ADÂLETLE HÜKMEDEN, ADÂLETLE PAYLAŞTIRAN: EL-MUKSİT

Somuncu Baba

Mîzânın dengesi bozulduğu zaman¸ hayatın her alanında işlevsel olması beklenen adâlet terâzisi fonksiyonunu yitirir. Bunun akabinde toplumda her türlü haksızlık ve zulüm normal hayatın bir parçası haline gelir. Bundan da toplumun bütün fertleri zarar görür.

El-Muksit¸ Arapçada  "âdil olmak" anlamındaki "kıst" kökünden türemiş¸ Yüce Allah'ın en güzel isimlerinden biri olup¸ "adâletle hükmeden¸ âdil" mânâsına gelir. Her ne kadar Kur'an-ı Kerim'de el-muksit¸ Allah'a nisbet edilmese de "kıst" ve "iktisat" kavramları O'na izafe edilmektedir.[1]


Kıst¸ merhametle verilen ve adâletle paylaştırılan hisse demektir. Bu anlamda Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyrulur: "Allah¸ iman edip sâlih amel işleyenleri adâletle mükâfatlandırır."[2] Bir başka âyette de¸ "Tartıyı adâletle yapın¸ terâziyi eksik tartmayın."[3] buyrulur.


Âdil Olarak Paylaştıran


Aynı kökten gelen el-iktisât ise¸ başkalarına¸ âdil olarak paylaştırılan payını ve hissesini vermektir. Bu ise¸ alış-verişte adâlettir. Buna insaf da denilir. Bundan dolayı adam¸ zâlim¸ haksız¸ adâletsiz ve zorba bir biçimde davrandığında¸ "Hak yoldan saptı." anlamında "kaseta'r-racülü" denilmiştir.[4] Kur'an'da da bu kullanım vardır: "Hak yoldan sapanlara gelince onlar cehenneme odun olmuşlardır."[5] Bu sebeple Yüce Allah¸ inananlardan iki grup savaştıkları zaman mü'minlere aralarını bulmayı emrettiği ve bu iki gruptan birisi haddi aştığında aralarını düzeltmede takip etmeleri gereken yöntemi anlatırken şu uyarıda bulunmuştur: "Aralarını adâletle bulun¸ adâletli davranın çünkü Allah adâletli davrananları sever."[6]  Nitekim bir rivâyette Hz. Peygamber (s.a.v.)¸ mü'minlere¸ kardeşlerinin arasını düzeltme konusunda tavsiyelerde bulunmuştur.  Enes b. Mâlik (r.a.) naklediyor: "Bir gün Rasûlullah (s.a.v.) otururken¸ birden bire dişleri görünecek şekilde güldüğünü gördük. Bunun üzerine Hz. Ömer şöyle sordu: 'Anam babam hakkı için söyler misin?  Ey Allah'ın Elçisi! Seni güldüren şey nedir?' Hz. Peygamber (s.a.v.) şöyle cevap verdi: 'Ümmetimden iki kişi¸ izzet sahibi olan Yüce Allah'ın huzurunda diz çökmüşler¸ onlardan birisi şöyle diyor: 'Ya Rabbi! Kardeşimden benim hakkımı alıver.' Yüce Allah da (suçlanana)¸ 'Kardeşinin hakkını ver.' buyurur. O da¸ 'Ya Rabbi! İyiliklerimden (ona verecek) hiç bir şeyim kalmadı.' der.  (Suçlayan kimse)¸ 'Ya Rabbi! Öyleyse günahlarımdan bir kısmını yüklensin.' der.'  Bu esnada Allah'ın Elçisi Hz. Muhammed (s.a.v.)'ın gözleri yaşlarla dolar.  Sonra şöyle buyurur: 'Bu (kıyamet günü) gerçekten korkunç bir gündür. Öyle bir gün ki¸ insanlar günahlarından bir kısmının  (başkası tarafından) yüklenilmesine ihtiyaç duyacaklardır.' Sonra Allah Elçisi sözlerine şöyle devam etti: 'Aziz ve Celil olan Allah şikâyet sahibine şöyle diyecek: 'Başını kaldır ve cennet bahçelerine bak.' O¸ başını kaldıracak ve şöyle haykıracak: 'Ya Rabbi! Gümüşten şehir ve incilerle süslenmiş altından köşkler görüyorum. Bu hangi peygambere¸ hangi şehîde aittir?' Bu söz üzerine Yüce Allah¸ 'Bana bedelini verenindir.' buyuracak. Sonra o kimse¸ 'Peki¸ buna kim sahip olabilir Ya Rabbi!' diyecek. Bunun üzerine Yüce Allah¸ 'Ona sen sahip olabilirsin.' diyecek. Kul ise¸ 'Ya Rabbi! Ben buna nasıl sahip olabilirim?' dediğinde¸ kendisine¸ 'Kardeşini affetmekle.' denilecek. Bunun üzerine kişi¸ 'Öyleyse Ya Rabbi¸ kardeşimi affettim gitti!' diyecektir. Bu söz üzerine Yüce Allah¸ 'Kardeşinin elinden tut ve onu cennete koy.' buyuracaktır.' Sonra Rasûlullah (s.a.v.)  şöyle buyurdu:


