MÜ'MİNLERİ YAFTALAMAKTAN KAÇINMAK

Somuncu Baba

"Bazı insanlar söylemlerine fazla dikkat
etmemektedir. Sadece kendilerinin dediğinin doğru
olduğunu iddia etmekte¸ geleneği ayaklar altına alır
şekilde çok ağır konuşmalar yapmaktadırlar."

Allah her hangi bir insanın kendi katında nasıl bir konumda olduğu bilgisini hiç kimseye vermemiştir. Dolayısıyla kimin Yüce Rabbimiz nezdinde muteber¸ kimin de makbûl olmayan bir kişi olduğunu bilen yoktur. Bu bilgiye sahip kul olmadığına göre¸ Allah adına konuşurcasına bir insanla ilgili değer hükmü vermek¸ Allah'ın kendi zâtına tahsis ettiği alana yani gayb sahasına girmek demektir. Hele de bir sıfatla yaftaladığımız kişi kendine göre bir takım delillere tutunarak konuşuyorsa onunla ilgili suçlayıcı sıfatlar takmak daha vahimdir. Oysa Rabbimiz¸ "Gaybın anahtarları Allah'ın katındadır. Onları ancak O bilir."[1] buyurmaktadır.


Nitekim günümüzde internette¸ kezâ bazı yazılı mevkûtelerde bir Müslümanın ağzına almaması gereken bir dilin bazı insanların konuşmalarına egemen olduğunu görmekteyiz. Birileri için "sapık"¸ "cehennemlik"¸ "mürted"¸ "müşrik"¸ "ehl-i sünnetin hasmı"¸ "fitneci"¸ "din düşmanı" gibi yaftalamaların çok rahat kullanıldığına şahit olmaktayız. Sanki âhiret meydanı kurulmuş¸ insanların hesapları görülmüş de herkese hak ettiği şekilde hitap etme safhasına geçilmiş.


 


Ölçülü Eleştiri


Bizim ölçülerimize göre kendimizi doğru ve haklı görebiliriz. Bu gayet tabii bir durumdur. Çünkü bildiğimize göre amel etmek ve inandığımız çizgi üzerinde yaşamak durumundayız. Ancak bizim gibi düşünmeyen insanın da kendisine göre aynı konumda olduğunu bilmemiz gerekir. O da kendince en doğru bildiği yolda yürümekte ve hatta bizim de onun gibi düşünmemizi ve yaşamamızı istemektedir.


Bizim bu söylediklerimizden farklı düşüncede olanları eleştirmeyelim sonucu çıkmaz. Elbette ki insan inandığının doğru olduğunu kabul ettiğinden başkalarının da kendisi gibi inanmasını bekler ve bunun için çaba gösterir. Bu ise yanlış düşündüğünü sandığı insanları eleştirme hakkını kendisine verir. Bu kabul edilebilir bir durumdur. Kaldı ki fikirlerin karşılıklı dile getirilmesi ve eleştiri olmasıyla İslâm ümmetinin fikir dünyası her zaman diri kalır ve bu durum düşünce üretimini körükler. Bunun sonucunda kazanan İslâm'ın kendisi olur. Böylece ümmet her dönemde çağa uygun bir dil geliştirerek İslâm'ın âhirete kadar devam etmesine çabasıyla katkı sağlamış olur.


Her şeyden önce şunu kabul etmek durumundayız: Herkes bizim gibi düşünmek durumunda değildir. Bunun yanında kimin ne niyet taşıdığını bilemeyiz. İnsanların gönüllerinde olanları sadece Allah bilir. Her şeyden önce insanların yapıp ettiklerine ve söylediklerine bakarken hüsn-i niyet beslemek durumundayız. Bize karşı ne kadar aykırı bir düşünceye sahip olursa olsun¸ ne kadar köşeli laflar ederse etsin ve insanların önünde dile getirilmemesi gereken meseleleri milletin aklını bulandıracak şekilde ne kadar konuşursa konuşsun¸ bu insanlara karşı bildiğimiz ve inandığımız doğruları savunacağız¸ lâkin bunu İslâm'ın bizlere öğrettiği edep sınırları içerisinde yerine getireceğiz. Sözün özü kavl-i leyyin kullanacağız.


