İLÂHÎ RAHMETE SUSAMAK

Somuncu Baba

"Mü'minlerin Allah'tan gelecek iyiliğe karşı umut
beslemeleri¸ ölüm sonrası hayat için ümitli olmaları¸
onlara pek çok avantaj sağlar. Sahip oldukları ümit¸
mü'minleri başta zor koşullar olmak üzere her
durumda cesur¸ gayretli¸ sabırlı ve mücâdeleci yapar."


Ömer bin Hattâb (r.a.) anlatıyor: "Bir keresinde Allah Rasûlü'ne bir grup esir getirdiler. İçlerinde (ayrı düştüğü) çocuğuna duyduğu hasretten dolayı rastladığı her çocuğu kucaklayan¸ göğsüne bastırıp emziren bir kadın da vardı. Efendimiz çevresindekilere (o kadını işaretle):


– Bu kadının çocuğunu ateşe atacağına ihtimal verir misiniz¸ diye sordu.


– Asl⸠atma¸ dedik. Bunun üzerine şefkat Peygamberi Efendimiz:


– İşte Allahu Teâlâ kullarına¸ bu kadının yavrusuna olan şefkatinden daha merhametlidir¸ buyurdu."[1]


Kulun Hak'tan ayrılığı ve uzaklığı kul oluşunun gereği olup nefsinin bir sıfatıdır. Bu gerçekten hareketle Allah'a seslenen Mevlânâ Celâleddin-i Rûmî (ö. 672/1273); "Nefsinin esiri olup senden ayrılan kulunu sen de terk eder¸ sen de ondan uzaklaşır ve ayrılırsan¸ o zaman kulun fiili ile senin fiilinin arasında ne fark kalır?" demektedir.[2] Zira Allah (c.c.)¸ hakîkî varlığı ile kulunun bayağı tutumunu affedip örtmektedir. Mevlânâ'nın bu beyitte geçen "kulluğun kabâhat ve zenbi"nden maksat; "Senin varlığın bir günahtır ki¸ başka günaha kıyas olunmaz" sözü gereğince¸ kulun evhûm olan varlığında ve enâniyyetinde istiğrâkıdır. 42/Şûr⸠40. âyet-i kerîmesinde belirtildiği gibi; "Bir kötülüğün cezâsı¸ ona denk bir kötülüktür."


Kulun Hak'tan ayrı kalma günahına karşılık Hakk'ın ayrılık ve uzaklık hâlinin devamı da bir seyyiedir. Fakat Allah (c.c.)'ın kulun fenâlığına karşı verdiği ceza bile hikmet ve rahmetten öte değildir. İlâhî cezanın zâhiri azaptır¸ ama bâtını rahmettir. Örneğin annesi çocuğu hacamat ettirir. Bu hal görünüşte çocuğa ezâ verme gibi gözükmektedir ama şefkat timsâli olan anne bu suretle çocuğun sağlığını temin etmeye çalışmaktadır. O esnâda çocuk ağlar¸ anne ise güler. Nitekim Ömer Hayyâm şu rubâîsinde bu durumu şu şekilde dile getirmektedir:


Cihânda günâh etmemiş olan kimdir söyle!


O kimse ki günâh etmemiştir¸ nasıl yaşar böyle?


Ben fenâ yaparım ve sen de cezâ mükâfât verirsin¸


O halde benim ile senin aramızdaki fark nedir? Söyle!


Buna göre ilâhî azapta rahmet vardır. Dolayısıyla kulun fenâlığı ile Hakk'ın fenâlığı arasında fark vardır. İnsanın işi hat⸠Allah'ın işi de atâdır. Yarattığı varlıkların kötü fiillerine karşılık Allah'ın keremi¸ ihsân ile mukâbele eder. Bu gerçeği Allah (c.c.) 7/A'râf¸ 156. âyet-i kerimesinde şu şekilde dile getirmektedir:


 "Bize¸ bu dünyada da iyilik yaz âhirette de. Şüphesiz biz sana döndük. Allah buyurdu ki: ‘Kimi dilersem onu azâbıma uğratırım; rahmetim ise her şeyi kuşatır. Onu¸ sakınanlara¸ zekâtı verenlere ve âyetlerimize inananlara yazacağım."