"Allah'tan korkun! Aranızdaki münâsebeti düzeltin. Şüphesiz Allah¸ kıyamet gününde¸ mü'minlerin arasını düzeltir."[7] Bu rivâyette de görüldüğü gibi¸ her hak sahibi âhirette hakkını alacaktır. Mü'min¸ bu dünyada haksızlık yapmazsa¸ âhirette bu korkunç durumlar başına gelmeyecektir.


Terâzinin İki Kefesini Eşit Tutmak


"Kıst" kelimesinin kök anlamı¸ birden fazla kişi arasında herhangi bir şeyi eşit bir biçimde paylaşmaktır. Nitekim aynı kökten gelen "kıstâs" terâzi¸ mîzân anlamına gelir. Mîzân ise¸ herhangi maddî bir şeyin terâzinin iki kefesinde eşit bir şekilde tartılıp bölüştürülmesi olayıdır. Mîzân tıpkı adâlet gibi¸ eşitleme¸ orta yolda olma¸ sağa sola sapmama anlamlarındadır. Bu konu ile ilgili olarak Yüce Allah şöyle buyurmuştur: "Ölçtüğünüzde ölçmeyi tam yapın¸ doğru terâzi ile tartın.  Bu daha hayırlı¸ sonuç bakımından daha güzeldir."[8]


Yüce Allah¸ her konuda kullarının adâlete riâyet etmesini emretmiştir. O'nun sevgisi¸ rızâsı ve muhabbeti her konuda adâlet üzere yaşayanlaradır. Bir Müslüman¸ kendisinden zulüm cinsinden bir şey yapması istendiğinde şunu söylemelidir: "Rabbim adâleti emretti."[9] Adâlet¸ en üst bir değerdir. Bu sebeple Kur'an'da adâlet ahlâkı yerine göre ‘kıst' sözcüğüyle ifade edilir ve ‘kıst' sahipleri de övülür. Şu âyetlerde olduğu gibi:


"Onlar¸ yalanı çok dinleyen¸ haramı çok yiyenlerdir. Eğer sana gelirlerse ister aralarında hüküm ver¸ ister onlardan yüz çevir. Onlardan yüz çevirecek olursan sana asla hiçbir zarar veremezler. Eğer hükmedecek olursan aralarında adâletle hükmet. Çünkü Allah¸ âdil davrananları sever."[10]


"Allah sizi¸ din konusunda sizinle savaşmamış¸ sizi yurtlarınızdan da çıkarmamış kimselere iyilik etmekten¸ onlara âdil davranmaktan men etmez. Şüphesiz Allah¸ âdil davrananları sever."[11]


Hakkâniyete Riâyet Etmek


Yüce Allah¸ Müslümanlardan¸ göndermiş olduğu ilâhî buyruklarına uymalarını ve yaptıkları her işte ölçülü hareket etmelerini¸ yanlış yollara sapmamalarını istemiştir. Ancak toplumda adâlet sağlandığı takdirde¸ denge korunur. Mîzânın dengesi bozulduğu zaman¸ hayatın her alanında işlevsel olması beklenen adâlet terâzisi fonksiyonunu yitirir. Bunun akabinde toplumda her türlü haksızlık ve zulüm normal hayatın bir parçası haline gelir. Bundan da toplumun bütün fertleri zarar görür.