Bizim doğru kabul ettiklerimize saldırılar yapılırken ve kanâatimize göre İslâm'ın temel dinamikleriyle oynanırken sessiz kalmamız elbette düşünülemez¸ ancak bunu izâle etmenin¸ çürütmenin bir yolu ve üslûbu olmalıdır. Unutmamak gerekir ki¸ çirkin üslûp ne karşıdakini iknâ etmemize yardımcı olur¸ ne de yanlış konuştuğunu düşündüğümüz insanın peşinden gidenlerin söylediklerimizden etkilenmesini sağlar. Tam tersine bu ifadeler kutuplaşmayı doğurur ve doğru düşündüğümüz şeyleri ifade ettiğimizde karşı tarafta bizi dinleyecek bir kulak bulamayız. Bu nedenle "güzel üslûbu" ne olursa olsun elden bırakmamak gerekir. Çünkü bir şeylere inanmış birini¸ hakâret ederek ve aşağılayarak kazanmak imkânsızdır. Rabbimizin Hz. Musa (a.s.) ile Hz. Harun (a.s.)'a Fir'avun karşısında tatlı dil kullanmalarını emretmesini hatırlayalım da ibret alalım.[2] Müslümana kötü ve ağır söz kullanmaktan sakındıran Allah Rasûlü'nün buyruğunu anımsayalım.[3]


Müslümana yakışan dışlayıcı bir lisana sahip olmamasıdır. Mü'min hangi şart ve ortamda olursa olsun kendisi gibi düşünmeyen kimseye karşı düşüncesinin yanlışlığını ortaya koymak için elinden gelen gayreti gösterir¸ ancak bunu yaparken kötü bir dil kullanmaz. Karşısındaki sonuçta Müslüman kardeşidir ve onu kazanmayı ihmal etmeden münakaşasını sürdürmelidir.


Yukarıda değindiğimiz gibi¸ günümüzde bu tatlı dilin neredeyse terk edildiğini görmekteyiz. Kendisi gibi düşünmeyenlerle ilgili en ağır ifadeler kullanılmakta ve farklı meşrepleri benimsemiş olanlar arasındaki açıklık kapanmak yerine iyice genişlemektedir. Çünkü oluşan husumetler nedeniyle mü'minler birbirlerine doğru adım atmak yerine nefretle uzaklaşmaktadırlar. Oysa Hz. Peygamber (s.a.v.) mü'minleri bir vücudun azalarına benzetmişti.[4]


Böylesi ifadeler kullandığımızda nasıl bir yanlışın içine düştüğümüzü anlamak için kendimizi ağır ifadeler kullandığımız kimsenin yerine koyalım. Son derece aykırı ve Müslümanların inanç dünyalarına zarar verici sözleri söyleyenin biz olduğumuzu farz edelim. Böylesi bir durumda¸ kendince bizim yanlışlarımızı hakâret ederek bize söyleyen insanı dinler miyiz? Elbette dinlemeyiz. Belki karşımızdaki hakîkati dile getiriyordur ve biz yanlıştayızdır; ancak kullandığı ağır dil nedeniyle ona karşı neredeyse sağır hale geliriz. Dolayısıyla karşımızdaki hatâ içerisindeyse onu yanlışından döndürmenin yolu hakaretler etmek ve neredeyse İslâm'ın dışına çıkaracak ifadeler kullanmak değildir. Kucaklayıcı bir dil kullanarak onun kardeşimiz olduğu gerçeğini unutmamamız gerekir. Ancak "yaşadığımız gerçek" arzuladığımız gibi değildir. Kullanılan dil mü'minleri birbirlerine yaklaştırmamaktadır. Yanlış ve nisbeten aykırı şeyler söyleyenlere karşı o kadar itici bir dil kullanılmaktadır ki¸ ümmetin vahdetine her zamankinden daha fazla ihtiyaç duyulan bir dönemde mü'minler birbirlerine yan gözle bakmaktadırlar.


