DİN VE VATAN İÇİN CAN VERENLER

Somuncu Baba

"Komutanı mecbur kaldı ve hayatının en zor

görevlerinden birisini üstlendi. Ali Çavuş¸ yere düşen

eline ve kanlar içindeki koluna bir süre bakakaldı.

Neden sonra kendine geldi ve gayri ihtiyarı dilinden

şu kutsal söz döküldü: "Memleket sağ olsun

komutanım! Feda olsun!"

Çanakkale'den İstiklal Savaşı'na uzanan süreçte nice anaların ciğerparesi nice "kınalı kuzular"¸ nice "koç yiğitler"¸ dinimize¸ vatanımıza ve bilcümle mukaddesatımıza yönelik taarruzları durdurmak ve bizlere hür bir vatanda hür bir gelecek bahşedebilmek için canlarını "kurban" edebilme hasbiliğinden zerrece çekinmediler. Mübarek Kurban Bayramı münasebetiyle¸ sizlere tarihimizden çok farklı birkaç "kurban öyküsü" arz edeceğim. Bu kurbanları farklı kılan¸ "mukaddesat kurbanı" olmalarıdır.


 


Bir Ananın ‘Kınalı Kurbanı'


Bıyığı henüz terlemiş¸ "vatana adanmış" yağız Anadolu delikanlılarından biri de Kınalı Hasan idi. Yüzbaşı Sırrı Bey¸ bir ikindi vakti yeni gelen eratı teftiş ederken Hasan'ın saçının bir tarafının kınalanmış olduğunu görür ve takılır: "Hiç erkek kınalanır mı?" Hasan¸ sebebini bilmediğini söyleyerek mahcup bir edayla şöyle der: "Buraya gelmeden evvel¸ anam kınalamıştı komutanım." "Kınalı Hasan" komutanının isteği üzerine hemen anasına kısa bir mektup yazar ve kına yakmasının sebebini sorar: "Anacığım¸ kardeşlerimi askere gönderirken başlarına kına yakma mahcup oldum. Zabit Efendi bana sordu cevap veremedim. Niye benim saçımı kınaladın? Kardeşlerim de cevap veremeyip mahcup olmasınlar. Oğlun Hasan…" 


Bir müddet sonra beklenen cevabî mektup anadan gelir. Bakın¸ elleri öpülesi bu mübarek Anadolu kadını hangi kurban olunası sebeple yavrusunu kınalamış: "Ey gözümün nuru Hasan'ım! Sen bu ailenin seçilmiş bir kurbanısın. Hasan'ım¸ söyle Zabit Efendiye¸ bizim köyde kurbanlık ayrılan koyunlar kınalanır. Ben de seni evlatlarımın arasından vatana kurban adadım. Onun için saçın kınalanmıştır. Allah¸ seni İsmail Peygamberin yolundan ayırmasın! Seni melekler şimdiden rahmetle anacaktır. Gözlerinden öperim."


Kınalı Hasan da İsmail Peygamberin izinden gitmiş ve o alnından öpülesi "kınalı başını" Allah yolunda kurban etmişti. Onu köy mezarlığına gömecekleri sırada Yedek Subay Mehmet Efendi¸ üzerinde anasının mektubunu ve kendisinin şu ibret ve duygu dolu şiirini bulacaktı:


Anam yakmış kınayı adak diye¸


Ben de vatan için kurban doğmuşum.


Anamdan Allah'a son bir hediye¸


Kumandanım ben İsmail doğmuşum…


 


Koç Yiğidim Vatana Kurban Olsun!


Kocası¸ Çanakkale'de şehit düşen Balıkesirli Adile Teyze¸ 17 yaşındaki tek "koç yiğidi" Hasan ile yapayalnız kalmıştı. Hasan¸ bir dükkânda çalışıyor ve geçinip gidiyorlardı. Bir gün Balıkesir'de yine davullar dövülüyor; yine askere gönüllü toplanıyordu. Askerlik şubesinin önü kalabalıktı ve davullar¸ zurnalar durmadan çalıyordu. Hasan da dükkânı kapayıp¸ askerlik şubesi önünde sıraya girmişti.


Balıkesir'de (aslında bütün Anadolu'da) bir âdet vardı: Davullar önde¸ gönüllüler sancağın arkasında sokak sokak dolaşırken tanıdıklarıyla¸ akrabalarıyla ve aileleriyle helâlleşir¸ dualarını alır¸ öyle giderlerdi cepheye. Adile Teyze de kapıya çıkmış¸ oğlu Hasan'dan habersiz gönüllülerin gelmesini beklemeye koyulmuştu. Birden en önde gülümseyerek kendine bakan bir askere takıldı gözleri. Tek yavrusu Hasan'ıydı bu.


– Yavrum¸ gözümün nuru Hasan'ım! Hayrola?


– Ana ben Çanakkale'ye gidiyorum babamın yanına. Helâlleşmeye geldim.


– Yavrum¸ aslanım. Sütüm sana helâl olsun. Uykusuz gecelerim helâl olsun. Analık hakkım helâl olsun. Ama Çanakkale'de düşmana sırtını dönersen¸ babanı utandırırsan haram olsun!


Adile Teyze feryat eder:


– Komşular kına yetiştirin. Koç yiğidimi vatanıma kurban gönderiyorum!


Adet olduğu gibi kına hemen getirilir ve yakılır. Adile Teyze içeri girer¸ sandığı açar ve duvağını çıkarıp getirir:


– Yavrum¸ bu duvağı yüzümden baban almıştı. Çanakkale'ye git¸ babanın mezarını bul ve bunu üzerine ört. 