Hakk'ın rahmeti her şeyi kuşattığı için ilâhî azap da rahmetten âzâde değildir. Zira azap edilen kişi de Hakk'ın eşyâsındandır.[3]


"Allah'a tevekkül eden kişiye¸ Allah yeter." Hakk'ın engin rahmeti karşısında bir damla suyla yetinmeyen âşıklar kendilerini rahmet deryâsının içine atarlar. İlâhî isim ve sıfatların gereğince hareket ederek Hakk'ın ahlakı ile ahlaklanırlar. Hak erinin takınması gereken tavra Mevlâna şu şekilde işaret etmektedir: "Yüce Allah¸ kulları arasından bir kula hidâyetini¸ lütfunu¸ yardımını ve rızâsını sürekli bir şekilde vermek arzu ettiği zaman¸ ona hamdetmek saaâetini bağışlar. Başına yüz tane acı¸ bir tek hoş olay gelse¸ o bu bir tek hoş olay için yüz yerde¸ yüz kere şükreder¸ buna karşılık¸ din yoldaşlarından ayrılma yüzünden başına gelen acı hâriç¸ o yüz acı olayı bir kere olsun dile getirmez…"[4]


Çanakkale'nin mâneviyat önderlerinden biri olan Câhidî Ahmed Efendi (ö.1070/1660)¸ öncelikle Allah'ın azabından korkmamız gerektiğini dile getirmektedir. Ona göre dünyada iken kul¸ Allah'tan her zaman korkmalıdır. Zira gül bahçesi umarken¸ Allah'ın ateşini unutmamak gerekir. Câhidî¸ buna rağmen Allah'tan başka gidilecek kapının olmadığının da farkında olarak Allah'tan ümitvâr olmanın inceliklerini anlatmaktadır. Allah'ın rahmetine duyulan iştiyâkı şiirinde şu şekilde dile getirmektedir:[5]




Yâ Rab cemâlinden


İhsân eyle doğru yâri


Mahrâm etme visâlinden


Gül yerine verip hârı


 


Ümîdim sana Rahmânım


Kılan derdime dermânım


Bu hasrete koma cânım


Sevindir nûr eyle nârı




Cemâlin Celâlin haktır


Kâsırım isyânım çoktur


Bana benden meded yoktur


Meded senden Ganî Bârî


Câhidî kaldı heybette


Kendi âr ile gayrette


Bugün vâdi-i hayrette


Yitirdim akl ile varı



Mü'minlerin Allah'tan gelecek iyiliğe karşı umut beslemeleri¸ ölüm sonrası hayat için ümitli olmaları¸ onlara pek çok avantaj sağlar. Sahip oldukları ümit¸ mü'minleri başta zor koşullar olmak üzere her durumda cesur¸ gayretli¸ sabırlı ve mücâdeleci yapar. Nitekim âyet-i kerîmede Rabbimiz bize şu şekilde seslenmektedir: "O topluluğu takip etmekte gevşeklik göstermeyin. Eğer siz acı çekiyorsanız¸ onlar da sizin acı çektiğiniz gibi acı çekmektedirler. Üstelik siz Allah'tan¸ onların ummadıkları şeyleri ummaktasınız. Allah bilendir¸ hüküm ve hikmet sahibidir."[6]


Sultan Gazneli Mahmud bir defasında en sâdık ve güvenilir tebaası olan Ayaz ile bir salatalığı paylaşır. Ayaz salatalığın kendisine düşen yarısını memnûniyet içinde yemeye başlar. Ancak sultan kendi parçasını ısırdığı zaman¸ o kadar acı gelir ki¸ hemen geri çıkarır: "Bu kadar acı bir şeyi nasıl yiyebiliyorsun? Tadı tıpkı zehir gibi" der. Ayaz ise "Sevgili Sultanım! Senin elinden o kadar çok iyilik ve cömertlik gördüm ki¸ sen ne verirsen ver¸ bana tatlı geliyor." cevabını verir. Ayaz sultanın iyiliğine bu kadar vefâkâr olur da kul¸ Rabbine karşı nasıl müştekî olur?[7]


Muhyiddîn İbnü'l-Arabî (ö.638/1240) Allah'ın rahmetine nâil olmanın yolunu şu niteliklere sahip olmaya bağlamaktadır:


