KAPALI ÇARŞILARDAN AVM'LERE

Somuncu Baba

"Selçuklu'da ve Osmanlı'da iki temel düzenlemeden oluşan

şehirlerde¸ ilkini halkın yerleşim alanları¸ ikincisini çarşıları

oluştururdu. İşte bu çarşıları¸ atalarımız hem halkı¸ hem

de esnafı korumak için bir arada düşünmüş ve bir ortak

şuur etrafında birleştirmiştir. Kanaati besleyen de buydu¸

bereketi besleyen de."


Yaşadığım şehirde kapalı çarşının hemen her hafta sonu ziyaretçisi olmaya özen gösteririm. Vaktim olmaz da bir hafta atlarsam¸ hafta içinde denk gelirse adeta o eksikliğimi telafi etmek için hiç olmazsa bir çarşının içinden geçerim. Bu çarşılardan hiçbir şey almasam da¸ gider¸ gezer ve geçmiş kültürün o büyülü dünyasını tahayyül ederim.


Bakarsınız bir gün bana¸ bir sarıklı yaşla amca bana baharat çeşitlerini anlatır¸ bir palabıyıklı genç bıçaklarını satmaya çalışır¸ bir orta yaşlı Hint'ten¸ Çin'den getirttiği ipekli kumaşları döker önüme¸ renklerin cümbüşüyle ruhumu yıkar. Bir başka gün¸ bakır eşya imal edenlerin arasında bir abdest ibriği ararım. Demircilere gider dövme kapı tokmaklarına bakarım. Bezircilerde yağın çıkarılışını seyre­derim. Bir daha sonra ki gün¸ aktarlarda tabiat eczanesinin o sihirli ilaçlarından ihtiyacım olanları paket yaptırırım. Kumaşçılar¸ kar gibi beyaz ve berrak bezlerini sererler önüme. Bir tatil günü yanıma bir arkadaşımı alarak antikacılarda kristalin¸ tuncun¸ taşın ruhumu ısıtan süslenmiş¸ bezenmiş halleriyle bir eski zaman tablosunu seyrederim. Beni en çok çeken¸ karşılarında dakikalarca utangaç bir edayla durmama sebep olanlar ise ince telekten yapılmış divitiyle okkasına batırıp sülüsten Mushaf-ı Şerifi istinsah eden ya da kûfi'den bir naat nakşeden müstensihlerdir. Nakkaşların tabloları da aynı heyecanla yıkar duygularımı. Baktığım her tabloyu gönül duvarımın bir tarafına asarım… Bazen bir hasır iskemleye oturur enfiye çekerim¸ bazen bir tahta sandalyeye oturarak bir köşede nargile fokurdatırım.


Bu çarşılara mazimin bu ihtişamlı renkliliğiyle bugün bakmak belki mümkün değil. Ancak unutmayalım ki¸ bizde ilk şehirler bu çarşılarla hayat bulmuş¸ asırlarca da bu çarşılarla kim­liğini ifadeye çalışmış. Burada 800 dükkânı aşan bu çarşının yıkık halinden onarım sonrasındaki durumuna kadar son elli yıllık macerasına şahidim. Cumhuriyetin yoz zihniyetli bir kısım yöneti­cileri tarihe düşmanlığını burada da göstermiş ve Kayseri'deki bu muhteşem kapalı çarşının üzeri o basiretsiz kırılası eller tarafından yıktırılarak burası adeta harabeye döndürülmüştü. Yıkık halinde iken çarşıda gezmeniz mümkün değildi. Yağmur ve kar baskısı¸ bunların oluşturduğu su ve bu suyun kirlettiği dar sokakları birer lanetli labirentler gibiydi. Şükür tamir edildi ve bu müstesna eser kurtarıldı.


İtiraf edeyim¸ böyle bir tahribatın ürküttüğü duygularımı İstanbul ve Bursa'daki çarşılar yenilediler. Oralarda kapalı çarşı kültürünün Osmanlı medeniyetinin şehirleşme olgusuna kazan­dırdığı dinamizmi ifade ediyordu. Bu çarşılar birbiriyle bütünlük içerisinde önce bir güvenlik adası halinde düşünülmüş. Buralarda hırsızlık¸ gasp¸ soygun gibi hadiselerin gerçekleşmesi oldukça zordur. Çünkü biri diğerine neredeyse koruma duvarı görevi görüyor. Çarşılar birer açık vitrin gibidir. Çarşıya girdiğiniz zaman her şey gözünüzün önünde oluyor. Sorarak aramaya gerek yok. Rekabet unsuru buralarda neredeyse yok denecek durumdadır. Çünkü bir maldan sıralanmış dükkânların çoğunda bulmanız mümkün¸ bunun için de aynı malı bir diğerinin farklı satması mümkün değildir. Birkaç defa Bursa'ya gittim¸ hep bu çarşıları gezdim. Sıkça İstanbul'a gittim alış-veriş mekânı olarak kapalı çarşıyı tercih ettim. Hacca gittiğimde Mekke ve Medine'de de aynı şekilde kapalı çarşıların huzur dolu ortamında rahat bir nefes alabildim. Sanki İstanbul'un Mısır Çarşısı buraya taşınmıştı. Sanki Bursa'nın kapalı çarşısı bir el tarafından alınıp buraya getirilmişti. Aynı renkler¸ aynı kokular¸ aynı huzur¸ aynı tevazu…


