ceset analojisi üzerine kurulur. "Allah'ın huzûrunda ölü yıkayıcının elindeki ölü gibi ol". Nerede olursa olsun annesinin gelip onu bulacağını bilen çocuk gibidir. Annesinin memesini emmek istemese de annesi onu emzirecektir. Böylesi biri Allah'ın rahmet ve inâyetine güvendikçe isteklerinden vazgeçer ve istemediğinde istediğinden fazlasını alacağını bilir. Bu ifadelendirmede her türlü isteğin aslında bir sevgi isteği olduğu îmâsı vardır.[10]


Tevekkülün en yüksek aşamasına ulaşan sûfî¸ algıladığı bütün gerçekleri sorgular¸ çünkü böylesi bir gerçeğe dayanmak Allah'tan yüz çevirmektir. Allah ile kurulan bu kuvvetli nisbet¸ ancak Allah'ı gözlenemeyen¸ adlandırılamayan veya sorgulanamayan bir öteki olarak bilmekle mümkündür. Allah erişilmez bir maksûddur ve sûfî arzusunun erişilmezliğini¸ nihâyetsizliğini hep göz önünde tutar.[11]


Câhidî Ahmed Efendi (ö.1070/1660) de tevekkülü şu üç mertebede açıklamaktadır:


Birinci mertebe; Cenâb-ı Hakk'a tevekkül etmektir. Bu mertebede kişi¸ mutlaka sebeplere sarılarak tevekkülünü yapmalıdır. Zira avâm için sebepler önemlidir.


İkinci mertebe; insanlardan ümit kesip sırf Allah'a dayanmaktır. Bu mertebede kişinin sebeplere sarılmasına gerek yoktur.


Üçüncü mertebe; tevekkülünü görmemektir. Kişinin Allah'ı Rab¸ kendini de kul olarak görmesi ve her şeyi Allah'a havâle etmesidir.[12]


Dikkat edilirse¸ ikinci ve üçüncü mertebelerde¸ sâlikin tevekkülünün daha farklı olması gerektiğini söylenmektedir. Bu mertebelerde¸ insanlardan ümidini tamamen kesilmeli¸ maddî sebeplere sarılmalar bırakılarak sırf Allah'a tevekkül edilmelidir. Hatta mü'min kendi tevekkülünü bile aşmalı ve onun da farkında olmamalıdır. Esasen tevekkül¸ bir şuur hâlinin meydana gelmesidir. Ancak bu şuur hâli¸ fiilin yerine aslâ geçmemelidir. Kul¸ yapması gerekeni mutlakâ yapmalıdır. Çünkü tevekkülde fiil ve amel inkậrı yoktur. Aksine¸ sınırsız bir kuvvetten beslendiği inancı¸ kulu fiili terk etmeye değil¸ fiilde kararlı ve gayretli olmaya sevk eder. Böyle bir şuur¸ insanı ciddi anlamda bir zenginliğe ve atılım gücüne ulaştırır.


Tevekkülün Mârifetullahla Orantılı Bulunması


Hakk'a tevekkül kişinin irfanı kadardır. Kul ne kadar mârifete sahipse o düzeyde tevekkül sahibi olur. Cenậb-ı Hakk'ı gereğince bilen ve mârifeti tam olan kulun tevekkülü de tam olur. Tevekkülü tam olan kişi ise¸ işlerini havâle ettiği Allah'ı görürken kendini kaybeder ve ken­di tevekkülünün farkında bile olmaz. Tevekkülü zedeleyen her şey nefisten kaynaklanır. Tevekkülü eksik olan kişilerde nefsậnî duygular kabarmaya başlar. Tam bir tevekkül hâli ile kişi¸ nefsin tesir halkasından kurtulmuş olur.