Burada kitlelere önderlik yapan güzel insanlara büyük görev düşmektedir. Kendileriyle birlikte hareket edenlere başkalarının yanlış düşüncelerini elbette aktarmak ve dostlarını uyarmak durumundadırlar¸ ancak bunu yaparken kelimeleri seçerek konuşmalıdırlar. Bahsini ettiğimiz kişileri sevenlerinin karşısına düşman gibi dikmemelidirler.


Burada sözünü ettiğimiz olumsuzluğun oluşmasında iki unsur çok öne çıkmaktadır:


1- Bazı insanlar söylemlerine fazla dikkat etmemektedir. Sadece kendilerinin dediğinin doğru olduğunu iddia etmekte¸ geleneği ayaklar altına alır şekilde çok ağır konuşmalar yapmaktadırlar. Ölçüyü kaçırmakta ve dinin hassasiyetleri hususunda çok titiz olan inananları tahrik etmektedirler. Oysa yapılması gereken¸ ilim adabının da gerektirdiği şekilde ölçülü bir lisan kullanmak¸ saldırgan olmamak ve kendisini herkesten akıllı görmemek¸ gelenek düşmanlığı yapmamaktır. Çünkü bütün bir medeniyeti tahkir etmenin savunulacak bir yanı yoktur.


2- Geleneğe ve doğru kabul edilen yerleşik bilgilere karşı yeterince saygı göstermeyen insanlara karşı ölçüsüzce hiddetlenilmektedir. Sonuçta bir Müslüman olan karşıdaki insan için ağır ve hakaretâmiz ifadeler kullanılmaktadır. Haklı olunsa bile haksız konuma düşülmektedir.


Sonuç itibarıyla iki tablo da hatâlıdır. Çünkü her ikisinin duruşu da söylemi de mü'minlerin birlikteliklerine zarar vermekte¸ bölünüp parçalanmalarına neden olmaktadır. Ülkemizde son zamanlarda olup biten tam anlamıyla budur.


Bizim burada dile getirdiğimiz hususlar İslâm'a hizmet etme arzusunu dile getiren ve Allah korkusunu taşıdığının emarelerini gördüğümüz insanlarla ilgilidir. Ancak amaçları Allah'ın dinini tahfîf etmek ve insanların inançlarını sarsmak olan¸ dine düşmanlıkları mel'anet şeklinde ağızlarından salya gibi akan kimselere karşı takınılacak tavır elbette ki kardeş tavrı değildir. İslâm'ımıza düşmanlık yapana verilecek cevap aynı sertlikte hatta daha ağır olmalıdır ki¸ bu dine karşı takınılması gereken edebi öğrensinler. Çünkü biz mü'minler dinimizle alay edilmesine ve hafife alınmasına asla tahammül edemeyiz. Bütün bir dünyâ ve âhiret mutluluğumuzu bağladığımız en büyük kıymetimize her hâlükârda sımsıkı sahip çıkmak durumundayız. Kutsalımızın birilerinin dilinde eğlence amaçlı gevelenmesine sabredemeyiz. İnanmayacaklarsa inanmasınlar ama benim inanışıma saygılı olsunlar. Başka bir isteğimiz yoktur.


Bize bir uyarı olması niyazıyla rabbimizin kelamıyla mühürleyelim: "Muhammed Allah'ın elçisidir. Beraberinde bulunanlar da kâfirlere karşı çetin¸ kendi aralarında merhametlidirler. Onları rükûya varırken¸ secde ederken görürsün. Allah'tan lütuf ve rıza isterler. Onların nişanları yüzlerindeki secde izidir. İşte bu¸ onların Tevrat'ta ve İncil'de anlatılan durumlarıdır: Onlar filizini yarıp çıkarmış¸ gittikçe onu kuvvetlendirerek kalınlaşmış¸ gövdesi üzerine dikilmiş bir ekine benzerler ki bu¸ ekicilerin de hoşuna gider. Allah böylece onları çoğaltıp kuvvetlendirmekle kâfirleri öfkelendirir. Allah onlardan inanıp iyi işler yapanlara mağfiret ve büyük mükâfat vâdetmiştir."[5]


 


 






[1]6/En'âm¸ 59



[2] 20/Tâh⸠44



[3] Tirmizî¸ 1900



[4] Buhârî¸ 459



[5] 48/Fetih¸ 29

Sayfayı Paylaş