1. Dinî heyecâna bürünmek¸


2. İnsanlara karşı merhametli olmak¸


3. Ana-babaya hürmet etmek¸


4. Nefse hâkimiyet göstermek¸


5. Emânete sadâkat göstermek¸


6. Eziyetlere ve hastalıklara tahammül etmek¸


7. İnançlarımızda samîmî olmak¸


8. Başkalarına buğz etmemek¸


9. Güzel ahlaklı olmak¸


10. İnsanların arasındaki anlaşmazlık ve küskünlükleri gidermek (islâh-ı beyn)¸


11. Herkese iyi gözle bakmak¸


12. Kalb kırmaksızın başkalarının hatalarını düzeltmek¸


13. Başkalarına karşı nâzik ve saygılı olmak¸


14. Açık sözlü olmak¸


15. Nefis muhâsebesi yapmak¸


16. Allah ile özel anlar yaşamak¸


17. Günahlardan kaçınmak¸ özellikle bâtıl inançlardan kesin surette uzak durmak¸


18. Rüşvet mukâbilinde bir iş yapmamak ve yaptırmamak¸


19. Bilhassa Peygamberimizin ailesine çok saygılı olmak¸


20. Bütün bu güzel hasletlerden sonra kendini mükemmel bir insan gibi değil¸ fakat kusurlu bir kimse gösterip mütevâzı olmak…


Bu tesbitlerden sonra İbnü'l-Arabî konuyla ilgili olarak şu örnekleri vermektedir: Yaşı doksan beşten fazla olan ve ismi Fâtıma olan çok merhametli bir kadın vardı. Kendisinden çok genç ve kuvvetli insanların bile eziyet çekmemesi için yüklerini ellerinden alıp kendisi taşırdı. Şerife isimli bir kadın yetim çocukların sattığı eşyâları alarak onların yüzlerini güldürürdü. Buhârâ'da zâlimliği ile tanınan bir vâli soğuktan donmak üzere olan bir köpeğe gösterdiği merhamet ve ihtimam dolayısıyla Allah tarafından mânen mükâfatlandırılmıştı. Nihâyet¸ "İyilik et de¸ kime olursa olsun." nasîhatinde bulunan İbnü'l-Arabî¸ bizzat Halep'te hüküm süren Melik Zâhir'den ölüme mahkûm bir şahsın affedilmesini sağlamıştır.[8]


Tasavvuf önderlerinden Bâkî Billah  (ö.1012/1603) ise insanlara ve hayvanlara karşı çok merhametliydi. Lahor'da kıtlık olduğu bir dönemde huzuruna yemek getirenlere "İnsanlar açlıktan can verirken bizim yemek yememiz uygun olmaz." diyerek ziyâfetler düzenlenmesine râzı olmamıştır. Kendisine gelen yiyecekleri fakirlere göndermiştir. Yine bir gece teheccüd namazına kalktığında yorganının üzerinde bir kedi uyumuş¸ o da kediyi uyandırmamak için sabaha kadar yatağa girmemiştir.[9]


Özetle¸ Rabbimiz engin rahmeti ile bizlere nimetler bahşetmiş¸ bütün ihtiyaçlarımızı karşılıksız olarak sunmuş ve bize bizden daha yakın olmuştur. Kurtuluşumuz O'nu tanımak¸ şükrân-ı ni'mette bulunmak¸ O'nun rahmetini celbetmektir. Her şey O'nun. Biz de O'na ait bulunmaktayız. O'nun rızasını kazanmak için atılan her adım¸ küçük de olsa büyük imkânlar doğurmaktadır. O halde bizler de duâmız¸ hasenâtımız¸ itâatimiz ve güzel ahlakımızla rahmet yağmuruna davetiye çıkaralım. Susuzluktan çatlayan dudaklarımızı rahmet yağmurunda ıslatalım. Rahmete batalım ve serapa rahmet olalım. Acıyalım¸ merhamet edelim. Candan davranıp candan verelim. Kahır yükünü değil rahmet ekinini üstlenelim. Düşenin elinden tutup ayağa kaldıralım.


 


 






[1] Buhârî¸ Edeb¸ 18;Müslim¸ Tevbe¸ 22



[2] Mevlân⸠Mesnevî¸ c. I¸ b. 1564



[3] Konuk¸ Mesnevî-i Şerîf Şerhi¸ c. I¸ s. 472-473.



[4] Meyerovitch¸ İslâm'ın Güleryüzü¸ s. 78



[5] Cahidi¸ Divan¸vr.29a.



[6] 4/Nis⸠104)



[7] Robert Frager¸ Kalp Nefs Ruh¸ s. 94-95.



[8] Nihat Keklik¸ Muhyiddin İbn'ül-Arabi¸ s. 174-175.



[9] Necdet Tosun¸ Bahâeddîn Nakşbend¸ s. 204.

Sayfayı Paylaş