Kifâyet ve İnâyet Tevekkülü


Kelâbâzî bir başka yerde tevekkülü "kifâyet tevekkülü" ve "inâyet tevekkülü" olmak üzere iki kısımda ele alır. "Tevekkül hâriç¸ her makâmın bir yüzü bir de arkası yardır. Yani her makâm artar ve eksilir¸ ileri ve geri gider. Tevekkülün yüzü vardır¸ fakat geriye dönüşü yoktur." diyen Sehl b. Abdullah'ın bu sözünü Kelâbâzî şöyle yorumlar: "Sehl bu sözü ile kifâyet tevekkülünü değil¸ inâyet tevekkülünü kastetmiştir. Bu ise tevekkül için karşılık beklememek mânâsına gelir." İnâyet tevekkülü Allah'la kul arasında bir sırdır. Yani bu aşamada tevekkül¸ tevekkülü terk etmektir. Bu ise mevcut olmadan evvel insana karşı Allah nasıl ise şimdi de onlara karşı öyle olmasıdır. Yaratılmadan evvel kulun Mevlâ'sına rızk meselesinde tevekkül etmesi söz konusu değildi. Kulun şimdi de o du­rumda bulunması hâline tevekkül denir. İnâyet tevekkülünde Allah'a tevekkül etmek için rızkın garanti edilmesi gibi bir karşılık beklenmez. Bu aşamada tevekküle sahip insanlar¸ rızkları garanti edilmese bile Allah'a güvenirler¸ itimat edilecek başka bir varlık tanımazlar.


Tevekkül-Teslîm-Tefvîz


Tevekkül¸ teslîm ve tefvîz olmak üzere tevekkülün üç merhalesi vardır. Mütevekkil¸ Rabbinin va'diyle huzûr bulur. Teslîm sahibi olan¸ onun ilmiyle iktifâ eder. Tefvîz sahibi de O'nun hükmüne râzı olur. Tevekkülün başlangıç¸ teslîmin orta¸ tefvîzin de nihâyet olduğu söylenmiştir. Aynı şekilde sûfîler¸ tevekkülü her mü'minin¸ teslîmi evliyânın¸ tefvîzi de muvahhid mü'minin sıfatı olarak görmüşlerdir. Bir başka betimlemeye göre¸ tevekkül avâmmın¸ teslîm havassın¸ tefvîz havâssü'l-havâssın sıfatıdır. Bir başka tasnîfe göre ise tevekkül bütün enbiyânın¸ teslîm İbrahim'in (a.s.)¸ tefvîz ise Hz. Peygamber (s.a.v.)'in sıfatıdır. Ebû Ali Dekkâk ise tevekkül sahibinin Allah'ın va'dine güvenip huzûr bulduğundan¸ teslîm sahibinin hâlini bildiğine kânî olduğu Allah'ın ilmi ile iktifâ ettiğinden¸ tefvîz sahibinin ise Allah'ın hükmüne rızâ gösterdiğinden bahsetmektedir.


 


 






[1] El-Isfehânî¸ Ebû Nuaym Ahmed bin Abdillah¸ Hilyetü'l-Evliya ve Tabakatü'l-Asfiya¸ Daru'l-Kutubu'l-İlmiyye¸ Beyrut 1996:XI/882.



[2] Es-Serrâc¸ Ebu Nasr et-Tusî¸ El-Luma'¸ tahk.: Abdulhalim Mahmut ve Abdulbaki Surur¸ Daru'l-Kutubu'l-Hadise¸Kahire  1960:78-79.



[3] 65/Talâk¸ 3.



[4] 14/İbrâhîm¸ 11.



[5] 60/Mümtehine¸ 4.



[6] Eraydın¸ Selçuk¸ Tasavvuf ve Tarikatlar¸  M. Ü. İlahiayat Fakültesi Vakfı Yayınları¸1994:167.



[7] El-Kuşeyrî¸ Ebü'l-Kasım Abdulkerim¸ Er-Risaletü'l-Kuşeyriyye fi İlmi't-Tasavvuf¸ haz.: Ma'ruf Zerrik ve Ali Abdulhamid Baltacı¸ Darü'-Hayr¸ Beyrut 1993:163.



[8] Schimmel¸ Annemarie¸ Tasavvufun Boyutları¸ çev.: Ende Güral¸ Ankara1999:127.



[9] Tirmizî¸ Zühd¸ 2317¸2318; İbnu Mace¸ Fiten¸ 3976¸ İmam Malik¸ Muvatta¸ Güzel Ahlak¸ 3.



[10] İmam Gazali¸ İhya Ulumi'd-Din¸ Daru'l Cil¸ Beyrut 1992:VI/137-138.



[11] Ewing¸ "Özne¸ Arzu ve Farkına Varış"¸ 2000:179-180.



[12] Câhidî¸ Süleymaniye Kütüphanesi¸ İbrahim Efendi Bölümü¸ no: 350¸ vr. 113b.

Sayfayı Paylaş