 Çare yeniden Allah'ın Kitâb'ına ve şaşmaz Mîzân'ına dönmektir. Bir Müslüman Yüce Allah'ın el-Muksıt isminden hisse almalıdır. Kendisi de bunu ahlak haline getirmelidir. Nitekim İmam Mâtürîdî dünya-âhiret dengesi açısından Yüce Allah'ın el-Muksit ismini şöyle yorumlar: "Allah¸ dünya hayatında hiçbir ayırım yapmadan kendisine dost ve düşman olan kimseleri rızıklandırmış ve insanların fizik yapılarına dost ya da düşman olduklarına dair herhangi bir alâmet¸ işâret koymamıştır. Ancak âhirette ise¸ el-Muksit isminin tecellîsi olarak dostlarını envâî türde nimetleriyle lutfundan ödüllendirirken düşmanlarını da bundan mahrum bırakacaktır. Bununla da kalmayacak¸  her birinin fizik yapısına¸ kendisine dost ya da düşman olduğuna dair bir alâmet bir belirti koyacaktır."[12]


Yüce Allah âdildir¸ kullarının da âdil olmasını ister.  Bu dünyada adâlete ve hakkâniyete riâyet edenler¸ âhirette fazlası ile karşılığını göreceklerdir.  Yaşadığımız dünyanın en kadim sorunları arasında maalesef hâlâ adâletsizlikler görülmektedir. Özellikle uluslararası ilişkilerde siyâsetten ekonomiye varıncaya kadar mîzânın iki kefesi denk olarak çalışmamaktadır. Bunda birçok faktör rol oynamaktadır. Bu sebeple hayatın bütün alanlarında din¸ cinsiyet¸ ırk¸ fakirlik zenginlik ayrımı yapılmadan sosyal adâlet hayatın merkezine konulmalıdır. Küresel ölçekte adâlet tam olarak tecellî ettirilmediği sürece¸ dünyada acılar ve kargaşalar bitmeyecektir. Adâleti sağlamada önemli olan sadece uluslararası kurumlar ihdâs etmek değil¸ ihdâs edilen bu kurumlar kanalıyla adâleti tam olarak dağıtabilmektir¸ esas.


 Şunu da unutmayalım ki¸ tevhîd olmadan bütün bir yeryüzünde tam olarak adâleti dağıtmak da mümkün değildir. Bu konuda mü'minler sorumluluklarını hatırlamalı¸ kendileri âdil oldukları gibi başkalarına da âdil davranmalıdırlar. İşte o zaman mazlûmların¸ mağdûrların olmadığı herkesin hayatından memnun olduğu hakça bir düzen kurulacaktır. Allah'ın şaşmaz terâzisi hayatiyetini uygulayıcılar elinde sürdürdüğü müddetçe¸ insanlık huzurlu ve mutlu bir hayat yaşayacaktır.


 


 






[1] El-İsfehani¸ Ragıb¸ el-Müfredat¸ İstanbul¸ 1986¸ s. 608.



[2] 10/Yûnus¸ 4.



[3] 55/Rahmân¸ 9.



[4] Bkz. el-İsfehani¸ a.g.e.¸ s. 608-609.



[5] 72/Cin¸ 15.



[6] 49/Hucurât¸ 9.



[7] Hâkim ve Beyhakî.



[8] 17/İsr⸠35.



[9] 7/A'râf¸ 29.



[10] 5/Mâide¸ 42.



[11] 60/Mümtehine¸ 8.



[12] Mâturîdî¸ Ebû Mansûr Muhammed¸ Te'viâatü'l-Kur'ân¸ tahk. Hatice Boynukalın¸ İstanbul¸ 2006¸ V¸ 13-14.

Sayfayı Paylaş