– Olur ana¸ der ve duvağı sarık gibi fesine dolar.


Eller öpülür¸ sarılıp kucaklaşırlar¸ ağlaşırlar ve arkasından sular dökülerek uğurlanırlar. Gidenler¸ sokağın ucundan marş söyleye söyleye kaybolurlar. Sonrasını emekli bir postacı şöyle anlatır:


"Aradan on beş gün¸ bir ay geçmeden eve bir kırmızı mektup daha getirdim. Adile Teyze elimde mektubu görür görmez: ‘Anladım postacı¸ anladım. Ne olur sen oku; ana yüreğidir dayanmaz¸ sen oku.' dedi. Mektup¸ ‘Anne' diye başlıyordu: ‘Anne¸ ben oğlunun bölük komutanıyım. Babasının mezarını bulmak maalesef mümkün olmadı. Biz şehitleri toplu gömeriz. Ama vasiyet etmişti; duvağını oğlunun üzerine örttüm!' Birden bir feryat duydum: ‘Elhamdülillah¸ Elhamdülillah! Oğlumuz bizi utandırmadı!"


 


Memleketime Canım Feda Olsun!


Gelibolu yamaçlarında verilen kutlu mücadelede¸ ilahî rızayı kazanarak şahadet beratını almayı hak eden¸ ecdadın "Gökten inerek pak alnını öptüğü" Anadolu'nun yiğit evlatlarından bir başkası da Ali Çavuş'tu.


Yağız Anadolu yiğitlerinin cephede şahlandığı¸ ateşle korkusuzca dans ettiği kan ve barut kokulu sıradan bir savaş günüydü. Bir ara Ali Çavuş¸ komutanıyla göz göze geldi. Yüzü sapsarı kesilmişti. Derin bir ıstırap içerisinde kıvranıyordu. Sol kolu¸ bileğinin dört parmak yukarısından kopmak üzereydi. Elini sadece bir deri parçası tutuyordu. Öteki elindeki çakıyı komutanına uzatarak dişlerini sıktı ve büyük bir acı içerisinde¸ tarihin vicdanını kanatan ve hafızalara kazınan o müthiş sözü söyledi: "Şunu kesiver komutanım!"


Komutanı mecbur kaldı ve hayatının en zor görevlerinden birisini üstlendi. Ali Çavuş¸ yere düşen eline ve kanlar içindeki koluna bir süre bakakaldı. Neden sonra kendine geldi ve gayri ihtiyarı dilinden şu kutsal söz döküldü: "Memleket sağ olsun komutanım! Feda olsun!"


Mücadelesine bıraktığı yerden devam eden Ali Çavuş¸ bir müddet sonra memleketi ve mukaddesatı uğrunda canını da feda etti. Kutsallarını korumaya kanı ve canı yetmeyince¸ ölümsüz bir bedene bürünmeyi tercih etti. O şimdi ebedî istirahatında Son Kale'nin manevî bekçiliğini yapmakta ve ruhuna bir Fatiha beklemekte…


 


Vatan'la Evlenmeye Ahdeden Teğmen


Bir milletin din ve vatan aşkıyla şahlandığında olmazı olur yapacağının en sağlam delillerinden biri de Antepli Teğmen Mustafa Yavuz'dur. Teğmen Mustafa¸ Antep Müdafaası sırasında Özdemir Bey komutasında tertip edilen Yıldırım Taburu'nda 3. Bölük Komutanıydı. Antep Harbi'nin devam ettiği günlerde şehir halkı; "Gençlerimiz her dakika ölümle karşı karşıya¸ şehitlik şerbetini içmeden dünya gözüyle muratlarına ersinler." gerekçesiyle gençleri evlendiriyordu. Mustafa Yavuz Efendi'nin ailesi de sık sık ona evlenmesi yönünde baskıda bulunuyordu. Ancak bu teklifleri her defasında nazikçe geri çevirmiş ve emsalsiz bir çerçevelik söze imza atmıştı: "Ben vatan toprağıyla evliyim! Bu toprağın namusunu korumakla görevliyim. Onu kurtarmadan evlenmem! Savaştan sonra sağ kalırsam o zaman huzur içinde evlenirim."


Teğmen Yavuz¸ 30-31 Aralık 1920'deki Birinci Huruç Hareketi esnasında Çıksorut Tepesinde bölüğünün önünde hücuma kalkarken kahramanca şehitliğe yürüdü. Silah arkadaşlarından Zeynel Şahbaz'ın naklettiğine göre şehit düşmeden önce bulunduğu yerden ayağa kalkmış ve elinde tabancası olduğu halde siperden fırlamıştı. Arkasından da askerleri "Allah Allah" nidalarıyla adeta siperleriyle birlikte şahlanmıştı. Hücuma kalkan askerlerine söylediği şu haykırış¸ ebedlere kadar hafızlarımızın en mutena bir köşesinde yankılanmaya devam edecek muhteşemlikteydi: "Haydi arkadaşlar! Analarımız bizi bu günler için doğurdu. Aslanlar gibi atılacağız. Din için¸ millet için¸ Allah için hücum!" 10-12 adım atar atmaz¸ düşman hattından gelen kurşunlara hedef oldu. O dağ gibi babayiğit¸ şehitliğe yürürken bile ağzından şu sözler dökülüyordu: "Aman arkadaşlar¸ ben vuruldum! Siz koşun durmayın!"

Sayfayı Paylaş