Osmanlı'nın “Suk-i Sultanî” dediği bu çarşılar her şehirde¸ o şehrin yaslandığı tarihinin dilidir. Osmanlı ilk modelini Bursa'da oluşturmuş¸ devamını ve devamlılığını da bütün coğrafyasına yaymıştır. Çarşı kültürünün esasını ortaya koyan padişah ferman­larından öğreniyoruz ki¸ bu çarşılarda¸ loncalar¸ lonca içi ve loncalar arası ilişkiler¸ yiğitbaşı¸ kethüda ve şeyhler bu çarşıların dirlik ve düzenini temin ediyorlardı. Ahi geleneğinin sistemleştirdiği bu uygulamalarda¸ çarşı esnafının kendi arasındaki teşkilatlanması¸ bugünün yağmacı zihniyetini temsil eden reklam dürtüsüne dayanmıyor¸ koruma anlayışından besleniyordu. Sabahleyin gelen ikinci müşterisine; “Bu sabah ben siftahımı yaptım¸ sen alışverişini yanımdaki komşudan yap.” diyen deruni anlayış ve cömertlik bu kültürün mahiyetini çok iyi ifade eder.


Sanırız bu mirasın farkına varan iş adamları modern ticaret anlayışındaki arayışlarında AVM dediğimiz “Alış-Veriş Merkezleri” uygulamasına geçtiler. Bu¸ bizim ticarî hayatta¸ çağdaş şehir kültürüne kazandırdığımız çok önemli bir projedir. Adeta tarihî kapalı çarşılarımız ihya edilerek geleneğin nefesi modern çarşılara taşınmaktadır. Şimdi büyük şehirlerin hemen hepsinde¸ Osmanlı çarşıları gibi yatay değil¸ dikey olarak AVM'ler yükselmektedir. Gezdiğim bu yeni modellerde de kethüda yerine “idare müdürü”¸ yiğitbaşı yerine “koruma görevlisi” lonca yerine “meslek grupları” iç düzenlemeyi sağlamaktadır. Bunlarda tarihin kokusunu ve rengini belki bulamazsınız¸ ama tarihin gölgesini görmeniz mümkündür. Bizim Ahi geleneğimizin çağdaşlaşmış şekli olan bu alış-veriş merkezlerini bize göre hale getirmenin yolu yok mudur? Vardır elbette¸ yeni ticarî sistemin en büyük açmazı¸ geçmişini bilmemesidir¸ geçmiş ticaret kültürünü bilmemesidir. Türkiye İpek Yolu'nun üzerinde olmasına¸ dünya ticaretinin ana arterlerine sahip bulunmasına rağmen¸ bu zenginliğin farkında olmadı¸ olamadı. Meslek kuruluşlarımızın bu yönde ciddi bir çabasını göremedik. Hadi geçmişi diriltmesinler¸ ama geçmişin günümüze taşınacak tecrübesinden¸ birikiminden faydalansınlar. Her yıl sembolik olarak Ahi geleneğini yaşatma törenleri düzenlemekle ticaretin ferdî ve sosyal boyutunu kavramamıza tarihten malzeme taşıyamayız.


Selçuklu'da ve Osmanlı'da iki temel düzenlemeden oluşan şehirlerde¸ ilkini halkın yerleşim alanları¸ ikincisini çarşıları oluştururdu. İşte bu çarşıları¸ atalarımız hem halkı¸ hem de esnafı korumak için bir arada düşünmüş ve bir ortak şuur etrafında birleştirmiştir. Kanaati besleyen de buydu¸ bereketi besleyen de.


Kazancı helal hale getiren de buydu¸ alışverişte aldatma tehlikesini ortadan kaldıran da. Bugünün çok katlı¸ oldukça lüks ve maalesef yabancı ülkelerin mallarıyla işgale uğramış Alış-Veriş Merkezleri bu geleneğe talip olacaklar mıdır? Sanırız hayır! Çünkü bu çarşıların üzerinde geçmişin gölgesi olsa da ruhu yoktur.

Sayfayı Paylaş